“Bak şu bahçenin güzelliğine. Şu şeftaliye, şu eriğe, şu çiçeklere bak! Hepsi birlikte güzel… Bir ülkenin içinde ne kadar din, dil, ırk varsa o kadar zenginliktir bu… Budur sana, Sinoplulara, Ayancıklılara ve Türklere son sözüm: Tek meyveli bahçe olmaz!”

(Kemal Yalçın’ın “Emanet Çeyiz” adlı romanının kahramanlarından Ayancıklı Baba Yorgo’nun vasiyetinden)

Büyük Taarruzda kazanılan zaferin ardından 3-11 Ekim 1922 tarihleri arasında gerçekleştirilen ve 14/15 Ekim gecesi yürürlüğe giren Mudanya Mütarekesi ile Türk ve Yunan kuvvetleri arasındaki silahlı çatışma sona ermiş, 8 Kasım 1922’de Hristiyan vatandaşlara Anadolu’yu serbestçe terk edebilecekleri bildirilmiştir. Bu dönemde Trabzon civarından gelen Rum ve Ermeniler İstanbul’da Beşiktaş, Yeniköy, Anadolu Kavağı, Selimiye Kışlası, Ayastefanos (Yeşilköy), Burgaz, Heybeli, Büyükada gibi semtlerde Rum okul ve kiliselerinde barındırılmıştır (Tanin, 26 Mart 1923; Vakit, 7 Aralık 1922).

Mart ayında Karadeniz’den İstanbul’a gelen muhacir sayısı 25 bini bulunca salgın hastalıklar baş gösterince, Yedikule Rum Hastanesi hastalanan Rum göçmenlerin tedavileri için ayrılmıştır (Tanin, 29 Kânunusani 1923). Londra’da yayınlanan The Times gazetesinin 8 Martlı nüshasında yayınlanan haber durumun vahametini aydınlatmaktadır: ‘

… Pontus’tan yeni gelen göçmenlerle ilgili buradaki sorun bu mutsuz kalabalığın hastalıklı olması nedeniyle kendilerine kalacak yer sağlanması sorununun giderek karmaşık bir hal almasıdır. Yetkililerin daha önce gelenleri yeni hastalıklara maruz bırakılmak istememeleri ve mevcut hastane koşullarının yetersizliği dolayısıyla halihazırda birçok çiçek hastası, kendilerine kalacak bir yer bulmakta yükümlü olanların bu görevlerini yerine getirinceye kadar küçük kayıklarda berbat koşullarda bekletilmektedir ve yetkililer bu duruma nasıl bir çözüm bulacaklarını henüz bilememektedir.’

Yunanistan hükümeti önce yeni göçmen kabulünü durdurmuşsa da sonra muhacirleri kendi gemileriyle 2 biner kişilik kafileler halinde deniz yoluyla kabul etmeye başlamıştır (Vakit, 29 Ağustos 1923). Ekim 1922’de Karadeniz kıyılarından özellikle Amerikan Şark-ı Karip Muavenet Cemiyetinin yardım ve nezaretinde gerçekleşen Rum muhacir sevki ay sonunda bitmişse de Lozan Antlaşması çerçevesinde Türk ve Rum nüfusu Mübadelesine ilişkin Protokol uyarınca bölgeyi terk etmek istemeyen Rumlar da zor kullanılarak tamamen göç ettirilmiştir (Vakit, 33 Teşrinievvel 1923).  Büyük çoğunluğu kendi olanaklarıyla İstanbul’a gelmeyi başaran Pontus Rumları geçici olarak Beşiktaş, Yeniköy, Anadolu Kavağı, Selimiye Kışlası, Yeşilköy, Büyükada, Burgaz ve Heybeliada’ya yerleştirilmişlerdir. Samsun’a gelen Rumların bir kısmı salgın hastalıkların yanı sıra 7 lira tutan gemi parasını denkleştirebilmek için amelelik yapmak zorunda kalırken kimisi çaresizlikten kardeş hatta çocuklarını bile geride bırakabiliyordu.

