Türk ve Türkmen kelimeleri

Zeki Velidi Togan’ın Türk ve Türkmen kelimelerinin varlığını Orhon Kitabeleri’ne dek geri götürme iddiasına rağmen Türkmen terimi ilk olarak 10. yüzyıl İslami metinlerinde kullanılmış, 12. yüzyılın ilk yarısında Yunanca’ya Turkomani (Τουρκομάνοι) ‘Türkmenler’ formunda geçmiştir. Bizans kaynaklarında “Tourkoi” kelimesi ise ilk olarak 568 yılında Perslere karşı ittifak oluşturmak için Konstantinopolis’e II. Justinian’a elçi gönderen bir Hazar kağanı için kullanılmış, ertesi yıl Bizans elçisi Zemarkhos kağanın çadır sarayına gitmiştir. “De Administrando Imperio” adlı bir başka Bizans belgesinde ise Macarlar, Tourkoi olarak adlandırılmış, geçmişte bunların Sabiroi olarak anıldığından bahsedilmiştir.  Belki de bu yüzden Köprülü “Oğuzların” İslamiyet’i kabul ettikten sonra Türkmen adını aldıklarını iddia etmiş, aşiret, yürük ve Türkmen kelimelerini birbiriyle özdeş tutmuştur. Türkmen kelimesi İslami ve Bizans kaynaklarında zaman zaman Oğuz kelimesi ile eş anlamlı olarak kullanılmış olsa da gerçekte kastedilen ‘Müslüman Oğuzlar’ olup, daha küçük topluluklar olan Pagan, Şamanist veya Hristiyan Oğuzlar hiçbir kaynakta Türkmen adıyla anılmamıştır.

Türkmenlerin Anadolu’ya yerleşmesi

MS 6. yüzyılda Hazar Denizi ile Altay dağları arasında, Türkmenistan veya Turan adı verilen geniş düzlüklerde yaşayan Türkmenlerin Orta Asya’dan Anadolu’ya göç hareketi süreci 9. yüzyılda başlayıp yaklaşık 200 yıl sürmüştür. Bu süreçte Horasan, Mavera-ün-nehir ve Acem-i Irak bölgelerinde Fars, Hint ve Arap sonrasında Anadolu’da Yunan, Roma uygarlıklarıyla etnik ve kültürel alışverişe girişilerek, sosyal, kültürel, ekonomik ve hukuksal ilişkiler açısından yeni ve melez bir Türk uygarlığı yaratılmıştır. Yarı göçer ya da yerleşik Türkmenler çiftçilik yapmak için köylere, asker, zanaatkâr veya tüccarlık yapmak için kentlere yerleşince İran-İslam medeniyetinin etkisi altına girerken, Orta Asya inanç ve geleneklerine kısmen de olsa bağlı kalan göçebeler ise Uç olarak adlandırılan Bizans sınır bölgelerinde eski yaşam biçimlerini sürdürebilecekleri verimli kışlık alanlara yerleşmişlerdir. Selçuklu veziri Nizamü’l Mülk’ün göçebe ve yarı göçebe Türkmen boylarına Aksaray civarında Kılıç Aslan Ribâtı, Kızılırmak ve Yeşilırmak havzalarında Kırşehir, Delice ve Niksar, Erzincan-Sivas arasında Karanbük bölgeleri kışlak, Yabanlu Bâzarî ve Erzincan civarında yaylak-kışlak alanları verilerek Hıristiyan devletlere sınır bölgelere yerleştirilmesi politikası sürekli hale getirilmiştir.

Anadolu’nun Türk–İslâm kolonizasyonunu sağlayan en büyük topluluk Türkmenler olmakla birlikte Ağaçeri, Kıpçak, Kalaç, Kanık, Karluk, Kara Tatar, Uygur gibi başka Orta Asya kökenli topluluklar da iskâna katkıda bulunmuştur. Türkmenler, yeni kentler kurmak yerine var olan Anadolu kentlere ve kentlerin çevresine dağınık bir şekilde yerleştiğinden siyasi birlik ancak II. Kılıç Arslan tarafından kurulabilmiştir. Sözgelimi Döğerler Diyarbakır ve Savur, Germiyanlılar Kütahya, Salurlar, Köyceğiz, Tunguzlu ve Uşak, Ağaçeriler, Malatya ve Maraş, Karamanlılar, Karaman, Ermenek, Mut ve Silifke, Çepniler Sinop-Samsun arasına yerleşmiştir.

1064 yılında Bizans sınır kenti Ani’nin, 1071 Malazgirt Savaşı’nın ardından Ahlat ve Erzen-i Rûm gibi Doğu Anadolu kentlerinin Türk-İslâm egemenliğine girmesi, gazilik müessesinin doğması ve Türkmen toplulukların Batı Anadolu sahillerine dek yayılıp pek çok Anadolu kentinde egemen unsur olarak yerleşme süreçlerini başlatmış, özellikle Erzincan-Ahlat hattı arasındaki bölge siyasi ve askeri örgütlenme merkezi olarak kullanılmıştır.

