Atlantis, binlerce yıldır gizemi çözülemeyen kayıp kıta ve uygarlık tarihinin en uzun soluklu bilmecesi… 9 bin 500 yıl önce bir gece içerisinde deprem veya yanardağ patlaması sonucu denizin sularına gömülen zamanının en gelişmiş uygarlığı Atlantis’in unutulmuş bölük pörçük öyküsünü 2.300 yıl önce aklımıza düşüren Platon’un anlatısının gerçek mi yoksa bizzat filozofun devlet ideasını güçlendirmek için diyalogları için yarattığı bir darbı mesel mi olduğu asırlardır hararetle tartışılıp modern insanın zihnini meşgul eden bir fenomen olmaya devam etmektedir.

Antik Çağ boyunca tarihsel bir gerçekten çok edebi bir kurgu olarak algılanmasına, varlığına dair başka tanıklık hatta çağlar boyunca somut hiçbir veri elde edilememesine karşın inançlı Atlantis taraftarlarının sayısı modern çağda hızla artmıştır. New Age dinleri, alternatif tarihçiler, psişikler hatta ilk ve eşsiz vatanlarını arayan ırkçı teorisyenler tarafından kutsiyet arz edercesine benimsenip, neredeyse tümü gayrı bilimsel sayısız çalışmanın konusu da olan ‘Atlantoloji’ ciddi akademisyenlerce üniversitelerden aforoz edilmiş,   dolayısıyla günümüze ölü doğan bir bilim dalı olarak ulaşmıştır. İnsanların hoşlarına giden bir şeyi kanıtlamak için aklı ne denli zorlayabildikleri, dahası bu tip çalışmaların geniş kitlelerce hayret verecek denli kabul gördüğü dikkate alındığında, gerçek veya kurgu olsun Atlantis söylencesi ve ütopyasının insanoğlunun düşünce evriminde önemli bir mihenk taşı olduğu ve sadece bu yüzden bile olsa önyargısız bir değerlendirmeyi hak ettiği düşünülmelidir. Çağımızda bile Akdeniz ve Atlantik Okyanusu gibi çok sayıda mevkide kayıp bir ada-cennetin gömülü olduğuna dair güçlü duygular uyandırabilen bu söylencenin gerçekliğini sorgulamak için öncelikle yegâne yazılı kaynağını doğru analiz ederek işe başlamak gerekmektedir.

Platon’un Atlantis’i

Atlantis’in hazin ve politik bir ders vermeyi amaçladığı anlaşılan öyküsü büyük düşünür Platon’un (MÖ 427–347) MÖ 359 yılında Sicilya’dan Atina’ya döndükten sonra MÖ 351’de 81 yaşında ölene dek geçen süre içerisinde yazdığı Kritias (Κριτιας) ve Timaeus (Τιμαιος) adlı diyaloglarında (Kritias 113C–121C ve Timaeus 23D–25D) bazılarının gerçek olmadığı sanılan karakterler arasındaki tartışmalarda geçmektedir. İlk kitapta Platon’un akrabası Kritias hikâyeyi büyükbabası Dropides’ten duyduğunu onun da babası Solon’dan (MÖ 638-559) öğrendiğini kaydetmektedir. Platon’a göre Solon öyküyü MÖ 590 tarihinde gerçekleştirdiği Mısır seyahati sırasında Sais kentindeki tapınaklardan birinde bir rahipten dinlemiştir. Rahibe göre Atlantis (Ἀτλαντὶς νῆσος ‘Atlas’ın Adası’) Atlantik’te Akdeniz ile Atlas Okyanusu’nu ayıran Cebelitarık Boğazı yani Herkül Sütunlarının (Ηράκλειες Στήλες) önünde yer alan yüksek bir medeniyet ve deniz gücüne sahip, Libya ve Asya’nın toplamından büyük bir adaydı. Soyları deniz tanrısı Poseidon’a dayanan Atlantisliler Avrupa ve Afrika kıyılarında da ticari ve askeri hâkimiyet kurmayı başarmış hatta Atina’yı dahi işgale kalkışmış bir deniz gücü olup, 9 bin yıl önce bir gün ve gece içerisinde yok olmuştu. Kritias tanrıça Athena’nın yeryüzünün yaratılışından sonra askeri oligarşi ile yönetilen Atina kentini nasıl kurduğunu anlatırken Platon’un ‘Devlet’ kitabındaki tezlere uygun göndermeler yapmış, Athena’nın Atina’sı ile Poseidon’un Atlantis’ini kıyaslamıştır. Platon, bir yeryüzü cenneti olarak tasvir ettiği Atlantis hakkında detaylı bilgi vermiştir: Kıyı şeridinin ardından uzanan bereketli ovalar, birbirinden iç içe geçmiş dairesel kanallarla