Mübadelenin icadı: Yakındoğu’da nüfusların birbirinden ayrılması

 Lozan görüşmeleri sırasında Lord Curzon, İsmet İnönü’nün hiçbir konuda taviz

İstanbul’da ekmek kuyruğunda bekleyen Rumlar

vermeyen tutumunu kırmak için 1 Aralık 1923’de Türkiye’yi 1 milyon Rum’u öldürerek veya sınır dışı etmek suretiyle kurtulmakla suçlamışsa da İsmet İnönü başkanlığındaki Türk heyeti Yunanlıların 13 Aralık’a dek Anadolu’yu tamamen terk etmesi konusunda ültimatom vererek azınlıklar konusunda herhangi bir tavize yanaşmamıştır. 1 Aralık 1922 tarihinde Ouchy Şatosu’nda İngiliz delegasyon başkanı Lord Curzon ile görüşen Norveçli diplomat Dr. Fridtjof Nansen, Anadolu Rumlarının çok kötü şartlarda ülkeden ayrıldıklarına dikkat çekerek, bu göçü düzene sokarak resmi bir konum kazandırmak, dahası Yunanistan’da yaşayan Müslümanların da Türkiye’ye göndererek gelen Rumlara yer açmak için girişimde bulunmuştur. Nansen, ‘Yakındoğu’da nüfusların birbirinden ayrılması’ konulu raporunu Milletler Cemiyeti adına Lozan’da taraflara ve kamuoyuna sununca zaten fiilen büyük oranda gerçekleşmiş ve Türk heyetinin de teklif etmeyi düşündüğü mübadele konusu Lozan ve Batı entelijansiyasında hararetle tartışılmaya başlanmıştır. Rusya’da savaş esirleri ve açlık kurbanlarına yardımları dokunan Nansen ‘Anadolu ve Trakya göçmenlerine yaptığı yardımlar’ sebebiyle 1 hafta sonra Nobel Barış Ödülü almıştır.

Anadolu’da Hristiyanlığın sonu

Lozan’da ki Türk delegasyonunun Anadolu Hristiyanları hakkındaki nefret dolu

Samsun göçmenleri Yunanistan’da Patras’tan iç bölgelere nakledilirken

görüşlerini uluorta açığa vuran sivri dilli bir kişi olan ikinci adamı Doktor Rıza Nur, olup anılarında ‘Türk tarafının da mübadeleyi istemekle birlikte teklif etmeye cesaret edemediğini’ bildirirken Nansen’in teklifinin Ankara tarafından olumlu karşılanmasına açıklık getirmektedir. New York Times gazetesinin 1 Aralık tarihli nüshasında ‘birkaç yıl öncesinde sayısı 2 milyonu bulan Rumların henüz Anadolu’da bulunan 1 milyon kadarının kaderleri 1910-17 arasında katledilen 800 bin Ermeni’ye benzemesin diye mübadelenin tartışmaya açıldığını’, birkaç gün sonra ise ‘Anadolu’da Hristiyanlığın sonunun geldiği’ yazmıştır.

30 Ocak 1923’günü Lausanne’da imzalanan antlaşma ile Yunanistan ve Türkiye’de yaşayan 2 milyon insan yurtlarını terk etmeye mecbur kılınırken, 20 yüzyılın ilk büyük ölçekli zorunlu nüfus değişimi gerçekleşmiştir. Sözleşmenin Türkiye’de tatbikine dair talimatname 25 Mart’ta hazırlanarak Bakanlar Kurulu’na sunulmuşsa da Yunanistan ile malların ve ahalinin mübadelesine dair sözleşmenin uygulanmasına ait yönetmelik ancak 17 Temmuz’da onaylanmıştır (Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Dosya: 10212, Fihrist: 30.10.0.0, Yer: 123.872.15 ve Dosya: 2600, Fihrist: 30.18.1.1, Yer: 7.25.2)

Yunanistan ve Türkiye, nüfuslarını homojenleştirmek ve her iki devletin sınırları dâhilinde kalan azınlıkları cezalandırma girişimini engellemek amacıyla mübadeleyi nihai çözüm olarak görürken, Pontus Rumları Yunanistan’a göç etmek zorunda kalmalarını ‘afet’ anlamına gelen katastrofi (καταστροφή) kelimesiyle tanımlanmıştır. Yunanistan’ın mübadeleyi desteklemesinin nedenlerinden birisi olarak Balkan savaşları sırasında elde ettiği Kuzey Yunanistan topraklarındaki Yunanlıların sayısını Anadolu’dan gelen Rum göçmenleri kullanarak arttırmak böylece Arnavut, Bulgar, Makedon ve Türk tehdidine karşı demografik üstünlük kurmak istemesi gösterilmiştir ki mübadele sırasında 60 bin Rum Batı Trakya’ya, 640 bin Rum ise Makedonya’ya yerleştirilmiştir.

