Ayasofya (Αγία Σοφία), Ayasofya Kilisesi (Ναός τῆς Ἁγίας τοῦ Θεοῦ Σοφίας) veya basitçe Büyük Kilise anlamında Megale Ekklesia (Μεγάλη Εκκλησία) Konstantinopolis’in ilk tepesi üzerinde yer alan kentin en eski kilisesi Aya İrini‘nin yanı başına inşa edilen en ünlü ve en önemli Bizans yapısıdır. Ayasofya, 537–1054 arasında Hıristiyan katedrali, 1054–1204 ve 1261–1453 arasında Rum Ortodoks katedrali, 1204–1261 arasında 4. Haçlı seferi sırasında kurulan Latin krallığı döneminde Sancta Sophia veya Sancta Sapientia adlarıyla Katolik katedrali, 1453–1931 arasında cami olarak kullanıldıktan sonra 1935’den beri müze olarak hizmet vermektedir. 4. yüzyılda inşa edilen Büyük Kilise ile 5. yüzyıldaki ardılı yanmış olup, bugün ‘Ayasofya Müzesi’ olarak bilinip, ziyaret edilen yapı 532-537 arasında I. Justinian tarafından inşa ettirilen üçüncü katedraldir.

Ayasofya nerede? Ayasofya’ya nasıl gidilir?

Büyük Kilise (4. Ve 5. Yüzyıl)

İlk kilisenin inşaatına imparatorluk merkezini Byzantion’a taşıyan Büyük Konstantin

Ayasofya, 1900

(Κωνσταντίνος Α΄ ο Μέγας) veya I. Constantinus (MS 325-337) döneminde başlanmışsa da ancak oğlu II. Konstantin döneminde tamamlanmış ve 15 Şubat 360 günü ibadete açılmıştır. Socrates Scholasticus’un notlarından günümüze hiçbir iz bırakmadan yok olup giden ilk Ayasofya’nın eski bir Artemis Tapınağı üzerine inşa edilmiş olduğu ve gümüş kaplı perdelerle süslü olduğu anlaşılmaktadır. Büyük Saray (Μέγα Παλάτιον), Hippodrome (Ιππόδρομος), ve Samson misafirhanesinin (ξενώνα του Σαμψών) hemen yanı başında kentin ilk tepesi üzerinde yer alan yapı İstanbul’un en büyük kilisesi olduğu için Büyük Kilise anlamına gelen ‘Megale Ekklesia’nın (Μεγάλη Εκκλησία) veya Latince aynı anlamda Magna Ecclesia olarak adlandırılmış, Aya İrini ve rahiplerin işlettiği Samson misafirhanesi ile önemli bir dini yapı kompleksi meydana getirmiştir. Ahşap çatılı, üç veya beş koridorlu bir bazilika olduğu sanılan ilk yapı 20 Haziran 404’de Arcadius’un eşi İmparatoriçe Aelia Eudoksia (395–404) ile kadının heykelinin kilisenin önüne dikilmesi konusunda anlaşamayan Patrik İoannes Chrysosthomos’un İç Anadolu’ya sürgüne gönderilmesiyle başlayan ayaklanmada yanındaki Senato binasıyla birlikte

Ayasofya, 1862

yakılmıştır. Hoşgörüsüzlüğü ile tanınan patriğin imparatoriçeyi Eski Ahit’te bahsi geçen (2. Kralllar 16:31) Jezabel’e benzetmesi tartışmaya son noktayı koymuş, 9 Haziran 404’de sürgüne gönderilmesi kısa sürede Bizans tarihinin en önemli ayaklanmasını başlatmıştır. Yangından kurtulan tek bölüm kilisenin kuzeydoğu duvarına bitişik skeuophylakion (σκευοφυλάκιον ‘hazine dairesi’) olmalıdır ki ayinlerde kullanılan ekmek ve şarap burada hazırlanır, altın ve gümüş kadehler, tabaklar, inciller ile diğer kutsal emanetler burada muhafaza edilirdi. Burası I. Mahmud döneminde zemini 4-5 m yükseltildikten sonra içine bir de ahşap kantar konulup, imaretin erzak ambarı olarak kullanmış olup, 1979’da yapılan araştırmalarda eski hazine dairesinin ana tabanı bulunmuştur.

6. yüzyıl Katedrali

Büyük Kilise yanınca onun yıkıntıları üzerine II. Theodosius’un (408-450) emriyle Mimar Rufinos tarafından inşa edilen ikinci katedral 10 Ekim 415’de açılmışsa da MS 13/14 Ocak 532’de Hipodrom’da başlayan Nika İsyanı sırasında şehrin büyük bölümü ile birlikte bu kilise de yakılmıştır. 1935-1936’da Alman Arkeoloji Enstitüsü’nden A.M. Schneider tarafından Ayasofya’nın bahçesinde yapılan kazılarda ikinci kiliseye ait olduğu sanılan mozaik döşeme ile sütun dizisinden

İkinci Ayasofya’dan kalan hatıralardan: 12 havariyi temsil ettiği sanılan kuzu tasvirlerini içeren mermer blok günümüzde müzenin bahçesinde sergilenmekte

oluşan kalıntılar narteksin hemen önünde bulunmuşsa da daha fazlasını kazmak çökmelere sebep olabileceğinden ana yapıya zarar vermemek için kazı sürdürülmemiştir. İkinci Ayasofya’nın üçüncü yani bugünkü yapının zemininden iki metre daha aşağıda konumlandığının anlaşıldığı kazılarda çeşitli sütunlar ve kabartmalar süslenmiş mermer blokları da bulunmuştur. Bahçede sergilenen mermer blok kabartmalardan birisinde yer alan kuzuların 12 havariyi temsil ettiği sanılmaktadır. Uzunluğu tespit edilemeyen yapının genişliğinin 60 m olduğu anlaşılmıştır. İlk Ayasofya gibi bazilika planlı, ahşap çatılı ve beş nefli olan yapının 381’de İkinci Ekümenik Konsil olan Birinci İstanbul Konsili’ne Aya İrini ile birlikte ev sahipliği yaptığı sanılmaktadır Katedral MS 5. yüzyıldan itibaren Büyük Kilise yerine “Kutsal Bilgelik” anlamına gelen Ayasofya (Ἁγία Σοφία) olarak adlandırılmaya başlanmış, zamanla benimsenen bu isim Osmanlı fethinden sonrada kullanılmaya devam etmiştir.