Konya Rum Sultanlığı (Anadolu Selçuklu Devleti) 11. yüzyıl sonu ile 14. yüzyıl başları arasında batıda Kastamonu-Sinop hattı boyunca uzanan Bizans İmparatorluğu sınırları devamında kuzeyde Trabzon İmparatorluğu sınırlarına dek uzanan Sinop-Ordu hattı sahil bölgeleri doğuda ise Elbistan-Malatya-Erzincan-Erzurum hattından, Çoruh vadisine dek uzanan hat boyunca Karadeniz Bölgesinin bazı bölümlerini de içine alan bir alanda egemen olmuştur. Sultan II. Kılıçarslan döneminde (MS 1156-1192) Rükneddin Süleymanşah Tokat, Nizameddin Argunşah Amasya, Nasreddin Berkyarukşah Niksar‘da kendilerini melik ilan ederken Malatya’nın yanı sıra Tokat da dini ve siyasi bir merkez olarak yükselmiştir. Sultan I. Alâaddin Keykubad döneminde kuzeyde Çankırı-Kastamonu-Sinop hattı boyunca gerçekleştirilen akınlar sonucunda Kastamonu merkezli Emir Hüsameddin Çoban Bey yönetiminde Kuzey Uç Eyaleti oluşturulmuştur. 1243’de Kösedağ mağlubiyetinin ardından Moğolların Anadolu’ya girmiş, İlhanlı egemenliğine giren Anadolu toprakları 1259 yılında ikiye bölünmüş Sivas ile Sinop-Samsun kıyılarına arasında başkenti Tokat olan bölge Rükneddin Kılıç Aslan’a verilmiştir. 1277’de Moğol egemenliğine karşı başlayan Türkmen isyanları, Memlûk sultanı Baybars ile İlhanlı sultanlarının yönetime el koymasına ve Anadolu’nun İlhanlılarca atanmış valilerce yönetilen yeni idari birimlere bölünmesine sebep olmuştur.

Anadolu’ya ne kadar Türkmen geldi?

1248’de Fransa kralı 9. Luis’e 7. Haçlı seferinde eşlik etmiş, kralın emriyle Tatarlar’a Hristiyanlığı öğretmek için Konstantinople üzerinden Kırım’da bulunan Sudak kentine, Don nehrini geçerek Kıpçak Hanlığı üzerinden Karakum’a dek (1254) seyahat etmiş, dönüşte Saray üzerinden Kafkasya’ya girmiş Anadolu’yu geçerek Akra’dan tekrar Konstantinopolis’e ulaşan Fransisken papaz Rubrucklu William (Willem van Ruysbroeck 1220-1293) Nahcivan üzerinden (23 Aralık 1254) gelerek Ani (2 Şubat 1255), Erzincan, Erzen-i Rûm, Kemah (22 Şubat), Sivas (21-27 Mart), Kayseri (4 Nisan), Konya (19 Nisan) rotasında Anadolu’yu kat etmiştir. Rubrucklu William Müslümanların Anadolu nüfusunun 1/10’unu bile oluşturmadığını, Rum ve Ermenilerin nüfus bakımından egemen olduğunu, Türkmenlerin egemen olduğu Doğu Anadolu’da bile kentlerin tamamen Rum, Ermeni ve Gürcülerden oluştuğunu bildirmiştir. William’ın, İkonium’da (Konya) Sultanlığı’nda çok sayıda Frenk’in yaşayıp, Nicholas ile ortağı Venedikli Benefatius de Molendino’nun Anadolu şap ticaretini tekellerinde tuttuklarını ve Âbu’l Farac’ın 1290 yılında Harput’ta bir Ermeni rahibin propagandası sonucu Müslüman-Hristiyan halklar arasında çıkan çatışmanın 1 ay süreyle kentte ticari hayatın durdurduğunu bildirmesi gibi tanıklıklar 13. yüzyılda kentsel alanların tek hâkiminin yerli Hristiyan unsurlar olduğunu göstermekteyse de 14-15 yüzyıllarda pek çok Anadolu kenti Ahi örgütlenmelerinin desteğiyle İslam unsurların eline geçmiştir.