Muhacir sayısı üzerine

Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübâdelesi antlaşması daha imzalanmadan önce pek çok Rum Anadolu’yu terk ettiği için kesin rakam vermek zor olmakla birlikte Anadolulu 1,5 milyon Ortodoks Hristiyan Yunanistan’a, Yunanistanlı 354,647 Müslüman ise Anadolu’ya zorunlu göçe tabi tutulmuştur.  Antlaşmanın 2. maddesi uyarınca ‘etabli’ (yerleşik) sayılan Batı Trakyalı Müslümanlar ile İstanbul ve Kuzey Ege Adaları (İmbros ‘Gökçeada’ ve Tenedos ‘Bozcaada’) Hristiyanları mübadele kapsamı dışında bırakılmıştır. Venizelos, İstanbul Rumlarının mübadele kapsamı dışında tutulması için diretirken Nansen’in de desteğini almışsa da Ankara, 1. Dünya Savaşı öncesinde İstanbul nüfusunun neredeyse yarısını oluşturan Rumlardan ve Patrikhaneden kurtulmak için mübadeleyi fırsat olarak görmüşse de istediğini alamamıştır (Bkz. 6-7 Eylül Olayları)

Mübadele kapsamına giren bölgelerde yaşadığı halde ailesiyle İstanbul’a yerleştirilen Papa Eftim, Giresunlu Panazoğlu Nipoyat ile Sökeli Konstantin Portil veled-i Dimitri gibi Türk milli mücadelesine açık destek verdiği için Yunanistan’a gönderilmesi sakıncalı bulunan az sayıda Rum ile Bir Fransız ile evlenip Fransız uyruğuna geçen Madam Maria Savacıoğlu gibi Avrupa veya Rus uyruğunda bulunanlar, Bazı Rum Ortodoks Kadınların Mübadeleden İstisnasına Dair Kararname ile (6 Ağustos 1925, No: 2407) ayrıca Ortodoks değil de Katolik veya Protestan olan Rumlar muhacir kapsamına alınmamıştır (Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Dosya: 732, Fihrist: 30.18.1.1, Yer: 10.36.9; 030 (25.12.1927) 18 01/ 027 70 14, 912 63 5, 030 (20.02.1929) 18 01/ 12 16 6; Düstur, III. Tertip).

Türkün çocukları, ne arıyorsunuz memleketimizde?

Mübadele sürecinde Türkiye ve Yunanistan 17 Eylül 1923’te iş başı yapan bir karma komisyonun varlığına rağmen birbirini kendi azınlıklarına kötü muamele yapmakla suçlamıştır. Yunanistan’ın Batı Trakya’daki Türklerin evlerine Rum göçmenlerin yerleştirilmesi ve Midilli’de yaşayan Müslümanların çektiği sıkıntıların 10 Kasım 1923’te TBMM’de gündeme getirilmesi sırasında ‘Türkiye’de kalan Rumlara misilleme yapılması’ görüşü bile dile getirilmiştir (Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabıt Ceridesi Devre II, İçtima I, III, (Ankara, 1981): 318-328).

Lozan Antlaşması’nın mimarlarından birisi olan Lord Curzon, nüfus mübadelesinin ‘dünyanın yüzyıl boyunca bedelini ağır ödeyeceği, son derece kötü ve zalimce bir çözüm’ olduğunu söylerken Anadolu Rumları trajedilerini ‘Küçük Asya felaketi’ (Yunanca Μικρασιατική καταστροφή) olarak adlandırmıştır.