Üçüncü ve son Ayasofya

Justinianus’un iktidarının beşinci yılında başkentteki farklı meslek gruplarını temsil

Ayasofya’nın içi

eden Maviler ve Yeşiller’in birlikte başlattığı isyan Ocak532’de imparatorun tahtının sallanmasına sebep olmuştur.  Hep bir ağızdan ‘Nika’ (zafer) diye bağıran isyancılar 13-15 Ocak günü ikinci katedral dâhil başkentteki pek çok yapı ateşe vermiş, halk üzerindeki vergi baskısını hafifleten ekonomik reformlarıyla kendini sevdiren bir önceki imparator Anastasios’un yeğeni olan Hypatios’u başa geçirmek ve Justinianus’u devirmek için 18 Ocak günü Hippodrome’da toplanmıştır. Bununla birlikte General Belisarios’un ve Hadım Narses’in askerleri meydandaki 30-35 bin kişiyi kılıçtan geçirilmesinden sonra tahta talip olan Hypatios ile kardeşi Pompeios idam edilerek isyan bastırılmıştır. Prokopius’a göre Justinianus, 23 Şubat 532’de yıkımından birkaç gün

Ayasofya iç mekan

sonra eski yapının yerine o zamana kadar görülmemiş büyüklükte, dünyanın gözünü kamaştıracak görkemde, deprem ve yangına dayanıklı bir kilise yaptırmaya karar vermiş, zamanın ünlü mimarları Miletli İsidor ile Trallesli (Aydın) Anthemios’u bu işle görevlendirmiştir. Nika isyanını doğru değerlendiren imparatorun eşsiz bir mimarlık becerisinin ürünü olduğundan kimsenin şüphe etmediği, zamanında dünyanın en büyük yapısı ve en görkemli kilisesi olan Ayasofya’yı inşa ettirmesinin temel amacı, doğuştan soylu olmadığı için yerine göz dikebilecek güçlü rakiplerine karşı varlığını meşru hale getirmek dahası gücünü tüm dünyaya gösterebilme arzusudur. Heliopolis’ten getirilen sekiz kırmızı porfir sütun dışında, Efesos’ta ki Artemis Tapınağı’ndan, Kyzikos (Kapıdağ yarımadası) ve Lübnan’ın Bikâ vadisinde yer alan Ba’lebek’ten (Baalbek) sökülen çeşitli renk ve boyutlardaki mermer sütunlar Ayasofya’da kullanılmak üzere başkente taşınmıştır. Ayasofya öylesine büyüktür ki aradan 1500 yıl sonra bile bugün bile dünyanın en büyük dördüncü katedrali kabul edilmektedir.

Bir söylenceye göre İsidor rüyasında gördüğü kilisenin planını çizmiş olup, Anthemius inşaatın ilk yılında ölünce projenin tüm sorumluluğu onun omuzlarına binmiştir. Yapımında ahşap malzeme kullanılmayan 135 m uzunluğunda tek apsidli kubbeli bazilika formunda gerçekleştirilen proje hızla bitirilerek 17 Aralık 537’de ibadete açılmıştır. Caesarealı Prokopius ‘Yapılar Üstüne’ adlı eserinde (Περί Κτισμάτων veya De Aedificiis) Ayasofya’dan bahsetmekle birlikte orijinal kubbe hakkında detay vermemiştir:

“Fazlasıyla gün ışığıyla ve gün ışığının mermerlerden yansımasıyla doludur. Gerçekten de iç mekanın dışarıdan, güneşle aydınlatılmadığı söylenebilir, ışınlar sanki içten gelir, böylesine bir ışın bolluğu bu kutsal yeri yıkar… Havada inanılmaz becerinin sonucu olarak birbiriyle uyumlu şekilde akan ve ancak onlara bitişik kısımların üstünde duran tüm bu detaylar tek ve olağandışı bir plana bağlı bir uyumu sergiler, bu durum izleyicinin bu detaylardan birine fazlaca takılıp kalmasını önler, ama yine de her bir detay göze takılır ve dikkati kendi üzerine çeker. Bu nedenle bakışlar ani ve sürekli olarak bir detaydan diğerine kayar, izleyici sonuçta hangi detayı diğerlerinden daha çok takdir edeceğini seçemez.”

Bununla birlikte Agathias’ın bildirdiğine göre 557 depreminde büyük kubbenin doğuya bakan yanı yıkılınca yapının onarımı sırasında basık kubbesinin riskli olduğunu gören mimar Genç İsidor (ilk İsidor’un yeğeni) kubbeyi otuz ayak (7 m) yükseltmiş ve yeni destek duvarları ördürmüş, kilise ancak 562’de yeniden ibadete açılabilmiştir. Pavlos Silentiarios, 23 Aralık 562’de deprem yaraları sarılan Ayasofya’nın açılışı onuruna ihtişamını öven 1.029 dizelik abartılı manzum destan (Ekphrasis) yazmıştır. Pavlos Silentiarios, 23 Aralık 562’de deprem yaraları sarılan Ayasofya’nın açılışı onuruna ihtişamını öven 1.029 dizelik abartılı manzum destan (Ekphrasis) yazmıştır.