11. yüzyılda Sivas, Tokat, Kırşehir ve Amasya yöresine Ulu-Yörükler adıyla da bilinen ve çeşitli Türkmen kabilelerini içeren ailelerin Ortapâre kolundan bazıları yerleşmiştir. Konya Sultanlığı (Anadolu Selçukluları) döneminde yerleşilen coğrafyada miras alınan Bizans’ın kentli ve köylü unsurları ile ortak bir yaşam formu geliştirmeye çalışan İl-Beğlu, Çepni, Kulaoğuzlu, Akkuzulu, Ak Salur, Tatlu, Gerampa, Gökçeku, Şereffeddinlu, Çungar, Ballu, Çapanlu, İkizlu, Çavurçı, Usatacalu, Dodurga, Özlü, kırıklu, Kara Fakihlu, Turgutlu, Ağça koyunlu, Ali Beğlu, Kuzu Gölü, Kara Keçili ve İnallu gibi aile adları taşıyan, Anadolu’nun Türkleşme, İslâmlaşma, kolonizasyon ve yerleşim sürecinin altyapısını oluşturan bu konar-göçer topluluklar Osmanlı yönetimi tarafından 15. Yüzyıldan itibaren kışlaklarında zorunlu iskân edilmeye çalışılmış, bu eylem karşı tepki ve isyanlarıda beraberinde getirmiştir. Göçebe Türkmen boylarını gerek yerleşik halklara zarar vermesini engellemek gerekse merkezi yönetimi askeri ve dini (Alevilik) açıdan tehdit edebilecek potansiyellerini azaltmak için dağıtarak, yerleşik yaşama ve Sünniliğe zorlayan Osmanlı iskân politikası önemli ölçüde başarılı olmuştur.

Karadeniz Bölgesinde Türkmen yerleşimi ve Çepniler

Bu dönemde Karadeniz bölgesinde Tokat, Çorum, Amasya, Zile, Artukabâd, Kazabâd, Niksar, Koyulhisar, Kayseri ve Sivas’ı kapsayan ve Başağı yukarı Bizans dönemi Armeniakon themasına denk düşen Danişmendiye Eyaleti, Samsun, Bafra, Fatsa ve Ordu’yu kapsayan Cânik (Cânit) Eyaleti ile Trabzon İmparatorluğu’nun güney, Gürcü krallığının batı sınırını teşkil edip, Erzurum, Pasinler, Hasan Kale, Bayburt, İspir ve Oltu’yu içeren Saltuk İli ya da Erzincan Melikliği adlı Selçuklu idari birimleri teşkil etmiştir.

Karadeniz bölgesine yerleşen en önemli Türkmen boyu Kaşgarlı Mahmud’un 11. yüzyılda yazdığı Divanu Lugat-it Türk’te 24 Oğuz boyundan 21. sırada zikrettiği Çepnilerdir. 13. yüzyılda Fahrettin Mubarekşah’ın Hindistan’da yazdığı ve 15 kadar Türk kabilesinin adını verdiği kitabında Çepni adı geçmemekle birlikte, 1312 yılında Kahire’de Endülüslü Ebu Musa Câbir bin Hayyam tarafından yazılan “Kitabü’l İdrak Li-Lisanil Etrak” adlı kitapta bahisleri geçmektedir. Çepniler ayrıca 14. yüzyılda Moğol hâkimiyetindeki Tebriz’de Vezir Reşideddin başkanlığında bir heyet tarafından yazılan dünya tarihi kitabı Câmiüt-tevârih’te Oğuz Han’ın soyuna bağlayan ve Gökhan’ın 4 oğlundan birisi olarak gösteren bir şecerede yer almış, bir çeşit yırtıcı kuş olan sungur (doğan) ile sembolize edilmiş ve “nerede düşmanı görse savaşır” (Çepni yani her câ ki yağı bîned bî-tevakuf ceng küned) sözüyle askeri yetenekleri övülmüştür. Yavuz Sultan Selim döneminde Safeviler’e katılmak için sonradan Anadolu’yu terk edenler dışında tüm Çepni boylarının Anadolu (ve Suriye’ye) geldiği sanılmakta olup, Sümer 16. yüzyılda Çepniler’e ait 43 yer adı tespit etmiş olup, bunların önemli bir kısmı Kuzeybatı Anadolu (Kastamonu 6 köy, Bolu 5 köy) ile Çorum ve Hüdavendigar sancaklarındadır.

13. yüzyılda yaşamış, 1256 yılında Hülagü Han’ın konuğu olmuş, Arap asıllı coğrafyacı ve tarihçi Magripli El Said veya Ali ibn Musa ibn Said al-Maghribi (1213-1286) Türk soylu bir topluluk olup, Rum diyarını fethettiklerini bildirdiği Türkmenler hakkında kısa bilgiler verirken daha çok duyumlarını aktarmış olsa da 200 bini Denizli (Laodicea), 100 bini Kastamonu, 40 bini Suriye, 30 bini Kütahya-Eskişehir yörelerinde olmak üzere 370 bin çadırlık bir nüfusa sahip olduklarını bildirmiştir.