Mübadeleye tabi tutulan grupların seçiminde sadece din faktörünün göz önüne alınması o zamana dek kendisini sadece ‘Müslüman’ veya ‘Hristiyan’ olarak gören insanların o güne dek belki de hiç kullanmadığı ‘Türk’ ve ‘Yunanlı’ olarak tanımlanmalarını, o güne dek hiç görmedikleri ve bağlılık duymadıkları yeni yurtlarına yerleştirilmelerini beraberinde getirmiştir. Mübadiller yurtlarından ayrılmak zorunda kalarak yaşadıkları psikolojik travmaya ek olarak gönderilirken veya karşılanırken derme çatma yerlerde barındırılmışlar, yeni toplumlarıyla bütünleşebilmeleri için gerekli fiziksel ve psikolojik hazırlık yapılmadığı için özellikle ilk kuşak boyunca mübadelenin tüm acı ve sıkıntılarını yaşamışlardır.

Yunanistan ve yardım örgütlerinin çabalarına karşın Rumların yaşadığı dramın farkında olmayan pek çok Yunanlı özellikle kral taraftarları Venizelos’un oyları artacak korkusuyla göçmenlere karşı kötü davranmış, ‘Türk Tohumu’, ‘Yoğurtla Vaftiz edilenler’ gibi isimler takılan Rumların önemli bir kısmının anadilinin Türkçe olması dışlanmanın boyutunu arttırmıştır. Giresun’dan Patras’a gelen bir Rum kadın muhacirin sözleri göçmenlerin gördükleri muamele hakkında fikir vericidir:

‘Kış, Noel zamanı, ayın 22’si, sabahın erken saati. Ama ne harika insanlardı ya! Katı, duygusuz insanlardı bu Patraslılar. Açlıktan, yorgunluktan bitap düşmüş bizleri şu sözlerle ağırladılar: ‘Türkün çocukları, ne arıyorsunuz memleketimizde? Gidin, dostunuz Venizelos’u bulun ona yalvarın’. Üstü açık barakalarda yatırdılar bizi. Bebeklerimizin çimentonun üzerinde yattığını gördüler de al şu çuvalı bebeğinin üzerine ört demediler…”

Megrelce (?) konuşan çirkin görünüşü yabancılar

Rumların daha mübadele imzalanmadan Anadolu’dan ayrılmalarının hemen ardından geride bıraktıkları en az 100 bin civarındaki ev, mal ve arazilerinden pay kapmak amacıyla küçük çaplı yer değiştirme hareketleri gerçekleşirken, TBMM Zabıt Ceridesine göre ‘hükümet 20-25 bin evi denetim altına alabilmişken geri kalanlar yağmalanmış, şunun-bunun taht-ı işgalinde’ kalmıştır (Devre II, Içtima 1, c. ili, Ankara, t.y., s. 204). Buna karşın Anadolu’dan ayrılan Rumların sadece Atina’da en az 200 bini açlıkla yüz yüze gelmiştir (Tanin 23 Teşrinievvel 1922). Ocak 1923’de Samsun’dan Pire’ye gelen 2 bin yolcunun 1600’ünün tifüs, çiçek ve kolera

Atina’da Anadolulu mübadillerin çadırları

hastalıkları taşımasından hatta geminin 3 doktorundan ikisinin de ağır hasta olmasından durumun ciddiyeti anlaşılmaktadır. Yunanistan, salgın hastalık taşımalarına karşın Rum göçmenleri kabul okul, kilise, tiyatro ve opera salonlarına hatta sahiplerinin izni olmadan çeşitli iş yerlerine yerleştirmeye devam etmiştir. Döneme tanıklık eden yabancı seyyahlar Atina’nın merkezinde köylü giysili, çuvallardan elbiseler, eski araba lastiğinden ayakkabılar giyen ‘çirkin görünüşlü yabancılar ’olarak tanımladığı Türkçe veya garip şiveler konuşan Karadeniz Rumları seyyar satıcılık, ayakkabı boyacılığı hatta dilencilik yaparak kendilerini ve çocuklarını sağ tutmaya çalışmıştır. Atina’daki İngiliz delegasyonunun papazı W. A. Wigram Şubat 1923 tarihli raporunda muhtemelen daha önce duymadığı Karadeniz Rumcasını Mingrel dili (Megrelce, Lazca) olarak niteleyecek kadar konuya yabancıydı. Efir bölgesinde 2 doktorun göçmenlerin getirdiği hastalıklara yakalanıp ölmesinden sonra pek çok Yunanlı doktor tifüs ve çiçek hastalığı taşıyan göçmenleri muayene etmeye yanaşmamış hatta Efir’de tüm tifüs ve çiçek hastaları birbirinden ayrılmadan hepsi ölsün veya iyileşsin diye tek bir odaya kapatılmıştır.