Athanasius Kircher’in 1665’de yayımlanan ilk Atlantis haritası

ayrılmakta tüm bu kanalları birbirine bağlayan dik bir kanal ise 700 km uzunluğundaki adanın ortasındaki başkente dek uzanmaktaydı. Başta orikalk (ορειχαλχος ‘dağ bakırı’) olmak üzere değerli metaller ve fildişi ile süslü olağanüstü yapıların bulunduğu başkentte yaşayan ilk kral Atlas’ın soyu yozlaşınca, Zeus bu halkı cezalandırmaya karar vermiş, diğer tanrılara kararını açıkladığı sırada diyalog sona ermiştir. Bundan sonraki süreci yani adanın yıkımı ve halkının kaderini anlatması beklenen 3. Kitap ise ya hiç yazılmamış ya da günümüze ulaşmamıştır. Platon, güçlü bir ordu ile donanması, doğal besin ve maden kaynakları ile çevre ülkelerle ticaret yapan bir refah toplumu olduğu anlaşılan üstün Bronz Çağ medeniyeti Atlantis’in yaratılışı hakkında da bilgi vermiştir: Olympos tanrıları dünyayı şekillendirirken deniz tanrısı Poseidon adayı kendine ayırmış, en büyüğü Atlas olan oğulları babalarının topraklarında onun kurallarına göre yaşamışlardır. Zamanla ahlaken çürüyen Atlantis toplumu artan refah ve gücünü kötüye kullanınca tanrılar tarafından denizin dibine batırılarak cezalandırılmışlardır.

Diğer Yazarlar

Antik Çağ boyunca Atlantis tarihsel bir gerçek olarak düşünülmekten çok edebi bir kurgu olarak kabul görülmüşse de Platon’dan önce kayıp bir kıtadan bahseden bir başka yazarın olmayışı onun Atlantis söylencesini orijinal kılmaktadır. Strabon (Geographica II, 102; II.3.6-7; XIII, 598), Plutarch’ın (Solon 32. 1-2) ve MS 2. Yüzyılda Tertullian (de Pallio II.3) tarafından gerçekmişçesine anılan Atlantis’in halkının

Miken uygarlığı, Platon zamanında bilinmiyordu

Galya (Kelt) halkının atası olabileceği tarafından ileri sürmüş, Posidonius (MÖ 135-51) ve Ammianus Marcellinus (MS 330-400) efsanenin gerçekliğini vurgulamışlardır. Ayrıca 700 yıl kadar sonra Platon’un Timaeus diyaloğunu 5. Yüzyılda yorumlayan Proclus Lycaeus (76.1-10) Mısır sütunlarında Atlantis’ten bahsedildiğine dair başka tanıklıkları kaydetmişse de günümüze ulaşan hiyerogliflerin çözümlenmesi sırasında bu tür bir kayda ulaşılamaması bulunamaması bu desteğe şaibe düşürmektedir. Ayrıca Atina’da en azından – Platon’un doğumundan çok önce- MÖ 566 yılı ile MS 3. Yüzyıl  arasında tanrıça Athena onuruna  -kent halkını Poseidon’un soyundan (Atlantisliler ?) korumasına şükran olarak- düzenlenen Panathenaia festivalinin Atlantis’in varlığının folklorik izlerinden birisi olarak yaşatıldığı da ileri sürülmüştür. Amerika’nın keşfinden sonra başta 1553’de Gomara ve 1561’de Guillaume de Postel gibi pek çok kişi Atlantis’in Amerika kıtası olduğunu 16. Yüzyılda Avustralya’nın keşfinden Terra Australis olduğunu dile getirmiştir. 1626’da Francis Bacon hayalî bir toplumu ele aldığı “Yeni Atlantis” adlı romanı dikkat çekici olmakla birlikte kayıp kıtanın adını anmaktan başka bilgi vermemiştir.

1644’de Athanasius Kircher bilinen ilk Atlantis haritasını çizmiş olup onu Atlantik okyanusunun ortasında büyük bir kıta olarak konumlandırmıştır. 1870’de basılan Jules Verne’in “Denizler Altında 20 bin fersah” adlı romanında Kaptan Nemo’nun deniz yatağındaki kayıp kenti ziyareti çok sayıda yazar ve bilim adamının hayal gücünü kamçılayarak ilham vermiş olmalıdır. 2 yıl sonra Oera Linda adlı MÖ 2194-MS 803 tarihleri arasında geçen olayları anlatan Frizya dilinde yazılmış bir el yazması muhtemelen insanları işletmek ve muziplik amacıyla ortaya çıkmıştır. Bu kitapta Giritli yasa yapıcı Minos, Minno adlı Frizyalı bir deniz kralı olduğu, Atina devletini kuran Frizyalı bir prensesin kurduğu ve kadim vatan Atland hakkında bazı bilgiler yer almaktaydı. Bu ipe sapa gelmez kitap bir dönem Naziler sonrasında esoterik öğretiler tarafından ciddiye alınmış hatta Robert Scrutton’un 1977’de yayımlanan “Diğer Atlantis” ve 1979’da yayımlanan “Kayıp Atland’ın Sırları” çalışmalarının ilham kaynağı olmuştur.