Karadeniz Bölgesi tarihi açısından Çepnilerin ilk önemli faaliyeti Sinop’u kadırgalarla denizden kuşatan Trabzon İmparatorluğu kuvvetlerini üstelik bir deniz savaşında İl Almış oğlu Tay Buğa (ö.1280) komutasında mağlup ederek püskürtmeleri olmuştur. Ordu civarını fethedip, Bayramlı Beyliğini kuran Çepni Beyi Bayram Bey’in torunu Süleyman Bey ise kısa bir süre için de olsa Giresun’u fethetmeyi başarmıştır. 14. yüzyılın ilk yarısında Kelkit Vaidisi’ne yerleşen bir Çepni kolu Erzincan, Diyarbakır ve Suriye Türkmenleriyle ittifak kurarak 1348’de Trabzon önlerine dek gelmişse de 3 günlük savaştan sonra püskürtülüp geri dönmek zorunda kalmışlardır. Çepniler kısa süre sonra Harşit Vadisi boyunca sahile doğru yaklaşmışlarsa da 1380 kışında imparatorun buradaki kışlaklarını basıp, çadırlarını yakmasının ardından gerilemiş olmalıdırlar. Trabzon İmparatorluğu’nun yıkılış döneminde Kürtün, Dereli, Tirebolu ve Eynesil’in kırsal alanında Çepni Türkmenlerinin yaşadığı bilinmektedir ki 15-16. Yüzyıllarda Trabzon’un batısında Ağasar Vadisi’ne 18. yüzyılın ilk çeyreğinde ise kısmen Giresun’un batısına dek sahile doğru genişleyen konumları bugün de pek değişmiş değildir. Trabzon Çepnileri komşuları olan Tonya ve Beşikdüzlüleri ‘ahriyan’ adıyla tanımlamakta olup, Balkan Yarımadasında Bulgarca konuşan Müslümanları da (Pomak) tanımlayan bu kelime çeşitli kaynaklarda “Çepni olmayan”, “abes, çirkin” “Yerli ahalice kızılbaşlara verilen ad”, “Müslüman olmuş ama gereklerini tam yerine getirmeyen”, “yeni Müslüman olmuş”, “yabancı” anlamlarıyla kayıtlıdır. Geyikli’de derlenen bir efsanede ise Pir Yunus adlı beylerinin liderliğinde Sivas’tan Trabzon’a gelip, Ahuryan adlı Pontus kralının asker sayısının az olduğu için Türkmen yerleşimine engel olamadığı anlatılmakta olup, bu söylence Panaretos’un notları ve Dede Korkut Kitabı ile çelişmemektedir. Menage kelimenin kökenini Rumca Agarenus ve Hagarian (Hacerilik) kelimeleri ile ilişkili olduğunu iddia etse de Orta dönem Farsçası’nda (Pahlavi) Ahura Mazda için kullanılan “kötü ruh” anlamındaki ahriman ile ilişkili olması da muhtemeldir. Panaretos’un notlarına göre kış ortasında çadırlarını yakan ve Çepniler’e zulmeden Trabzon İmparatoru’na yakıştırılan kötü anlamındaki lakap zamanla İslam’a geçen Rumlar içinde kullanılmış olmalıdır.

Çepniler nereye yerleşti?

Bazı yazarlar Trabzon’un doğusuna hatta Batum’a dek Çepni yerleşimi olduğunu, Türkmenlerin bölgeyi Türkleştirdiklerini iddia etmişlerse de tarihi veya folklorik açıdan somut kanıtlara dayanmayan bu gibi iddialar yanlış anlama ya da bölgenin yerli varlığını yalanlamaya yönelik söylemler olarak algılanabilir. Beşikdüzü ve Akçaabat’ta birkaç, Tonya’da ise bir köye yerleşmek dışında fetih sonrasında Çepnilerin doğu-batı yönünde konumlarının değiştiğini sanmıyorum. Gerek Osmanlı tımar ve iskân sistemi gerekse asırlar boyunca kendiliğinden gerçekleşen iç göçler neticesinde kimi Çepni ailelerinin Trabzon’un doğusuna yerleşmesi mümkünse de bu durumu kitlesel bir iskân eylemi olarak algılamak mümkün değildir. 19. yüzyılın ikinci yarısında Trabzon civarını haraca kesen ünlü eşkıya Kurayı Sebalı Çepni Ali ya da Güneysu ilçesi, Gürgen köyünde yaşayan Çepni isimli aile, Artvin, Murgul ilçesi, Korucular köyündeki Çepniler mahallesinin varlığı bu duruma örnek olarak verilebilir. Ayrıca Trabzon Türkçesi üzerinde çalışan Türkolog Brendemoen Trabzon Çepnilerinin folklor ve dil açısından komşularından dikkat çekici farklılıkları olduğunu belirten Türkolog Brendemoen, Çepni ağzında Türkçenin eski safhalarında rastlanan /ä/ harfinin, Anadolu ve Trabzon ağzına oranla daha iyi korunduğunu, Doğu Karadeniz Türkçesi’nde yabancı (istenmeyen) harflerin değişiminin (ö> o, ü> u, ı> i) yani ince yuvarlak ünlülerin kalınlaşması ve dar kalın düz ünlünün incelmesi özelliğinin Çepni ağzında bulunmadığını, diğer Trabzon ağızlarında kaybolmuş olan /ŋ/ sesinin Orta ve Doğu Anadolu ağzında olduğu gibi Çepni ağzında korunduğunu, /ç/ > /ḉ/ değişiminin pek nadir görüldüğünü, üçüncü şahıs zamirinin /o/ değil /u/ şeklinde olduğunu tespit etmiş ve Çepni ağzı ile diğer Trabzon ağızları arasındaki farklılıkların benzerliklerden çok olmasını değerlendirerek, Çepnilerin Trabzon yöresinin Türkleştirilmesinde önemli bir rol oynadığı iddiasını desteklemediğini belirtmiştir.