Birkaç Merhametli Kişi

27 Mart 1923’de Yunanistan’ın İstanbul’da bulunan resmi hükümet görevlisi

Makronisi adasında kurulan Amerikan Karantina İstasyonuna 6 bin Trabzonlu göçmen geçici olarak yerleştirilmişse de önemli bir kısmı salgın hastalık ve açlık sebebiyle yaşamını yitirmiştir

İstanbul’daki en büyük Rum hastanesinin başhekiminin tifüsten öldüğünü, pek çok doktorun hasta olduğunu Rumlar arasındaki geleneksel yardımlaşma ve sosyal refah ağının yıkılmak üzere olduğunu bildirirken, Amerikan hükümeti de halkının bağış yorgunu olduğu gerekçesiyle Yunanistan’a birkaç ay içerisinde acil yardımı durduracağını bildirmiştir. Şubat 1923’de 4 bin mülteci taşıyan İonia gemisinin kaptanı normalde insansız bir ada olmasına karşın göçmenler için kamp yeri haline getirilen Makronissi’ye fırtına yüzünden bir türlü yanaşamazken gemisinde su ve yiyeceğin kalmadığını yolcular arasında çiçek ve tifüs hastalığını yaygın olduğunu bildirmiştir. ‘Birkaç Merhametli Kişi’ adlı kitabında o günlere ait anılarını yayınlayan Amerikalı gönüllü Esther Lovejoy ertesi gün gemiden inen yaşlı, kadın ve çocuklara nazaran erkeklerin sayısının azlığına dikkat çekmiş, yaşlıların bitlerinin ayıklanıp gariban bohçalarının dezenfekte edileceği kirliler kampına bile yardımsız yürüyemeyecek durumda olduğunu kaydetmiştir. Karaya ayak basan göçmenlerin büyük bölümü yorgunluk, hastalık, açlık ve susuzluktan ölürken, çocukları gözlerinin önünde ölen insanların çaresizliğini, bir parça siyah ekmek, bir kaşık lapa veya fasulyeyi aldıktan sonra kazanın yanından yavaşça ayrılmalarını seyrettikten sonra oteline dönen kadın doktor günlüğüne kaydederken Amerikan Kadın Hastaneleri idare heyetine şu raporu gönderecektir:

‘Göçmenlerin hali tarif edilemez. Bunlar bütün dünyanın reddettiği vatansız insanlar, çoğu kadın ve çocuk; Yunanca konuşamıyorlar; oradan oraya hayvan gibi güdülüyorlar; ıslak çukurlara, mezbeleliklere dolduruluyorlar; yemek kıt, yakıt kıt, su kıt, yatak, giysi yok; soğuk altında öylesine aç ve hasta bekleşiyorlar’.

Göçmenler arasında tifüs ve çiçek salgınının doruğa ulaştığı, kirli bir keçi postuyla örtülmüş şekilde tek bir yatakta 3-4 hastanın yatırıldığı ve hemşirelerin bile hastaneleri terk ettiği günlerde çalışmaya devam edince ‘kadın peygamber’ ilan edilen Oregonlu doktor Marian Cruikshank ise anılarında restoran kapılarında dilenen göçmen çocukların düştüğü durum için mübadelenin mimarlarına sitem etmişse de sesini duyan olmamıştır. Savaştan çıkmış yoksul Türkiye ve Yunanistan’ın göçmen kitlelerinin ‘acil yardım’ dışında eğitim, istihdam ve barınma gibi sorunlarını karşılamakta zorluk çektiği de ortadadır. Mübadelenin fikir babası olup tüm ahlaki sorumluluğunu da üstlenen Nansen ‘zaten kendiliğinden çok kötü şartlarda gerçekleşen nüfus değişimine’ düzen getirmeye çalıştığı şeklinde kendini savunmuştur.