Atlantis efsanesini tozlu raflardan indirip, zihnimize yeniden kazımakla kalmayıp aynı zaman da bugüne dek gündem de tutup, hararetli tartışmaların fitilini ateşleyen Amerikalı politikacı Ignatius Donnelly (1831-1901) 1882’de basılan “Atlantis: Tufan öncesi Dünya” (Atlantis: The Antediluvian World) adlı çalışmasıdır. Donnelly, Atlantislileri kendilerinden sonraki tüm medeniyetlerin özellikle gelişimini etkilemiş ileri teknoloji ve bilgelik sahibi süper bir uygarlık olarak tasvir etmiş, eski Mısır ve Kolomb öncesi Amerikan uygarlıkları arasındaki benzerliklerin (piramitler, güneş tapınımı, mumyalama, 363 günlük takvimlerini, Maya petroglifi-Mısır hiyeroglifi, tufan hikâyeleri gibi) ortak bir kültüre dayanması gerektiğini, tufan öncesinde iki kıta arasında yer alan Atlantis’in batışının ardından Mısır ve Amerikan uygarlıklarının yollarına ayrı ayrı devam ettiğini iddia etmiştir. Donnelly tezini hazırlarken zamanının bilimsel disiplinlerinden de fazlasıyla yararlanmış olup, sözgelimi yılan balıklarının yumurtlamak için Atlantik okyanusunu geçerek Avrupa’dan Sargasso Denizi’ne gitmesi Atlantis nehirlerinde edindikleri alışkanlığın devamı olması, Basklar ve Kanarya Adaları’nın yok edilen orijinal halkının, Venezüella civarında rastlanan yeşil gözlü ve nispeten beyaz tenli yerlilerin Atlantislilerin soyundan geldiği, İnkaların sakallı ve beyaz tenli (?) yaratıcı tanrısı Virakoça’nın Atlantis’ten ödünçlendiği, Maya ve Akdeniz dillerinin benzerliği gibi bugün bile bazıları taraftar bulan karmaşık teoriler yığını büyük ölçüde çürütülmüş olmasına karşın, çabucak kandırılabilen bir kamuoyunun hayal gücünü ateşlemiş, bir yandan Atlantoloji’nin temellerini atarken diğer yandan kalabalık bir hayran kitlesi oluşturmayı da başarmıştır.  Tolteklerin Quetzalcoatl, Mayaların Kukulkan adını verdiği Virakoça’nın adı yerel Quechua dilinde “denizin şişmanı”, “büyük deniz” anlamlarına gelmektedir. 1553’de konkistador Pedro Cieza de León’un ardından diğer İspanyol yazarların heykellerine bakarak beyaz tenli ve sakallı olarak rapor ettiği Virakoçça’nın bu özelliklere sahip olduğuna dair Amerikan efsanesinde hiçbir iz bulunmadığı tersine Quetzalcoatl’in hep siyah veya siyah-sarı yüzlü tasvir edildiği beyaz tanrı efsanesinin bir İspanyol yalanı veya aldanması olduğu ortaya çıkmıştır. Ayrıca Maya ve Akdeniz dilleri arasındaki benzerlik iddiası günümüzde tamamen çürütülmüştür. Donnelly, Maya hiyeroflifiyle yazılmış Troano (Madrit) Codex’i çevirmeye çalışırken –ki hiyeroglifleri doğru anlamadığı anlaşılmıştır- Mu adlı bir ülkenin yok olduğunu okumuş ve bu veriyi Atlantis ile birlikte değerlendirmeye de çalışmıştır. Maya hiyeroglifleriyle Çin, Japon ve Otomi dilleri arasında bazı bağlar olduğunu da iddia etmişse de bu iddiası da kesin olarak çürütülmüştür. Sonuçta Donnelly’nin Atlantis dâhil tüm kuramları bilimsel açıdan zayıf ve hiçbir akademisyence ciddiye alınmamış ancak psişik ve hayalperestleri etkileyebilmiştir.

Ekim 1912’de Troya’yı gün ışığına çıkaran Heinrich Schliemann’in torunu olduğunu iddia eden Paul Schliemann adlı –muzip ya da şöhret peşinde- birisinin The New York American gazetesinde “Tüm medeniyelerin kaynağı Atlantis’i nasıl buldum?” (How I Discovered Atlantis, the Source of All Civilization?) başlıklı bir makalesi yayınlanmıştır. Schliemann, makalede kendisine dedesinden bazı gizli dökümanlar, üzerinde “Atlantis kralı Kronos’tan” yazısı bulunan baykuş bağlı bir vazo, platin-gümüş alaşımlı Atlantis sikkeleri ile üzerinde Fenike dilinde “Şeffaf Duvarlar Tapınağında bulunmuş” yazılı bir metal plakanın miras kaldığını iddia etmiştir. Uluslararası sansasyon ve heyecan yaratan Schliemann Atlantis konulu yeni kanıtlar bulmak için dünya çapında bir seyahate çıkmış, son olarak Platun’un hikayesini destekleyen Maya ve Khalde belgeleri bulduğunu da iddia ettikten sonra ortadan kaybolmuştur.