Narteks ve 6 m’lik apsis çıkıntısı hariç içten uzunluğu 73,50 m ve genişliği 69,50 m olan Ayasofya’nın 31.87 m çap ve yerden yüksekliği 55.60 metreyi bulan  kubbesi Roma Pantheon’undan çok az daha küçüktür. Yapının ağırlığını taşıyan sütun sayısı 40’ı aşağıda, 67’si yukarda olmak üzere 107 olup, çoğu yeşil somaki mermerden, birkaçı koyu vişne renginde Mısır porfirinden yapılmıştır. İmparatorluğun çeşitli bölgelerinden hatta ülke sınırları dışında olmasına karşın Justinianus’un fethetmeyi hayal ettiği coğrafyalardan farklı renk ve çeşitlilikte mermerler getirilip kilise inşaatında kullanılmıştır ki bu açıdan Ayasofya’dan kısa bir süre önce inşa edilen ve sadece yerel beyaz mermerin kullanıldığı Ayios Polieuktos kilisesinden farklı bir anlayışla inşa edildiği görülmektedir.

Sadece Ayasofya değil kilisenin güneybatı köşesinde bulunan iki katlı, tonozlu bir koridor etrafında çok sayıda küçük odadan oluşan Patrik sarayı da Nika İsyanı sonrasında yeniden inşa edilmiş olup, kalıntıları kilisenin güneybatı girişinde halen görülebilir durumdadır. Ayasofya’nın altında bulunan ve 30 merdiven inilerek ulaşılabilen sarnıç için Derviş Şemseddin Karani camideki din adamlarına 30 yıl yetecek kadar su tuttuğunu söylemiş olup, 1940’ta Prof. Van Nice tarafından incelenen yapının  44 x 4 m ölçülerinde olduğu anlaşılmıştır. Bugünkü Avlunun batısında 1870’lere dek ayakta kalmayı başaran sütunlu revaklı bir avlu vardı ki eski avlunun toprak seviyesi de şimdikine göre çok aşağıda bulunmaktaydı. İkonoklast (tasvir kırıcılık) dönemde (726-842) Ayasofya’daki tüm resimler yok edilmiştir. 982 depreminde zarar gören yapı onarılarak 994’te yeniden ibadete açılmışsa da 1204’te kentin Latinlerce işgal edilmesi sırasında yağmalanmaktan kurtulamamış, Sancta Sophia olarak adlandırılan yapı içerisindeki kutsal eşyalar çalınırken kimisi Venedik’e gönderilmiş bir kısmı ise hayvanlara süs olarak takılacak denli saygısızca davranılmıştır. 20 ton kadar gümüş kaplama ve süsü barındırdığı sanılan Ayasofya’nın zenginliğini Konstantinopol’e gelen Rus elçi ”Acaba gökte miyiz diye düşündük, çünkü yeryüzünde böyle bir ihtişamı insan tasavvur edemez. Gördüklerimizi size tarif etmekten aciziz.” Sözleriyle hükümdarına, 4. Haçlı Seferine katılan şövalyelerden Robert de Clari (1170-1216) ise ‘La conquête de Constantinople’ adlı eserinde ”Bu mabedin bütün kapıların kilit ve sürgüleri som gümüşten idi. Paha biçilemeyecek değerde olan mihrabın üzerinde on dört ayak uzunluğunda som altından bir ayin masası vardı ve bunun üzeri değerli taşlarla süslüydü. Mihrabın etrafındaki sütunlar da gümüştendi. Kilisedeki on kadar avizenin her biri insan kolundan kalın gümüş zincirlerle asılıydı…” sözleriyle okuyucularına anlatmıştır.

Niketas gibi Bizanslı yazarların bildirdiğine göre Latinler Meryem Ana sunağı parçalanmış, ayin kupalarında şarap içmiş, yağmalanan eşyaların taşınması için hayvanlar kilisenin içine sokulmuş, bir fahişe kilise içinde kürsüye çıkarak şarkı söylemiş ve dans etmiştir. Latin taşkınlığı bir süre sonra sona erse bile Ayasofya’nın Venedikliler’in elinde kalması Ortodoks âlemini rahatsız etmiş, 1261’de son bulana dek İstanbul Latin Krallığında 5 kral taç giymiştir. II. Andronikos (1282-1328), 1317’de kilisenin doğu ve kuzey taraflarının çökme tehlikesine karşın bu cephelere destek payandaları yaptırmışsa da Ekim 1344 depreminde çatlayan kubbenin bir kısmı 19 Mayıs 1346’da çökmüştür. Hazine Ayasofya’yı hemen tamir ettirecek durumda olmayınca yapı birkaç yıl kapalı kalmış, 1354’de toplanan vergilerle Astras ve Peraeta adlı Latin mimarlara katedrali onartılmıştır. Bizans’ın son döneminde bozulan ekonomi ve siyasi istikrar kent içindeki yapıların bakımsız kalmasına sebep olmuştur ki Timur’a elçi olarak giden İspanyol Ruy Gonzales de Clavijo, 1403’te kilisenin birçok kapısının düşmüş ve çevresinin harabelerle dolu olduğunu bildirmiştir.

Ayasofya Camii

29 Mayıs 1453 tarihinde gerçekleşen Osmanlı fethi sonrasında Tursun Bey’in bildirdiğine göre II. Mehmet, Ayasofya’ya gitmiş,  kubbenin üstüne dek çıkmış, kilise ve çevresini çok harap bulduğundan “Örümcek Kisrâ’nın penceresinde perdedarlık ediyor/Baykuş Efrâsiyâb’ın kalesinde nevbet vuruyor” anlamına gelen ünlü Farsça beyti de (“Perde–dârî mî küned der tâk–ı kisrâ ankebût/Bûm–i nevbet mî zened der kal’a–ı Efrâsiyâb”)  burada söylemiştir.