Trabzonlu Şâkir Şevket’in 1877 yılında yayınladığı ve Türkçe yazılan ilk şehir tarihi olma özelliğine sahip “Trabzon Tarihi” adlı eserinde Sürmene Kazasının sağ taraflarında ‘Çebi tabir olunur, bölük-başılar hala mevcut…’ sözünü yanlış anlayarak “Çepni” kitabında Çepni olarak değerlendiren Faruk Sümer’in hatasını, orijinal belgeye bakmadan “Çepniler” adlı kitabı kaynak olarak gösteren pek çok araştırmacı da tekrarlamıştır. Sürmene ama özellikle Araklı ilçesinde yaygın bir soyadı olan çebi bugün bile Trabzon’da “salatalık, kabak, lahana vs. ekilen küçük bahçe anlamında kullanılan Yunanca kökenli bir kelimedir. Eski Yunanca kipis (κηπεύς) “bahçıvan” (modern Yunanca κήπος “bahçe”) kelimesi Karadeniz Rumcası’nda /k/ > /ç/ değişimi ile evrilmiştir. Rize ili, Çayeli ilçesi, Haramtepe köyünde bulunan bir kavya yerinin adının “Çebi’nin düzü olması” çebi kelimesinin Rize bölgesinde de bir aile adı olarak kullanıldığını göstermektedir

Akkoyunlular’ı yenerek, Safevi devletiini kuran, 1501’de Tebriz’de 12 imam adına kurban keserek tahta çıkan İsmail Şah müritlerini çağırınca Anadolu’dan İran’a 17. yüzyıla dek sürecek Türkmen göçü başlamıştır. Karadeniz Bölgesi Çepnilerinin önemli bir kısmı bu süreçte hayvanlarını satarak yaşadıkları toprakları terk etmiştir. Şah Tamasb döneminde (1524-76) Süleyman Bey ve Şah Ali Sultan adlı Çepni beylerini, 1576 sonrasında Muhammed Beğ, Mahmud Halife ve Dönmez Sultan adlı beylerin adını vermekte bunların Azerbaycan’ın Karabağ bölgesinde dirlik sahibi olmalarına karşın, bir kısmının Şah Abbas döneminde (1590-1628) Gilan’a göçtüğünü bildirmiştir.

Osmanlı Safevi mücadelesi sırasında Çepni Kazası

Osmanlı döneminde Giresun kazası Çepni olarak adlandırılmış olup, 1486, 1515, 1554, 1583 yılı Osmanlı tahrir defterlerinde Giresun, Tirebolu, Görele gibi kent merkezlerinde Hristiyanların yaşadığı, Müslüman Türkmenlerin büyük kent dışında kırsal alanda ikamet ettiği görülmektedir. Günümüzde de Giresun, Torul ve Tirebolu şehir halkının dağlı köylülere, Şebinkarahisarlıların komşularına “Çepni” veya “Ekinci” adını yakıştırırken kendilerini aynı gruba sokmaması Osmanlı- Etrak kimlik ayrımı kadar tarihi etnik dağılımın da zamanla değişmediğini düşündürmekteyse de Sümer bu yaklaşımı kentlilerin köklerini unutmasına bağlamıştır.

Trabzon’un güneybatısında yer alan ve önemli ölçüde Çepnilerce iskân edilen Ağasar Vadisi ile günümüzde bile bazı köylerinde Rumca konuşulan Tonya arasındaki etnik ve folklorik sınır ise çok daha keskindir. Trabzonlu coğrafyacı Mehmed Âşık’ın 1598 tarihinde yayınlanan Menâzirü’l-evâlim adlı eserinde Trabzon’un doğu ve güneyini Laz Dağları olarak tanımlarken batı ve güneyinde Çepni Dağları bulunduğunu, “etrâk-i bî idrâk“ten kaba ve kötü huylu bir kavim olan, görünüşte Müslüman ama gerçekte “râfizî-i bî-dîn” olup, cahil olanlarının İran şahına hürmetlerinin -hâşâ-Allah’a olan itikadlerinden aşağı olmadıklarını bildirirken, hemşerileri olmalarına karşın hem Laz hem de Çepnileri “çöplük” kelimesiyle aşağılarken şüphesiz ki kentli Osmanlı elitinin kırsal kesime bakış açısını yansıtmıştır.