Atlantis, the Lost Continent (Atlantis, Kayıp Kıta) filmin afişi

Teozofi ve Teozofi Topluluğu’nun kurucusu ve New Age akımının anası olarak kabul bilinen Viktorya döneminin ilginç karakterlerinden medyum – psişik Helena Petrovna (Madame) Blavatsky (1831-1891) Atlantis efsanesini doğaüstü ve ruhani bir atmosferde yeniden ele almakla kalmamış, Atlantislilerin maddi ve ruhani bilimlerin beşiğinde yaşadıklarını, insanoğluna öğrettikleriyle uygarlığın ve evrimin gelişiminde büyük pay sahibi olduklarını iddia ederek konuyu başka bir platforma

Anthony Hall, Joyce Taylor, John Dall, Bill Smith, Edward Platt ve Frank DeKova’nın oynadığı George Pal tarafından yönetilen 1961 yapımı MGM Stüdyolarının Atlantis, the Lost Continent (Atlantis, Kayıp Kıta) filmin afişi

taşımıştır. Bu dönemden itibaren Atlantis, ufoloji, astroloji, büyü ve mistizmin bir parçası olarak ele alınıp, bir çeşit Cennet bahçesi olarak tasvir edilmeye başlanmıştır.

Amerikalı yarı-peygamber ve hipnotik tedavi konusunda iddialı bir şifacı olan Edgar Cayce’in (1877–1945) hipnoz seansları sırasında gördüğü vahiyleri açıklamasının ardından gerçekleştirilen Atlantis konulu çalışmalar daha çok bilim-kurgunun alanına girerek popüler kültürün parçası haline gelmiştir. Açıklamalarından Platon’un diyaloglarını bile okumadığı sanılan Cayce, Atlantislilerin bilim ve teknoloji konusunda bugünkü insan uygarlığından bile ileride, nükleer enerji ve uçuşun sırlarını çözmüş üstün bir uygarlık olduğunu ve MÖ 28-10 bin yılları arasında 3 ayrı nükleer patlama sonucu yok olduklarını iddia etmiştir. Cayce’in teorilerinin bilimsel açıdan ciddiye alınır yanı olmamakla birlikte ‘elindeki gücü kötüye kullandığı için yok olan uygarlık’ tezi zamanın büyük güçlerine (ABD, Almanya, SSCB) uyarı olması dâhilinde sembolik bir uyarı olarak da düşünülmelidir.

1920-30’lu yıllar boyunca Avrupa’da yükselen ırkçı ideolojilere paralele olarak insanlık tarihi alternatif bir vizyonla ele alınmış, Atlantis miti ise Nordik Aryenlerin kayıp anavatanı Atland olarak Faşist ütopyaların merkezine oturtulmuştur. Yukarıda bahsi geçen sahte yazma ‘Oera Linda’ kitabı 1922’de Hollandalı filolog Herman Wirth tarafından yeniden yayınlandıktan sonra 1933’de “Die Ura Linda Chronik” adıyla Almanca’ya çevrilmiş ve önce Nordik İncil, 4 Mayıs 1934’de Berlin Üniversitesi’nde düzenlenen bir panelden sonra Nazi ideoloji ve okültizmi ile uyumlu bulunduktan sonra ise ‘Himmler’in İncili’ adıyla ünlenmiştir.

Mevki teorileri

Günümüzde Atlantik Okyanusu’nda yapılan oşinografik etütlerde batık bir kıtanın izine rastlanmadığı gibi okyanusu kuzey-güney yönünde ikiye ayıran 12.500 mil uzunluğundaki Orta Atlantik dağ kuşağının batık Atlantis kıtasının bir parçasını

MÖ 1520’de Kalliste (Thera veya Santorini) adasındaki depremin yıkımına şahit olan yerler (Marketou, 1990)

içermeleri durumunda batıyor olmaları gerekirken tersine Azor adaları ile birlikte su yüzüne yükselemeye devam ettikleri anlaşılmıştır. Bu keşif Atlantik’te kayıp bir kıta bulmayı umanların şevkini kırarken öykünün Mısırlı rahiplerden Platon’a aktarımı sırasında yanlış anlama ve çeviriler yapılabileceğine yorularak öykü yeniden analiz edilmiştir. 