Britanyalı tarihçi Steven Runciman (1903-2000) “Konstantinopolis Düştü” adlı eserinde Fatih Sultan Mehmed’in Ayasofya’ya girişi detaylı olarak anlatılmaktadır:

“Sultan Mehmed, en gözde yeniçeri muhafızlar ve vezirlerin eşliğinde İstanbul’a akşam vakti girdi ve daha sonra atın üzerinde şehrin sokaklarında ağır ağır ilerleyerek Ayasofya’ya geldi. Kilisenin kapısı önünde attan indi. Yere eğilerek eline aldığı bir avuç toprağı kavuğunun üstüne serpti. Bu hareketi ile Allah’a sığındığını anlatmak istiyordu. Ayasofya‘dan içeri girerek bir süre olduğu yerde hiç kımıldamadan sessizce durdu. Sonra mihraba doğru yürüdü. O sırada kilisenin içine sığınan bazı Bizanslıların korku içinde bekleşmekte olduğunu fark etti. Bunların güvenlik içinde evlerine dönmelerinin sağlanması için emir verdi. Mihrabın arkasındaki gizli dehlizlerde saklanmış olan birkaç papaz da ortaya çıkarak kendilerinin bağışlanması için yalvardı. Sultan Mehmed onların da güvenliğini sağladıktan sonra kilisenin derhal camiye dönüştürülmesini emretti. Yanındaki ulemadan biri, minberin üzerinde ezan okudu. Sultan Mehmed bunun üzerine namaz kıldı ve kendisini zafere ulaştıran Allah’a dua etti.”

Fransız tarihçi André Clot (1909-2002) ise “Fatih Sultan Mehmed” adlı eserinde Türklerin Ayasofya’da çok az kan döktüğünü, kiliseye sığınanların köle yapılmakla yetinildiğini ama bir süre sonra Fatih’in askerlerine kent halkını, kadın ve çocukları öldürmeyi veya köle almayı, hatta bunlara karşı kötü davranılmasını yasakladığını bildirmiştir.

Fatih, Gelibolulu Âli’nin Künhü’l-Ahbar’du eserine göre Ayasofya hakkındaki Yunanca yazmaları toplayıp Türkçe’ye çevirtmiştir. İddialara göre fethin üçüncü gününe denk gelen ilk Cuma namazı da askerleriyle beraber Ayasofya’da kılmakla kalmamış, yapıyı onartıp, bir de minare eklenerek camiye dönüştürülmüş, ayrıca kuzey tarafına da bir medrese inşa ettirmiştir. Bu dönemde yapıya ayrıca güneyde büyük dayanak duvarları eklenirken yapının esas yapısına dokunulmamış, tavan ve duvarlarda yer alan insan tasvirlerinin yüzlerine bile dokunulmamış bunlar ancak Kanuni Sultan Süleyman döneminde badanayla örtülmüştür. 1590’da Fas sultanının elçisi olarak İstanbul’a gelen Ebu el-Hasan et-Tamgruti ve hatta 17. yüzyılda Evliya Çelebi bu resimleri görmüştür. Yapıya II. Bayezid döneminde bir ve II. Selim dönemlerinde ise Mimar Sinan eliyle 60 m yüksekliğinde iki minare daha eklenmiştir. Ayrıca III. Murad döneminde taş minber ile dört mahfil eklenmiş, yine Mimar Sinan bu dönemde eski payandaları yeniden örerek hatta yeni dayanak duvarları ekleyerek yapıyı sağlamlaştırmış, Bergama’dan getirilen Helenistik iki büyük küp İmparator Kapısı’nın iki yanına yerleştirilmiş, bunlara musluk takılarak çeşme olarak kullanılmıştır. Ayasofya’nın 7’si doğuda, 4’ü güneyde, 4’ü kuzeyde, 5’i batıda ve 4’ü de ağırlık kuleleri olarak yapıyı destekleyen ve kubbenin baskısını azaltan toplam 24 adet payandası bulunmakta olup, bunların bir kısmı Bizans bir kısmı Osmanlı döneminde inşa edilmiştir. IV. Murat döneminde mermer vaiz kürsüsü eklenmiştir. Bıçakçızade Mustafa Çelebi duvarları ayetlerle süslemiş olup, 1847-1849’de Teknecizade İbrahim Efendi tarafından 1644-1645’te yazılan kare çerçeveli büyük levhalar indirilerek yerlerine Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin (1801-1877) kubbeyi süsleyen ayetler ile Allah, Muhammed, Ömer, Osman, Ali, Hasan, Ebu Bekir, Hüseyin’in isimleri yazdığı üst galerideki 7.5 m çapındaki 8 yuvarlak hat levhası asılmıştır. Ayrıca Mihrabın yan duvarlarında ise Osmanlı padişahları II. Mahmud,  III. Ahmed ve II. Mustafa’nın yazıp buraya hediye ettiği levhalar vardır. Ayasofya’nın güneyinde yer alan  kütüphane, Sultan I. Mahmut tarafından 1739 yılında Cağaloğlu Hamamı’nın geliri ile yapılmış, ertesi yılda bahçeye rokoko stilinde, her dilimin ortasında tunç musluklar bulunan 16 dilimli bir şadırvan ile güneybatı avlusuna Sıbyan okulu inşa edilmiştir. Sıbyan Mektebi, 2010 yılı Aralık ayında  ‘Ayasofya Araştırma ve Dokümantasyon Birimi ve Sıbyan Mektepleri Fotoğraf ve Sergi Salonu’na dönüştürülmüş olup, toplantı ve konferanslara ev sahipliği yapmaktadır. Mihrabın arkasında yer alan kobalt mavisi çinide Bakara suresinin 255. ayeti “Ayetü’l Kürsi” yazılı olup, ayrıca mihrabın sağ ve solundaki dehlizler içerisinde, Sultan I. Mahmud Kütüphanesi’nde ve Padişah türbelerinde 16- 18. yüzyıllar arasında İznik, Kütahya ve Tekfur Atölyelerinde üretilmiş çiniler kullanılmıştır. Mozaikler ise ancak 18. Yüzyıldan sonra tümüyle badanayla kaplanmıştır. Osmanlılar, tunç kapılardaki haçlara bile dokunmamışlar, yapının bir zamanlar kilise olduğunun unutulmasını istemeden Müslüman ibadetinin bir parçası haline getirmişlerdir. Kütüphanedeki kitaplar 1968 yılında Süleymaniye Kütüphanesi’ne taşınmıştır. Ayasofya’nın kuzeydoğusunda, yoksul ve kimsesizlere yiyecek dağıtmak için kullanılan imarethanesi, Sultan I. Mahmud (1730-1754) tarafından 1743 yılında inşa ettirilmiştir.