1817’de Bıjışkyan, yerel söylencelere dayanarak, Görele halkının Çepni adı verilen çıra söndürenlerden oluştuğunu, putperestlikten kalma adetleri olan bu halkın, senede bir defa, kadın erkek beraberce şenlik toplantısı yaptıklarını ve geceleyin bütün ışıkları söndürerek, putperestler gibi akraba ve kardeşi ayırmadan iğrenç hareketler yaptıklarını kaydettikten sonra bu âdetin artık kalktığını ama halkın namaz kılmadığını ve sarhoşluğa itibar ettiğini de belirtmiştir. Kâtip Çelebi’nin Çepniler için sarf ettiği ‘Türkler Lazlar ile karışmış bir haldedir, dilleri Türkçe ve Farsça ile karışık bir şey, mezhepleri de İrani’dir” sözlerini aktararak, bir yandan Mehmet Âşık’ın sözlerini doğrularken diğer yandan Çepnilerin Sünnileşmeye başladığının da işaretlerini vermiştir.

Sümer ve Bostan, Osmanlı tahrir defterlerinde Çepni köylüleri arasında Ömer, Bekir ve Osman gibi isimlere rastlayınca, bir Alevi köyünde bu isimlerin kullanılmasının yersizliğine atıf yaparak Çepnilerin büyük kısmının Alevi, Şii veya Kızılbaş olamayacağını iddia ederek 16. yüzyılda bizzat Trabzon’da doğup yaşamış Mehmed Âşık’ın Çepniler için kullandığı “görünüşte Müslüman iseler de” kaydını yalanlamaya çalışmıştır. Bir Alevi için Sünni Müslüman görünmenin Sünni adı taşımak hatta camiye gitmekten daha kestirme yolu olmadığı ortadadır. Santa, Krom ve Maçkalı gizli Hristiyanların Müslüman görünmek için Müslüman adı ve soyadı almanın yanı sıra, oruç tutup, sünnet bile oldukları göz önüne alındığında Osman ve Ömer adı taşımaları, – Alevilerin o dönem hapsedildiği düşünüldüğünde- katlanılabilir bir fedakârlık olarak da görülmelidir.

1515 tarihli Osmanlı tahrir defterinde sadece 13 hane Kızılbaş’ın kayıtlı olup, sonrasında Kızılbaş ibaresine rastlanılmaması Aleviler’in Safeviler’e katılmak için bölgeyi terk etmelerinin yanı sıra hiç olmazsa bir kısmının Sünniliği benimsemesi veya benimser gibi görünmesi dışında açıklanır görülmemektedir. Osmanlı tarihçileri tarafından “Kızılbaş Fetreti” adı verilen bu dönemde bölgedeki pek çok kişi Kızılbaşlar tarafından İran’a götürülmüşse de gidenlerden bazılarının eski yerleşimlerine döndüğü 1515 tahrir defterlerinde Kürtün kazasındaki kırsal alandaki Müslüman nüfusun artışından anlaşılmaktadır (Başbakanlık Arşivi, Tahrir Defterleri. no: 52 s. 726-38). 1515 sonrası tahrir defterlerinde bölgede herhangi bir Kızılbaş zümresinin adı geçmemesi de Sünnileş(tiril)meye yorulmalıdır. Gerçekten de 1 Mart 1550 tarihinde Trabzon sancakbeyinin, Kürtün ve Giresun kadılarının gönderdiği mektuplarda “Kızılbaşlık töhmetiyle mahbus olanlardan bazısının ehl-i sünnet olduğunun bildirilmesi“, Tirebolu’nun Taşlıca köyünde Recep, Şaban, Ramazan ayında bir şeyh ve müritlerinin karılarıyla birlikte şarap içip, günah işlediklerine dair 1590 tarihli bir hükmün varlığı bölgedeki Alevi Türkmenler üzerinde baskı ve Sünniliğe zorlamanın delilleri olarak algılanmalıdır (Kâmil Kepeci Tasnifi 209 nolu Ruûs defteri 12 Safer 957; Başbakanlık Arşivi,  Mühimme Defteri LXVIII, 98, 49).