Karadenizli Rum ailelerden birisi, 1918

Milliyetler Cemiyeti’nin Göçmenler Yüksek Komisyonu’nun Yakındoğu göçmenlerine yardım yetkilisi olmasına ve 50 bin sterlin hedefli bir yardım toplama kampanyası düzenlemesine karşın ancak 19.200 sterlin toplanabilmiş bu para da Türk ve Yunanlılar dışında Bolşevik yönetiminden kaçan Beyaz Rus göçmenlere de yardım için kullanılmıştır. Göçmenlere acil yardım için 2.6 milyon dolar ayıran Amerikan hükümet ve Kızılhaç’ı zaten kendisi trajedi olan mübadelenin daha dramatik sonuçları olmasını önlemişse de topladığı bağışların azaldığını gören ve dünyanın diğer yerlerindeki görevlerini aksattığını düşünen Kızılhaç Yunanistan’ı terk etmek için gün saymış, yine de Dışişleri Bakanlığı’nın baskısıyla beslenme merkezlerini kapattığı 1923 yazına dek faal olarak çalışmıştır. 1 Mart 1923 günü itibariyle Yunanistan’a resmi yollarla gelen 1.060.000 Rum göçmenden 860 bininin hiç parası olmadığı gibi nüfusu artan Yunanistan’ın yeni gelenleri asgari şartlarda doyurabilmek için yılda 230 bin ek tahıl ekmesi ya da ithal etmesi gerekmiştir. Amerika, sözde 50 milyon dolar kredi imkânı sunmuşsa da ancak 15 milyon ödeyerek Yunanistan’ın içinde bulunduğu şartlardan ‘siyasi ve ekonomik fayda sağlama amacını’ açığa çıkarırken, Fransa ve İtalya ise Yunanistan’a yapılacak yardımların bu ülkeyi güçlendirip yeniden askeri maceralara sokabileceğini açıkça ifade ederek yardıma karşı çıkmışlardır. Finans krizini çözmek amacıyla 1. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu’nda diplomat olarak görev yapmış ve Venizelos’a olan hayranlığını hiç gizlememiş bir Alman Yahudisi olan Henry Morgenthau savaş sonrasında Avrupalıların da onayıyla Amerikan finans çevreleri ile Yunanistan arasında arabuluculuk yapmakla görevlendirilmiş o da yeni finans kaynakları ayarlamanın ötesinde mübadelenin hızlanması ve Makedonya’da yaşayan Müslümanların biran önce Türkiye’ye gönderilerek 40 bin kadar ev ve tarlanın Rum göçmenlere verilmesi konusunda görüş bildirmiştir.

Selanik limanına balık istifi gönderilen Rumların yerine kuzey Yunanistanlı Müslümanlar Anadolu’ya gönderilmişlerse de 1912-22 arasını nispeten barış içerisinde geçiren bu insanlar, özellikle de Giritliler ve Vaalades (Βαλαάδες) olarak adlandırılıp, ana dili Yunanca olan dahası ‘Yunan kanı taşıdıklarından Yunanlıların bile şüphe etmediği’ Müslüman topluluklara neden anavatanlarını terk edip, Türkiye’ye gitmeleri gerektiğini anlatmak kolay olmamıştır.

Savaş sırasında varını yoğunu geride bırakarak hastalık dolu gemilerde Yunanistan’a ulaşan Anadolu Rumlarından farklı olarak nispeten iyi şartlarda hatta kâğıt üzerinde büyükbaş hayvanlarını dahi Anadolu’ya götürebilme hakkı (gerçi çoğu köylünün hayvanı çalınmış ya da değerinden ucuza elinden çıkarmak zorunda bırakılmıştır) tanınarak evlerini terk eden Müslümanların yolculukları sırasında benzer sıkıntılar yaşanmıştır. Anadolu Rumları, Yunanistan’a hiçbir şey almadan gönderildiklerini buna karşın Müslümanların yanlarına altınlarını hatta hayvanlarını alma imkânları bulunduğundan şikâyet edince hava iyi gerilmiş, bunun üzerine çoğu tarımcı olan mübadillerin 1924 ilkbaharında tarlalarını ekebilmeleri için Müslümanların gönderilmesine 1923 Aralık ayında başlanmıştır.