Eski Mısırlılar her ne kadar papirüsten inşa ettikleri basit teknelerle denize açılmış olsalar da denizci bir ulus olmadıkları gibi, navigasyon ve coğrafya bilgileri Giritli ve Fenikelilerden öğrendikleriyle sınırlıydı. 1913 yılında İrlandalı bilim insanı K. T. Frost ardından 1917’de S. Balch Mısırlıların coğrafya bilgisi sorunlarının yanı sıra, Giritlilere eski Mısırlıların “sütun insanları” anlamına gelen Keftiu demelerini, denizci Minosluların Bronz Çağ’ın en üstün ve zengin uygarlığı olmalarının yanı sıra boğa kültüne dair pek çok arkeolojik bulgunun elde edilmesi gibi pek çok ayrıntıyı değerlendirip, Girit adasının Atlantis olabileceğini ileri sürmüştür. Sir Arthur Evans’ın 1900’de Girit’te yer alan Knossos’tan Batı’nın ilk ve en gelişmiş uygarlığının saklı olduğu Minos yerleşimini keşfetmesinin ardından denizcilik, mimari, şehir planlamacılığı ve ticaret konusunda çağının çok ilerisinde olduğu anlaşan bu halk ister istemez Atlantis ile özdeşleştirilmiştir. Ayrıca 100 yıl kadar öncesine dek modern toplum bir yana Platon’un yaşadığı çağda yani Klasik Yunan’da da kimse Minos uygarlığı ile Knossos, Phaestos ve Haghia Triada gibi geçmişin ihtişamlı Minos kentlerinden haberdar değildi. 1939 yılında Antiquities adlı dergide Spryidon Marinatos imzalı bir makalede Minos uygarlığının yok oluşu ile Santorini patlaması arasında bir bağ olabileceğini iddia etmiş, 1967’de P. B. S. Andrews’de teoriyi geliştirip, olgunlaştırınca Atlantis bilmecesinin çözümü yolunda önemli bir adım atılmıştır.

1960 yılında Yunanlı sismolog Angelos Galanopoulos antik Thera adasının (modern Santorini) Minos uygarlığının kültürel ve siyasi merkezlerinden biri olmasına karşın MÖ 1640 civarında gerçekleşen bir volkan patlaması sonucu önemli ölçüde zarar gördüğünü ve –boyutlar hariç- Platon’un tarif ettiği formda olduğunu bildirerek teoriyi doğrulamıştır. Oşinografik etütlerde Santorini yanardağının tefrasının adadan 87 km uzakta 3 bin metre derinlikte ve yaklaşık 2 metre kalınlığında bulunması volkan patlamasının şiddeti hakkında bilgi vermektedir. Yanardağın küllerinin Mısır kıyılarına hatta tüm Doğu Akdeniz’e yayılmasının yanı sıra, Girit limanları da tsunamiler tarafından vurulmuş olmalıdır ki bu durumda Minos donanması ve ticari yaşamının önemli ölçüde çökmesi beklenmelidir. Alıştıkları ticaret gemilerinin ziyareti ansızın sonlanmasının yanı sıra, etrafı kaplayan kül bulutları, gelgitler ve denizcilerin yaydığı uzak diyarlarda bir batık ada söylencesi Mısırlı rahiplerin Solon’a aktardığı Atlantis mitinin omurgasını oluşturmuş olabilir. Eski Ahit’te bahsi geçen Mısır’ın 10 afetinin de bu felaketle ilişkili olabileceği, gökten kül yağması sırasında yaşanan doğa olayları bu afetlere sebep olmuş hatta tsunami sonrası yaşanması muhtemel gelgitin de denizin ikiye ayrılması olarak algılandığı iddia edilmiştir.

MÖ 10. yüzyılda İspanya’nın güneyinde, Cebelitarık Boğazı’nın ötesinde, Strabon (3.1.9; 3.2.11) ve Pausanias’a göre (6.19.3) antik Baetis nehri ağzında kurulan, Herodot (4.152) ve Diodorus’a (5.35.4) göre kral Arganthonios tarafından yönetilen ve gümüş madeni sayesinde zenginleşen önemli bir ticaret kenti olan Tartessos (Ταρτησσός) –muhtemelen bir sel baskını ile- yok olmuş, MÖ 6. yüzyıl sonrası kaynaklarda adına bir daha rastlanmamıştır. MÖ 7. Yüzyılda Asur kralı Asarhaddon dönemi kitabelerde ve Sardinya adasında bulunup MÖ 800’lere tarihlenen Fenike yazıtı Nora taşında bahsi geçen Tarşiş devletinin de aynı yerleşim olduğu sanılmaktadır. 16. yüzyılda İspanyol yazar Juan de Mariana ve Hollandalı yazar Johannes van Gorp ile 1673’de Jose Pellicer de Ossau y Tovar Atlantis’in başkentinin Doñana bataklığı olduğunu, 1919’da ise Juan Fernández Amador muhtemel mevkinin tam olarak ‘Marismas de Hinojo’ olduğunu iddia etmiştir. 1922’de Alman yazar Dr Adolfo Schulten, Cadiz yakınlarındaki bazı kanal ve kalıntıları da delil göstererek aynı iddiaları tekrarlarken, 1923’de W.A. Oldfather, 2004’de Rainer W. Kühne, 2005’de ise Alman araştırmacı Werner Wickboldt, Atlantislileri meçhul Deniz Kavimleri ile özdeşleştirerek Tartessos’un demir çağında Atlantis’in yıkıntıları üzerine kurulduğunu iddia etmiştir.  9-14 Temmuz 2006 ve Ağustos-Eylül 2009 tarihlerinde Doñana Milli Parkında çalışan arkeolog, jeolog ve tarihçilerden oluşan karma bir ekip dairesel ve dikdörtgen formunda insan yapımı yıkıntılar bulunduğunu rapor ederken, Mart 2011’de Hartford Üniversitesinden Richard Freund liderliğindeki bir ekip bu mevkinin Atlantis olduğuna dair güçlü ipuçları yakaladıklarını iddia etmiştir.