İstanbul’da bir süre kalan ve Ayasofya’da bir gece geçiren Fransız gezgin ressam Guillaume-Joseph Grelot (1630-180) 1680’de Ayasofya’nın iç mekân çizimlerinin de bulunduğu ‘Relation Nouvelle d’un Voyage á Constantinople’ adlı bir kitap yayımlamıştır. Kilisenin orta kısmı ve yarım kubbenin görüldüğü resimlerde fetihten 230 yıl sonra mozaiklerin hala açıkta olduğu anlaşılmaktadır. İstanbul’da iki yıl kalan İsveçli gezgin Cornelius Loos 1710’da Ayasofya’yı son derece detaylı olarak çizmiş olup, Tympanon duvarlarındaki mozaiklerin badana ile kapandığı anlaşılmaktaysa da, güney galerisinde tasvir edilen mozaiklerin 1894 depremi ve sonrasında gerçekleştirilen restorasyonda yok olduğu ortaya çıkmaktadır. 200 dükkânın zarar gördüğü 1741 Ayasofya ile 1826 ve 1865 Hocapaşa yangınlarında Ayasofya veya civarı zarar görmüş, kubbe kurşunları eriyerek aşağı akmıştır.

Bahçenin doğu köşesinde bulunan türbe eski kilisenin vaftizhanesi olup günümüzde Sultan Mustafa ile Sultan İbrahim’inkiler de dâhil toplam 17 mezara ev sahipliği yapmaktadır. Bahçenin güneyinde dış yüzleri mermerle kaplı padişah türbeleri olup, II. Selim Türbesi Mimar Sinan, III. Murat Türbesi ise Mimar Davut Ağa tarafından yapılmıştır. Bahçenin doğusunda III. Mehmet’in güneyde ise tahta çıkarken öldürttüğü küçük şehzadeler için yaptırdığı türbeler bulunmaktadır. Ayasofya’da hayır için içme suyu dağıtılan iki ayrı sebil olup birisi Sultan İbrahim (1640- 1648) döneminde diğeri ise 18. yüzyılda inşa edilmiştir.

Fossati Kardeşler restorasyonu (1847-1849)

I. Mahmud tarafından 1809-1810′ da sekiz yüz kese kadar para harcanarak onarılan Ayasofya’da büyük çaplı onarım Sultan Abdülmecit döneminde gerçekleşmiştir. Arkasında mirasçı bırakmadan ölen şeyhülislam Mekkîzade Mustafa Asım Efendi’nin (1733-1846) hazineye kalan parası kullanılarak sanat yönünden kayda değer yetenekleri olan Gaspare T. Fossati ile kardeşleri Giuseppe ve Virgilio Ayasofya’nın restorasyonu için görevlendirilmişlerdir. Fossati kardeşler 1847-49

Fossati Kardeşler restorasyonu (1847-1849) öncesinde Ayasofya’nın içi

arasında 800 kadar işçi çalıştırarak çatlakları kapatmış, kubbe kurşunları yenilenmiş, eğrilen bazı sütunlar değiştirilmiş, mozaikler onarılmış, haç ve insan yüzlerinden badanası açılanlar yeniden kapatılmıştır. Yenilenen Aysofya Camii bizzat Sultan’ın katılımıyla 13 Temmuz 1849 günü açılmış olup, Fransız dergisi L’Illustration’da o güne ait yapının dışını gösteren bir resim yayınlanmıştır. Bununla birlikte Fossati Kardeşler, mozaiklerin üzerini badana ile kapatmadan önce Sultan’a göstermek için yapının içini gösteren 15 gravür hazırlamış, çizimler sonradan 1852’de kitap olarak da basılmıştır.

 

Fossatti Kardeşler, 1853 yılında Müze Ofisi olarak kullanılan kare planlı, kesme taş duvar örgülü muvakkithaneyi de inşa etmiş olup, bu yapı halkın namaz vakitlerini öğrenmesi için yapılan muvakkithanelerden

Fossati Kardeşler restorasyonu (1847-1849) sonrasında Ayasofya’nın içi

günümüze ulaşan 29 tanesinden birisidir. 19. yüzyılda Ayasofya’nın tarihi kıymetinin farkında olmayan cami çalışanlarının birkaç kuruş bahşiş karşılığında mozaikleri söküp yabancı ziyaretçilere sattıkları bilinmektedir ki 1852’de Théophile Gautier bu şekilde bir avuç mozaiğe sahip olduğunu bildirmiştir. Ayrıca 1894 depreminde sıvalardan mozaikler de yerine konmamıştır.