Türklere oranla daha iyi eğitim almış, zanaatkârlık, hekimlik, ticaret ve hukuk konularında uzmanlaşmış (Erbab-ı sanat ve ticaret” olan Rum göçmenlerinin sayısı 800 bin kadardı), çalışkanlığıyla tanınmış Anadolu Rumlarının bilgi ve becerileriyle birlikte ülkeden ayrılması sanayileşememiş bir tarım ülkesi olan Türkiye’ye pahalıya patlamıştır. Mübadeleden 5 yıl sonra gerçekleştirilen 28 Ekim 1927 Genel Nüfus Sayımı sonuçlarına göre Trabzon Vilayetinde 64 Rum, 98 Ermeni, Giresun’da 2 Ermeni, Ordu’da 2 Rum ve 249 Ermeni kalmıştır. Türkiye Cumhuriyeti devletinin 1932’de aldığı bir dizi cezalandırıcı kanun, 1942 Varlık Vergisi uygulamaları, 6-7 Eylül 1955 pogromu ve 1964 yılında Kıbrıs olayları bahanesiyle Yunan pasaportlu bir kaç bin Rum’un sınır dışı edilmesiyle Türkiye toplam Rum nüfusunu 2 bin kişinin altına düşürmeyi başarmıştır. 1920’de Milli Misak sınırları içerisinde yer almasına karşın Yunanlılara terk edilmek zorunda kalınan, 1924’de 100 bin nüfusa sahip olan Batı Trakya Türkleri ise Yunanistan’ın AB’ye girmesine dek baskı altında yaşamalarına karşın nispeten varlıklarını korumayı başarmıştır. Türk, Pomak ve Çingenelerden oluşan Batı Trakya Müslümanlarının nüfusu aradan neredeyse 1 asır geçmesine karşın hala 100 bin civarındadır.

Yanlış yerde doğana BM onaylı çözüm:  Mübadele

Türk-Yunan mübadelesine giden sürecin başlangıç noktası 1821 Yunan isyanı

Mübadele ile Yunanistan’a gönderilen Eğinli Rumların Eğin’de (bugün Erzincan’In Kemaliye ilçesi)  çekilmiş son fotoğrafları.

olmuş, Yunanlı isyancılar bağımsızlıklarını kazandıktan sonra bile Osmanlı müdahaleleri için sürekli mazeret olabilecek 25 bin Müslüman soydaşını katletmiştir. Başta Bulgarlar olmak üzere Osmanlı’dan kopmak isteyen diğer Hristiyan Balkan devletlerince izlenen bu yöntem son olarak Jön Türkler tarafından ithal edilerek ödünçlenmiştir. Osmanlı’nın son milliyetçi grubu olan Jön Türkler İmparatorluk sınırları içerisinde kalan Hıristiyan azınlıkların Avrupa müdahaleleriyle neden-sonuç ilişkisini fark edip, Türklerin Anadolu’da ellerinde kalan son topraklarda bağımsız yaşamasının tek yolunun Ermeni, Bulgar, Süryani ve Rumlar gibi grupların göç etmesini sağlamak olduğunu anlamıştır. Böylece Türk yönetimi temelleri İttihat Terakki öncesinde atılan Anadolu’yu Hristiyansızlaştırma projesini devam ettirirken Yunanistan yakın zamanda ele geçirdiği Batı Trakya’yı Hristiyanlaştırmak için elinden geleni ardına koymamış, daha Lozan’da Batı Trakya’nın mübadele kapsamı içerisinde yer alıp almayacağı daha tartışılırken, Rum göçmenleri bölgeye yerleştirip bölge Müslümanlarını kitlesel göçe zorlamayı ihmal etmemiştir.