2001’de Fransız jeolog Jacques Collina-Girard palaeolitik halkların göç yollarını araştırırken Cebelitarık Boğazı’nın batısında su seviyesinin hemen altında batık bir ada keşfetmiştir. Buz Çağı sırasında yaklaşık 11 bin 400 yıl önce sulara gömülen bu adaya Spartel Kıyısı adı verilmiş hatta Marc-André Gutscher tarafından yapılan incelemelerde dev bir tsunami ve depremler yüzünden battığı anlaşılmışsa da bir zamanlar üzerinde yerleşim olduğuna dair bir kanıt bulunamamıştır.

Alman araştırmacılar Siegfried ve Christian Schoppe 2004 yılında, 1997’de William Ryan ve Walter Pitman’ın 1997’de yayınladığı ve MÖ 5500 öncesinde bir tatlı su gölü olan Karadeniz’in İstanbul Boğazı’nın açılmasıyla birden bire Akdeniz’in tuzlu suyuyla dolması yüzünden büyük miktarda kara kitlesinin sular altında kalması şeklinde gerçekleşen Karadeniz Tufanı teorisini baz alarak çok sayıda kıyı yerleşimin sulara gömüldüğünü dolayısıyla Atlantis efsanesinin tıpkı Nuh Tufanı gibi bu olayın ile bağlantılı olduğunu iddia etmektedir.  Araştırmacılara göre Herkül Sütunları Cebelitarık boğazını değil Çanakkale ve İstanbul boğazları, orikalk Bronz Çağ’da para yerine kullanılan obsidyen taşı, Atlantis ise Karadeniz’in ta kendisi idi. Dahası Mısır hiyerogliflerinde “ada” ve “yabancı ülke”nin aynı anlama geldiğine ve Mısır firavunu III. Thutmosis’in MÖ 1200’lerde geldiği bölgede 120 fil öldürdüğü gibi detaylara dikkat çekerek teorilerini doğrulamak istemişlerdir. Umur, tarafından derlenen ve Trabzon folklorunda İstanbul Boğazı açılmadan önce mamur bir şehir olan, süt ihtiyacı yaylalardan borularla akıtılarak temin edilen –Of civarındaki- Ancomah’ın boğazın açılması üzerine suların çekilmesiyle denizle ilişkisi kesilince harap olmasını anlatan ilginç bir öykü Atlantis mitini hatırlatır olmakla birlikte Karadeniz’in taştığını değil tersini iddia etmektedir.

1928’de Taylor, 1930’da Frutiger, 1980’da Forsythe,1985’de Giovannini, 1998’de Ellis, 2005’de Dora Katsonopoulou ve Steven Soter, MÖ 373’de henüz Platon hayattayken deprem ve tsunami ile sulara gömülen Korith körfezindeki Yunan kenti Helike’nin öyküsünün ünlü filozofa esin kaynağı olabileceğini dolayısıyla Atlanis efsanesinin tamamen felsefi bir kurgu olduğunu iddia etmiştir. Plutarch’ın anlattığı bir öykü (Dion 5.2) bu tezi destekler niteliktedir: Syracuse tiranı I. Dionysius MÖ 388’de sarayına kendisine danışmanlık için gelen Platon’dan kurtulmak isteyince Spartalı amiral Pollis’ten yardım istemiş o da filozofu yakalayıp, Aegina pazarında köle olarak satışa çıkarmıştır. Diogenes Laertius’a göre (3.19) Kyreneli Anniceris Platon’u pazarda görünce tanımış, özgürlüğünün bedelini ödeyerek Atina’ya geri göndermiştir.  Bu olaydan 15 yıl sonra gerçekleşen felaket sırasında Helike limanında demirli olan Sparta gemileri batarken amiral Pollis’in de öldüğü sanılmaktadır ki Platon’un kendisini esir olarak satan kişinin ölümünü sembolik olarak kötü Atlantis’in yok olması olarak tasvir etmesi de mümkündür.