İşgal Döneminde Ayasofya

Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı sırasında göçmenlerce barınak olarak kullanılan Ayasofya için 2 Ocak 1918 tarihinde İngiliz Dışişleri bakanı Lloyd George’un kullandığı “İstanbul, özellikle doğu dünyasının kozmopolit ve uluslararası bir şehridir. Ayasofya ki, 900 yıl önce bir Hıristiyan kilisesi idi, elbette eski durumuna getirilecektir” sözü fatihlerin sembol olarak gördükleri tarihi mabedin kaderini yıkmaya çalıştıkları imparatorluğa bağladıklarını göstermektedir. Çarlık Rusya’sında Ayasofya’nın minarelerinin yıkılarak kubbesi üzerine çan takılması da hararetli bir tartışma konusu olurken, Mondros Mütarekesi’ni takiben yerli Hıristiyanların desteğiyle bir oldubitti yaşanmaması için İstanbul II. Muhafız Alayı’ndan bir tabur Binbaşı Tevfik Bey komutasında camiye yerleştirilmiştir. İşgal kuvvetlerinin İstanbul’a girmesinin ardından Patrikhane’nin orta kapısının yeniden açılması ve Ayasofya’nın cami statüsüne son verilmesi talepleri 1919 yılında Dörtler Konseyi’nde dile getirilmiş, 22 Aralık 1919’da Londra Konferansı’nda Ruslar ve Yunanlılar Ayasofya’ya yeniden haç dikilmesi konusunda direterek Hindistan

Ellerinde Ayasofya fotoğrafı ile İzmir’in kurtuluşunu kutlayan Türkler (Çanakkale, 11 Eylül 1922 )

Müslümanlarının tepkisinden çekinen İngiltere’yi razı etmeye çalışmışlardır.  Amiral Galthorp ve Amiral Amet komutasındaki İngiliz ve Fransız donanmaları Bolşevik ordularına karşı Odesa üzerinden yapılacak saldırıya karşı deniz üssü olarak kullanmak üzere İstanbul’a gelmiş, bir kaç gün sonra ise Yunan Averof Kruvazörü tam Dolmabahçe önünde demirlemiştir. İstanbullu Rumlar sandallarla Yunan savaş gemisini selamlamanın ötesinde Karakol Mukavemet Teşkilatı’nın aldığı gizli bilgiye göre Ayasofya’nın minarelerine çan ve kubbesine haç hazırlamaya da kalkınca

Ortodoks rahip, 1911 (Yunanistan) duvardaki tabloda Ayasofya tasvirinin bulunması Ayasofya’nın asırlarca cami olarak kullanılmasına karşın Ortodoksların hatıratında kutsal hatırasını koruduğunu göstermektedir.

camiyi koruma vazifesi alan hücum taburu kumandanı Binbaşı Şükrü Oğuz Bey’e Ayasofya’ya karşı herhangi bir tecavüzün silahla karşılanması emri verilmiştir. 30 Ekim 1918’de Bab-ı ali’de kurulan Muhtelif Mütareke Komisyonu Reisliği ‘ne atanan Galip Kemali Söylemezoğlu “Ayasofya Nasıl Havaya Uçurulacaktı” başlıklı yazısında İngiliz, Fransız ve İtalyan komiserlerini “Ayasofya etrafında muhafız asker bulundurarak, Rumları yaklaştırmamaları aksi halde Ayasofya’nın havaya uçurulacağı” tehdidinde bulunduğunu açıklamıştır. ‘Ayasofya’ya çan takıyorlarmış’ söylencesi halk arasında da yayılmış hatta bir gün Türklerden oluşan endişeli bir kalabalık Ayasofya’ya koşmuş ve nöbet tutan Türk askerlerini görünce rahatlayıp evine dönmüştür.

Ayasofya’nın Müze Olması

Cumhuriyetin ilanından sonra camii olarak kullanılmaya devam edilen yapıda 1926’da küçük onarımlar yapılmış olup, ressam Hüseyin Avni Lifij (1886-1927) 22 Aralık 1926 tarihli “Vakit” gazetesinde “Ayasofya’nın Tamiri” başlıklı makalesinde Türk basın tarihinde belki de ilk kez yapının İslami değil de ‘sanat tarihi’ açısından kıymetine dikkat çekmiştir:

“Ayasofya’nın esaslı bir tamirle takviye edilmezse, bir gün birden bire” yıkılıvermesi ihtimali kaç senedir yalnız Türkiye’de değil hatta bütün sanat âleminde, Efkan, endişe ile doldurmaktadır. Mimari’de, dekoratif, hünerlerde pek çok nefis eserler bıraktıktan sonra ölmüş bir medeniyetin, Bizans inceliğinin şaheserleri, göz göre göre çöküp giderken, sanat duygusuyla mütehassıs insanlar, bu acıya ilgisiz kalamazlar… Bu hususta tesirli faaliyetler göstermek ise, “Sanayi-i Nefise Encümeni’nin vazifelerindendir.”

Amerikan Bizans Enstitüsü’nün kurucusu Amerikalı arkeolog Thomas Whittemore (1871-1950) yönetimindeki bir grup, 1931’de camideki mozaiklerin temizlenip ortaya çıkarılması için Türk hükümetine başvurmuş, aldığı izinle 1932 yılından

Ayasofya konulu 24 Kasım 1934 tarih ve 2/1589 sayılı Bakanlar Kurulu Kararnamesi

itibaren ibadete kapatılan Ayasofya’nın mozaikleri üzerindeki badana tabakası temizlenmeye başlanmıştır. Wilhelm Salzenberg’in 1854’de Berlin’de basılan Konstantinopolis Erken Hıristiyanlık eserleri konulu çalışmasından faydalanarak, İtalya’dan getirilen mozaik ustalarının yardımıyla önce İmparator Kapısı üzerindeki ardından diğer Bizans mozaiklerini gün ışığına çıkarmışlardır.  Yapının Bizans geçmişi açığa çıkarılırken bu iş için oluşturulan komisyon üyeleri aralarında Ayasofya’nın geleceğini de tartışmış, İstanbul Müzeler Genel Müdürü Aziz Ongan yapının orijinal haline yakın bir forma sokulmasını arzu ederken, Alman Asurolog Prof. Eckhard Unger (1884-1966) Bizans ve Türk-İslam sanatı eserlerinin birlikte muhafaza edilmesi gerektiğini şeklinde fikir bildirmiştir. Son Posta Gazetesi’nde yayınlanan bir haber çalışmaların ne derece titizlikle yürütüldüğü hakkında fikir vermektedir:

“… T. Vittemore temizleme işinde çok hassas ve kıskanç davranıyor. Temizleme ameliyesini etrafını perdelerle örttüğü iskelenin içinde yapıyor ve iskelenin merdivene açılan kapısını da bizzat kilitleyerek, anahtarı yanına alıyor. Geçen gün temizleme işini tetkik için gelen ecnebi bir ziyaretçiye bile müsaade etmemiş ve iskeleye çıkartmamıştır. Bir de gazetelerin resim çekmesinden çok çekiniyor. Çıkardığı saliplerin ve resimlerin üzerini de sıkı sıkı kâğıtlarla kapatıyor. Birisi 25, diğeri 35 lira yevmiye ile çalışan iki İtalyan ustadan başka yapılan işi kimse görmemiştir. Temizleme işi de bir sır olarak kalmakta ve resimler gibi kimseye gösterilmemektedir. Yalnız her gün camiye 15-20 okka taze ekmek girmesi nazarı dikkati celp etmektedir. Yapılan ameliye hakkında alınabilen malumat şudur: Evvela benzin ve gaz gibi kabartıcı maddelerle mozaikler ıslatıldıktan ve büyük süngerlerle silindikten sonra, fırça ile kazınıyor. Sonra da ekmek içleri mozaikler üzerine yapıştırılarak, son kalan boya tozları da bu suretle çıkarılıyor. Bugün dokuz kapı üzerindeki iş bitmiştir. Şimdi de, dehliz üzerinde bulunan sekiz kubbedeki, otuz iki çiçek altındaki salipleri ve resimleri de meydana çıkarmaya başlayacaktır. Mabedin her tarafını bu suretle temizlemek için asgari beş sene lazım gelecektir.”

Ayasofya’da çalışmalar sürerken Mustafa Kemal Atatürk bir dost meclisinde yapının müze hale getirilmesi istediğini bildirince hemen ertesi gün Abidin Özmen, Vakıflar İdaresi’ne, caminin kendi bakanlığına devredilmesini isteyen ilk yazıyı yollamıştır.  Çalışmalar sürerken camiyi bizzat inceleyen Milli Eğitim Bakanı (Maarif Vekili) Abidin Özmen Ayasofya’nın mabed dışındaki bölümlerinimn perişan halde olduğunu görmüş, yapının onarılıp müzeye dönüştürülme işi Atatürk’ün emriyle

24 Kasım 1934 tarih ve 2/1589 sayılı Bakanlar Kurulu Kararnamesinde K. Atatürk imzası (Gazi Mustafa Kemal’e “Atatürk” soyadının verildiğine dair kanun 27 Kasım 1934 tarihli Resmi gazetede yayınlanmıştır) İtirazlar imzanın başka birisi tarafından atılmış ya da M. Kemal’in soyadını resmen onaylanmadan önce kullandığı için geçersiz olduğu yönünde yapılmaktadır.

Aziz Ogan, Tahsin Öz, Efdalettin Bey, Prof. Osman Ferit, Prof. Eckhard Ungar gibi uzmanların yer aldığı komisyona havale edilmiştir. Komisyon Ayasofya’nın müze olabilmesi için önce Whittemore’un temizlik işinin bitirilmesi, dış ve iç kısımların, kapı ve pencerelerinin onarılıp, etrafındaki köhne yapıların yıkılması, avlunun tanzim edilmesi, caminin ibadete kapatılıp Bizans mozaikleri ile yapıya ait Türk-İslam eserlerinin birlikte sergileneceği bir müze oluşturma kararını almıştır.  Maarif Vekaleti’nin 14. 11.1934 tarih ve 90.041 sayılı tezkeresinde karar şöyle duyurulmuştur:

“… Eşsiz bir mimarlık sanat abidesi olan İstanbul’daki Ayasofya Camii’nin tarihi vaziyeti itibariyle müzeye çevrilmesi, bütün “şark Âlemini sevindireceği” ve insanlığa yeni bir ilim müessesi kazandıracağı cihetle, bunu müzeye çevrilmesi, çevresindeki Evkafa ait dükkânların yıktırılması ve diğerlerinin de Evkafça istimlak edilmek suretiyle güzelleştirilmesi ve tamiri ve daima muhafazası, masraflarına karşılık da, Evkafça, bu sene ve gelecek seneler bütçelerinden muayyen bir para ayrılması hakkında bir karar ittihazı istenilmiş ve Evkaf Umum Müdürlüğü’nden yazılan 7.11.1934 tarih ve 153.197/107 sayılı mütale anamede…”

24 Kasım 1934 günü alınan Bakanlar Kurulu kararıyla da 1 Şubat 1935 günü Ayasofya resmen müze olmuştur. 1 Şubat 1935’te halkın ziyaretine açılan yapıda başlangıçta müzelik eşyalarında sergilenmesi kararlaştırılmışsa da Sultanahmet Camii’ne nakli istenilen Kazasker İzzet Efendi’nin devasa levhaları yapının içindeki devasa levhaları kapılardan çıkarmak mümkün olmadığından bir süre bir köşede istiflenmişlerdir. Kazasker’in levhaları ancak 28 Ocak 1949 tarihinde tekrar eski yerlerine asılmışlardır. 1936’da Alman Arkeoloji Enstitüsü, avluda kazılar yapmış, 1945 yılında Muzaffer Ramazanoğlu öncülüğüne gerçekleştirilen araştırmalarda 1639’da I. Mustafa ve Sultan İbrahim için türbeye dönüştürülen eski vaftizhaneden dışarı çıkarılan yekpare mermerden yekpare mermerden vaftiz teknesi bulunmuştur. Atatürk’ün vefatı ve hemen ardından gelen 2. Dünya Savaşı’nın kaotik günleri sona erince bazı çevreler yapının müze statüsünü sorgulamış ve yeniden ibadete açılarak, camiye dönüştürülmesini talep etmiştir. Eleştirilen Yeni Sabah gazetesi gibi basın organlarında dile getirilmesi üzerine Maarif Vekili Hasan Ali Yücel’in döneminde 1947’de yayınlanan bir broşürün 64-65. sahifelerinde “”Bu iş icra Vekilleri Heyetince 24.11.1934’de görüşülerek, camiin çevresindeki evkafa ait binaların, Evkaf Umum Müdürlüğü’nce yıktırılarak temizlettirilmesi ve diğer binaların istimlak, yıkma ve binanın tamir ve muhafazası masraflarının da Maarif Vekilliğince verilmek suretiyle, Ayasofya camiinin müzeye çevrilmesi tasvip ve kabul olunmuştur.” İfadelerini içeren ve Atatürk’ün iradesini yansıtan bir kararnamenin varlığı bildirilmiştir. Bununla birlikte bu kararnamenin varlığı hatta üzerindeki Atatürk imzasının gerçekliği dolayısıyla müzenin hukuki statüsü tartışma konusu yapılmaktadır.