Yunanistan başbakanı Venizelos, mübadeleden birkaç yıl sonra 17 Haziran 1930 günü yaptığı parlamento konuşmasında ‘Türkiye’nin bizzat kendi yani yeni Türkiye, Osmanlı İmparatorluğu hakkında tek bir şey dahi duymak istememektedir. Cumhuriyet Türkiyesi homojen bir Türk milli devleti kurmaya çalışmaktadır. (1922’de yaşadığımız) Küçük Asya felaketinden sonra ve neredeyse Türkiye’deki bütün millettaşlarımızın Yunan topraklarına gelmesi (sonucunda), biz de zaten benzer bir işle uğraşıyoruz’ sözleriyle mübadelenin ulus devletlerin oluşumunda gelinen son aşama olduğunu açık sözlülükle itiraf etmiştir. Etnik ayrıştırmanın en çirkin ve yıkıcı sonucu olan mübadele Lozan’da onaylanınca Balkanlar’da her devletin bir etnik grup adına var olması kuralı kesinleşmiş, böylece ‘yanlış yerde doğmuş olana’ ata topraklarını terk etme dışında bir seçenek sunmayan politik bir çözüm yöntemi olarak -üstelik Milletler Cemiyeti tarafından da onayıyla- meşruiyet kazanmıştır. 2. Dünya Savaşı sırasında Almanya ile İtalya arasında belli bölgeler için mübadele pazarlığı yapılmış, savaştan sonra da 12 milyon sivil Alman Doğu Avrupa’dan kovularak Almanya’ya yollanmış, 1948’de Arap-İsrail savaşları sonucunda kısmen uygulanmış hatta İsrail aşırı sağı tarafından günümüz de de uygulanması teklif edilmiş, 1990’larda Bosna’da tüm dünyanın gözü önünde etnik temizlik yapılırken Avrupa’da istikrar arayan Batılı diplomatlarca yine günü kurtaran bir çözüm olarak düşünmüştür. Bu gibi örnekler emperyal bir gücün yok olma aşamasına geldiğinde ya da savaşlar sonrasında yeni jeopolitik dengelerin ortaya çıkması sürecinde kitlesel nüfus değişimlerinin dünya siyaseti açısından hala çekici birer seçenek olarak görüldüğünü ortaya koymaktadır.

Kaynakça

Aktar, Ayhan. Varlık Vergisi ve Türkleştirme Politikaları. İstanbul: İletişim Yayınları, 2002. s. 22-23

Arı, Kemal. Büyük Mübadele Türkiye’ye Zorunlu Göç 1923-1925. 3. Baskı. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları,  2003. s.

Clark, Bruce. İki kere Yabancı. Çev. Müfide Pekin. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2008.s. 109-110, 165-69, 175-76

Hür, Ayşe. “Trabzon’un Etnik Tarihine Bir Bakış”. İçinde: Trabzon’u Anlamak. 2. Baskı. İstanbul: İletişim Yayınları,2010. s. 169

Kara, Bülent. “Dramatik Bir Huzur Mücadelesi: Mübadele”. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi. 5.1 (2005): 187-198

Keyder, Çağlar. Dünya Ekonomisi İçinde Türkiye (1923-1929). Ankara: Yurt Yayınları, 1982. s. 38

Ladas, Stephen P. The Exchange of Minorities Bulgaria, Greece and Turkey. New York: The Macmillan Company, 1932, 1952. s. 341

Lovejoy, Esther Pohl. Certain Samaritans. New York: The Macmillan company, 1927

Oran, Baskın. Türk-Yunan ilişkilerinde Batı Trakya Sorunu. Ankara: Mülkiyeliler Birliği Vakfı Yayınları, 1986. s. 66

Öztürk, Özhan. Pontus: Antikçağ’dan Günümüze Karadeniz’in Etnik ve Siyasi Tarihi. Nika Yayınevi (3. Baskı) Ankara, 2016

Türkiye Cumhuriyeti Başvekalet İstatistik Umum Müdürlüğü 28 Teşrinievlel 1927 Umumi Nüfus tahriri. (Ankara, 1929): II, 179-181

Yerasimos, Stefanos. Milliyetler ve Sınırlar Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu. Çev. Şirin Tekeli. 2. Baskı. İstanbul: İletişim Yayınları, 1995. s. 36

1923 Mübadelesi öncesi Karadeniz Bölgesinde yaşayan 1. Kuşak mübadil Rumlardan derlenen kemençe ve tulum eşliğinde Karadeniz türkü ve horonlar

Takip, tavsiye ya da beğeni için