Bunlar dışında Akdeniz civarında Kıbrıs, Sicilya, Troya, Sardinya, Malta, Azor

Herodot döneminde (MÖ 450) bilinen dünyanın sınırları

adaları,  Bahamalar, Bermuda Şeytan Üçgeni, Kanarya adaları, Kuzey İspanya, İrlanda, Büyük Britanya, Kuzey Denizi, Danimarka, Finlandiya, İsveç, Amerika kıtası, Bolivya, Meksika, Küba, Fas, İndonezya, Kuzey kutbu hatta Antartika oldukça zayıf bilimsel bulgular eşliğinde ya da sadece sezgiye dayanan tahminlerle kayıp ada Atlantis adayı olarak kamuoyuna sunulmuştur.

Santorini Atlantis olabilir mi?

Yaklaşık 3.500 yıl önce bir yanardağ patlaması ile merkezi sulara gömülen antik Kalliste adasının ortasında 6 mil genişliğinde su dolu krater civarında ise bugünkü Santorini adası açığa çıkmıştır. Sismologlara göre yer sarsıntısı, gökyüzü kararması ve tsunamiler eşliğinde gerçekleşen Santorini yanardağının patlaması tarihte bilinen en önemli felaketlerden birisi olup, Platon’un çağına dek sözlü gelenekte yaşatılmış olmalıdır. Bununla birlikte Santorini’yi Atlantis ile bire bir özdeşleştirmek ve Platon’un öyküsünün biricik kaynağı olduğunu söylemek zordur.

Linse’ye göre Santorini ile Atlantis öyküleri arasındaki benzerlikler şöyledir:

  1. Santorini tıpkı Atlantis gibi depremle suya gömülmüştür
  2. Yunan destan geleneğinde Santorini’yi de kapsayan Minos uygarlığı tıpkı Atlantisliler gibi Atina’nın düşmanıdır ve bir felaketle yok olmuşlardır.
  3. Minos uygarlığı Atlantisliler gibi denizci bir uygarlıktır.
  4. Minos uygarlığı tıpkı Atlantis gibi çağının en ileri teknoloji ve kültürüne sahiptir.
  5. Minos uygarlığı Atlantis gibi boğa tapımı kültüne sahiptir.

Santorini ile Atlantis öyküleri arasındaki farklılıklar şöyledir:

  1. Platon, Atlantis topraklarının Libya ile Asya’nın topraklarından daha büyük bir alan kapladığını bildirmiştir. Oysa Santorini deprem öncesinde topraklarının tamamı su üzerinde olduğu sırada bile orta ölçekli bir Ege adası büyüklüğündeydi. Bununla birlikte Santorini tezini savunan Atlantologlar, bu yanlışın Yunanca yazımı sırasında ortaya çıktığını eski Yunanca mezon “arasında” kelimesinin yanlışlıkla meson “arasında” yazıldığını yani metnin gerçekte Atlantis adasının Libya ile Asya arasında olduğundan bahsetmesi gerektiğini bildirmişlerdir. Ayrıca Santorini teorisine göre Atlantis bir ada değil en büyüğü Girit olan, Minos uygarlığının hüküm sürdüğü bir adalar topluluğudur.
  2. Platon, Atlantis adasının Herkül sütunlarının ötesinde veya önünde olduğunu kaydetmiştir ki ünlü filozofun hatta sonraları Strabon’un (Geographica 3. 5. 5) çağında Herkül sütunları Cebelitarık boğazı için kullanılmaktaydı yani bu durumda Atlantis’in Atlantik okyanusunda olduğu düşünülmektedir. Castleden gibi, Santorini tezini savunan Atlantologlar ise Solon’un öyküyü Mısırlılardan duyduğu dönemde yani MÖ 6. 7-Yüzyıllarda Yunan dünyasının çok daha küçük olduğunu, Yunan ana karasının en güney ucu olan Laconia körfezinin iki yakasında bulunan yarımadaların Herakles sütunları olarak adlandırıldığını iddia etmektedir. Platon’un bu ayrıntıyı bilse bile Yunan toplumunun değerlerini yabancı bir uygarlığa karşı yüceltmek isterken kötü ve yabancı olarak tanıttığı Atlantis’i Egedeki Yunan dünyasının uzağında bir yerlerde konumlandırmak istediği için düzeltme yapmadan kullanması da mümkündür. Eski Mısır’da bulunan ve MÖ 1200’lere tarihlenen Medinet Habu yazıtlarında Deniz Kavimlerinden bahsedilirken kuzeydeki, cennet sütunlarındaki adalardan gelen istilacılardan bahsedilmektedir ki kastedilenin Egedeki Yunan adaları olduğu da çok açıktır.

 Atlantis uygarlığı bahsi geçen deprem ile birlikte yok olmuştur oysa Mısır kayıtlarında Minos ile ticaretin devam ettiği görülmektedir. Bunun cevabı da hazırdır:  Santorini depremi ise adayı yaşanmaz hale getirmiş hatta Minos uygarlığının beşiği Girit limanlarını da önemli ölçüde tahrip etmiştir ama koca uygarlık 1 gün içinde çökmemiştir. Girit çöküş sürecine girmiş olsa da kalan gemileri bir süre daha rutin deniz ticaretine devam etmiş olmalıdır.