24 Kasım 1934 tarih ve 2/1589 sayılı Bakanlar Kurulu Kararnamesinde K. Atatürk imzası (Gazi Mustafa Kemal’e “Atatürk” soyadının verildiğine dair kanun 27 Kasım 1934 tarihli Resmi gazetede yayınlanmıştır) İtirazlar imzanın başka birisi tarafından atılmış ya da M. Kemal’in soyadını resmen onaylanmadan önce kullandığı için geçersiz olduğu yönünde yapılmaktadır.

Ayrıca oku: Ayasofya Müzesinin Bölümleri ve Ayasofya Söylenceleri

KAYNAKÇA

Agathias,  Historiae V.9.2-5

Akar, A. (1971). ‘Ayasofya’da Bulunan Türk Eserleri ve Süslemelerine Dair Bir Araştırma’. IX, s. 286

“Ayasofya”. Yurt Ansiklopedisi. Cilt 6 s. 4138-39

“Ayasofya”. İlk Ansiklopedi. İstanbul, 1945 s.4-5

Boyar, A. Sami (1943). Ayasofya ve Tarihi, İstanbul.

Caucig, F. von (1934-1935). “Grabungen im Atrium der Hagia Sophia”, Christliche Kunst, XXI. s. 348-351

Chronicon Paschale, ed. L. Dindorf, 1 (CSHB, Bonn 1832), s. 544.

Chuvin, Pierre. Ayasofya.(2010). İstanbul Ansiklopedisi. NTV Yayınları. İstanbul s. 147-153

Dagron, G. (1984). Constantinople İmaginaire. Paris.

Dirimtekin, F. (1966). Ayasofya Kılavuzu. İstanbul

Ebersolt, J. (1910). Sainte Sophie de Constantinople, Paris.

Eyice, S. (1963). “istanbul Minareleri”, Türk Sanatı Tarihi Araştırma ve incelemeleri, I , s. 36-51

Eyice, Semavi (1993). Ayasofya. Dünden bugüne İstanbul Ansiklopedisi. Tarih Vakfı Yayınları 1: 448-458

Fossati, Gaspare (18529. Hagia Sophia, Constantinople, as recently restored by order of H. M. the Sultan Abdul Medjid, from the original drawings by Chevalier Gaspard Fossati, lithographed by Louis Haghe – Adalbert de Beaumont (eds.), London, R. and D. Colnaghi.

Joanne, Paul (1886). De Paris à Constantinople [par L. Rousset, préface par P. Joanne], Collection des Guides-Joanne. Paris, Hachette.

Kandemir, İsmail (2004). Ulu Mâbed Ayasofya. İstanbul

Koçu, R. E. (1963), “Ayasofya” (Ayia İrini) Kilisesi”. İstanbul Ansiklopedisi, 3: 1439-1475

Lethaby W. R., Swainson, H. (1894). The Curch of Sancta Sophia Constantinople: A Study of Byzan-tine Building. Londra.

Mainstone, R. (1988) Hagia Sophia. Architecture, Structure and Liturgy of Justinian’s Great Church. Londra s. 102-105, 125, 248

Mango, C. ( 1962). Materials for the Study of St. Sophia at Istanbul, Washington

Mango, C., Hawkins, E. S. W. (1965). “The Apse Mosaics of St. Sophia at istanbul”, Dumbarton Oaks Papers, XIX, s. 113-151

Morlier, Helene (2015). Before the Corpus: Byzantine Mosaics in Istanbul in Nineteenth-Century French Guide-Books. JMR 8

Procopius, De aedificiis I.1.41-46

Ramazanoğlu, M. (1946). Sentiren ve Ayasofyalar Manzumesi, İstanbul.

Roth, Leland, M., (2000). Mimarlığın Öyküsü, İstanbul: Kabalcı Yayınevi.

Salzenberg, Wilhelm von (1854). Altchristliche Baudenkmale von Constantinopel, von V bis XII Jahrhundert. Im Anhange des Silentiarius Paulus Beschreibung der Heiligen Sophia und des Ambon, metrisch übersetzt und mit Anmerkungen versehen von Dr. C. W. Kortüm, Berlin, Ernst und Korn

Sertoğlu, Mithad (1983). Ayasofya yı Havaya Uçurmayı Asla Düşünmedik. Yıllar Boyu Tarih, Sayı:1 Ocak, s.5-

Swift, E. H.(1940). Hagia Sophia, New York

Türkoğlu, S., “Excavations of the Saint Sophia Skevophylakion”, AMY 9 (1983/84) s. 10-11

Yerasimos, S. (1993). Türk Metinlerinde Konstantiniye ve Ayasofya Efsaneleri. İstanbul

Takip, tavsiye ya da beğeni için