1723-24 yıllarında resmi kayıtlardan Görele kazasından gelen “Kürtünlüler” veya “Kürtünlü eşkiyası” olarak bahsi geçen Çepni toplulukların Tirebolu, Keşap, Giresun, Akköy, Pazarsuyu, Ulubey, Ebulhayır, Çamaş, Aybastı, Milas ve Bolaman bölgelerine musallat oldukları anlaşılmaktadır. 1719 Mayıs ayında Gümüşhane maden emini İsmail’in İstanbul’a gönderdiği bir şikâyet mektubunda maden alanına ait Tirebolu kazası köylerinden Akçahisar, Zivağ, Şahmelik, Oğuz, Eynesil, Daylı, Akköy, Yemliha, Cimlide, Çakırçukuru, Çatak ile Görele kazasından İsrail, Harid, Çukur köyleri ahalisinin Ali Şah adlı birisinin liderliğinde eşkıyalık yaptığı üzerlerine kuvvet gönderilince Pazarsuyu, Ebulhayır, Ordu kazalarına göçtüklerini ama gittikleri yerlerde de rahat durmayıp yine madenlere saldırdıklarını bildirmiştir (Trabzon Şeriyye Sicilleri no: 1877-63, s. 56-57). 20 Ekim 1724 tarihli başka bir belgede ise Görele-Kürtün halkından 500 hanenin firar ederek Bulancak-Piraziz, Ordu-Canik hattında yer alan köylere yerleşerek, eşkıyalık yaptıklarını bildirirken 1727 yılında Gümüşhane madenlerinin işletilmesinden sorumlu Kapıcıbaşı Mustafa, Ordu yöresine yerleşmeye başlayanların eşkıyalık yaptığını ve derhal geri gönderilmeleri gereğini İstanbul’a bildirmiştir (Başbakanlık Arşivi, Maliyeden Müdevver Defterler no: 9913 s.40; Trabzon Şeriyye Sicilleri, 1889-75 s. 156) . Erzurum valisi müfettiş İsmail Paşa, 1733 Temmuz ayında sağa sola saldıran, kendilerini yeniçeri saydırmaya çalışan, dönemin deyimiyle mezheb-i mülhidiyeye (Arapça kâfir ve sapkın anlamlarındaki mülhid kelimesinin çoğulu) mensup Çepni eşkıyasının cezalandırılması ve göçmenlerin asli yerleşimleri olan Görele’ye geri gönderilmesi ile görevlendirilmişse de kısmen başarılı olabilmiştir. Osmanlı resmi yazışmalarından anlaşıldığı kadarıyla Karadeniz Çepnileri tüm baskılara karşın 18. yüzyılın ilk yarısında da Alevi inançlarını korumaya devam etmektedirler. 21 Haziran 1736 tarihli bir kayıtta Tirebolu-Görele köylülerinin Şarkıkarahisar Sancağı’nın sahil kazalarına yerleştiklerini, 10 yıldan eski yerleşenlere dokunulmaması geri kalanın eski yerlerine döndürülmesi emredilmiş, 1749 tarihli başka bir kayıtta ise büyük kısmı geri döndürülen Görele ahalisinin, Görele’nin Üçüncü Osman tarafından yağmalanması üzerine tekrar Giresun’a döndüğü yerel bey ve dizdarlar tarafından uygun görülen yerlere yerleştirildikleri anlaşılmaktadır (Başbakanlık Arşivi, Maliyeden Müdevver Defterler, no: 7835 s. 2, no: 9965 s. 176)

Rum yazar Economides ise 1920’de Çepnileri Pontus bölgesinde Platana (Akçaabat) ile Tirebolu arasında 45 köyde yaşayan, kökleri bilinmeyen ve tütün kaçakçılığıyla geçinen Müslüman bir halk olarak verirken, Türkler ile Çepnilerin birbirlerinden nefret ettiğini bildirmiş, yaptığı etnik sınıflandırmada Çepnileri Tatar, Kızılbaş ve Türklerden ayrı tutarak döneminin algısını yansıtmıştır.

Kaynakça

Âbu’l Farac, Gregory. Âbu’l Farac Tarihi. Çev. Ömer Riza Dogrul. 2. Baskı. Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1987. II: 633

Aksarayî. Müsâmeretü’l Ahbar. Çev. Mürsel Öztürk. Ankara: TTK Yayınları. 2000. s. 33, 83-87, 232, 250

Barthold. W. Histoire des turcs d’Asie Centrale, Çev. Mme. Donskis. Adrien Maisonneuve. Paris, 1945. s. 62,82

Bostan, Hanefi. XV –XVI. Asırlarda Trabzon Sancağında Sosyal ve İktisadi Hayat. Ankara: Türk Tarih Kurumu, 2002. s. 311-12

Brendemoen, Bernt. The Turkish dialects of Trabzon. Their phonology and historical development 1-2. (Turcologica 50.) Harrassowitz. Wiesbaden, 2002. ISBN 3447045701

Cahen, Claude. “Ibn Sa’id sur L’Asie Mineure Seldjuqide”, A.Ü. DTCF Tarih Araştırmaları Dergisi IV, 10-11, (1968): 41-50. Ankara,

Cahen, Claude. The Formation of Turkey; The Seljukid Sultanate of Rum: Eleventh to Fourteenth Cen-tury. Londra: Longman, 2001. s. 112

Divanü Lügati’t – Türk.  Çev. Besim Atalay. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1939. I: 59

Economides, D. The Pontus and the Right Claims of its Greek Population: Topographical, Ethnographical and Historical Study with two maps and various statistics. Constantinople (İstanbul), 1920. s. 36

Emecen, Feridun M. Doğu Karadeniz’de İki Kıyı Kasabasının Tarihi: Bulancak – Piraziz. İstanbul: Kitabevi, 2005. s. 84, 85

Emecen, Feridun M. Doğu Karadeniz’de Bir Vadi Boyu Yerleşmesi. Ağasar Vadisi: Şalpazarı – Beşikdüzü.. İstanbul: Serander Yayınları, 2010. ISBN 978-9944-374-27-9

Gülay, Abdullah. Ağasar Çepni Kültürü Geyikli: Folklor-inceleme-araştırma. İstanbul, 2001. s. 33

Honigmann, Ernst. Bizans Devleti’nin Doğu Sınırı. Çev. Fikret Işıltan. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1970. s. 185-186

İbn Bibi. El-Evâmirü’l-‘Alâ’iyye fī’l-Umuri’l-‘Ala’iyye. Yay. M. Öztürk. Ankara, 1996

İbn Sa’id. Kitab bast al- ard f’t -t il wa-‘l-‘ard.  Ed. J.V. Gines. Tetuan, 1958. s. 118

Kaymaz, Nejat. Pervane Muineddin Süleyman. Ankara. Ankara Üniversitesi Yayınları, 1970

Kazmaz, Süleyman. Çayeli Geçmiş Günler ve Halk Kültürü. Ankara: Türk Halk Kültürünü Araştırma ve Tanıtma Vakfı, 1994. S. 239

Köprülü, Mehmet Fuat. Türkiye Tarihi. İstanbul, 1923. s. 147

Köprülü, Mehmet Fuat. “Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine Tesiri Hakkında Bazı Mülâhazalar”. Türk Hukuk ve İktisat Tarihi Mecmuası I, (1931): 165-313.

Köprülü, Mehmet Fuat. Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar. Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 1984. s. 192, 193

Laurent, J. “Rum (Anadolu) Sultanlığının Menşei ve Bizans”. TTK Belleteni LII.202. (1988): 219-226.

Menage, V. L. “On the Ottoman Word Ahriyan/Ahıryan”. Archivum Ottomanicum, I (1969): 197-212

Müneccimbaşı, Ahmed bin Lütfullah. Müneccimbaşıya göre: Anadolu Selçukileri. Çev. Hasan Fehmi Turgal. İstanbul: Türkiye Yayınları, 1935

Özcan, Koray. Anadolu’da Selçuklu Kentler Sistemi ve Mekansal Kademelenme. METU JFA 23:2 (2006) s. 21-61

Öztürk, Özhan. Karadeniz Ansiklopedik Sözlük. İstanbul: Heyamola Yayınları, 2005. I: 270

Öztürk, Özhan. Pontus: Antikçağ’dan Günümüze Karadeniz’in Etnik ve Siyasi Tarihi. Nika Yayınevi (3. Baskı) Ankara, 2016

Rubruck, Wilhelm von. The Journey of William of Rubruck to the Eastern Parts of the World, 1253-1255.Ed. W.W. Rockhill. Asian Educational Services. New Delhi, 1998. s. 276

Sümer, Faruk. “Anadolu’ya Yalnız Göçebe Türkler mi Geldi?”. TTK Belleteni XXIV.96 (1960): 567-594.

Sümer, Faruk. “Ağaçeriler”. TTK Belleteni XXVI.103. (1962): 521-528

Sümer, Faruk. “The Turks in Eastern Asia Minor in the Eleventh Century”. Proceedings of the XII.th. International of Byzantine Studies. Oxford University Press Londra, (1967): 439-441.

Sümer, Faruk.  “Anadolu’da Moğollar”. Selçuklu Araştırmaları Dergisi, I, (1969)1-147.

Sümer, Faruk. Çepniler: Anadolu’daki Türk Yerleşmesinde önemli rol oynayan bir Oğuz Boyu.. Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları. İstanbul. s. 8-9, 129-130

Şâkir Şevket. Trabzon Tarihi. Haz. İsmail Hacıfettahoğlu. Trabzon: Trabzon Belediyesi Kültür Yayınları. 2001. s. 96

Tekindağ, Şehâbeddin. “Alâaddin Keykubad ve halefleri zamanında Selçuklu-Küçük Ermenistan hudutları”. İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi, I.1 İstanbul (1949): 29-34.

Turan, Osman. Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi. İstanbul: Bogaziçi Yayınları, 1993. s. 31-34

Ülkütaşır, Ş. “Sinop Kitabeleri”. Türk Tarih, Arkeologya ve Etnografya Dergisi, V, (1949): 137-41

Wittek, Paul. “Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluşunda Türk Aşiretlerin Rolü”. İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi (XIII:17-18). 1963. s. 265-266

Wittek, Paul. Menteşe Beyliği. Çev. Orhan Şaik Gökyay. Ankara: TTK Yayınları, 1999. s. 1,2

Takip, tavsiye ya da beğeni için