  1. Santorini patlamasını tarihi Platon’un verdiği rakam ile uyuşmamaktadır. Bunun da cevabı hazırdır: Galanopoulos’un da belirttiği gibi ya Solon, Mısır sayı sistemini yanlış çevirerek felaket tarihi için 900 yerine 9000 rakamını vermiş ya da Proto-Yunanca Linear B yazış sisteminde bin sayısı üzerinde dört kısa ışık çizgisi olan bir daire, yüz sayısı ise ışık çizgileri olmayan bir dairedir dolayısıyla karıştırılmış ya da yanlış okunmuşalrdır.

Platon’a ne kadar güvenebiliriz?

 

Platon’un diyaloglarını hangi koşullar altında ve ne amaçla yazdığı da konusu tartışmalı olduğu gibi Atlantis ile ilgili verdiği her detayın dördüncü ağızdan olması dolayısıyla tümüyle doğru olduğunu kabul etmek de güçtür. Atinalı entelektüellerin soru-cevap şeklinde gerçekleştirdiği felsefi tartışmaların kaydedildiği diyaloglarda Sokrat veya bizzat Platon’un tartışmaları somut hale getirmek için bazı öykülerin de uydurulduğu görülmekte, yazarın abartılı anlatım tarzı ister istemez Atlantis’in bunlardan birisi olabileceği akla gelmektedir.

Alman maceraperest Heinrich Schliemann (1822-1890) 1871’de Troya’yı keşfedene dek bilim adamlarının Homer’in İlyada destanının ve Miken kentlerinin tamamen hayal ürünü olduğuna inandığı akla getirildiğinde arkeolojinin bir gün Atlantis’in varlığından şüphe edenleri utandıracak delilleri gün ışığına çıkarmasını beklemenin de boş bir umut olmadığı ortadadır. Kur’an da bahsi geçen (Fecr suresi, 6-13) ve “Ad” adı verilen halkı güç ve refaha kavuşunca yozlaşan ticaret kenti –Kur’an’a göre yüksek sütunlar sahibi ve şehirler içerisinde bir başka benzeri olmayan-  İrem’in Arabistan kumları tarafından yutulduğu bilinmekteyse de henüz onun varlığına dair bir delil de bulunamamıştır. İlyada’nın Yunan halk ozanlarınca nesilden nesile aktarılan manzum bir destan olmasına karşın, İrem içinde kutsal kitap dışındaki folklorik birikime karşın Atlantis için Platon tek tanık durumundadır dahası anlatıdan efsaneyi asırlarca canlı tutanların da Yunan değil Mısırlı rahipler olduğu anlaşılmaktadır. Solon öyküyü Nil deltası üzerinde yer alan Sais kentindeki bir tapınakta tanrıça Neith’in rahiplerinden dinlemiş olsa bile Mısır dilinin gerek Yunanca’ya çevirirken kendisi gerekse Dropides ile Kritias’ın aktarırken hatta Platon’un yazıya geçirirken hata ya da edebi gereklerle bazı değişiklikler yapması mümkündür. Diyaloglardan Mısırlıların Atina’ya saldırdıkları ve Mısır’ı tehdit –belki de istila- ettikleri anlaşılsa da Mısır kaynaklarında bu savaş ve istilalardan bahsedilmediği gibi tıpkı Solon gibi Mısırlı rahiplerle konuşması olması muhtemel olan Herodot Tarih’in de Atlantis’in adını bile anmamaktadır. Arkeologlar pek çok batık ada ve harabe bulmuşlarsa da Platon’un anlattığı detaylara sahip hele ki 30 m derinlik ve 180 m genişliğe sahip kanallara sahip bir yerleşim henüz bulunamamıştır.

Sonuç

Atlantis bir zamanlar var olduysa bile öyküyü yaşatanların denizcilik yetenekleri sınırlı Mısırlılar olması yitik adanın mevkii konusunda verilen bilgilerin de sorgulanabilir olduğunu düşündürmektedir. Daha önemlisi Platon’un öyküyü tarihi bir sırrı ifşa etmekten çok Atlantis’in batışını kendi devlet, ahlak ve politik anlayışını güçlendirecek somut bir örnek olarak gördüğünden bu yüzden naklederken deforme ettiğinden şüphe edilmemelidir. Platon’un temel prensiplerini “Devlet” adlı çalışmasında verdiği ideal devlet kavramına en yakın kurumu inşa eden eski Atinalıların doğru yoldan saptıkları için tanrılar tarafından lanetlenen Atlantislileri yenmesi de öyküye muhtemelen Platon’un eklediği ayrıntılardan birisi olup, filozofun Atlantis’i Atina’nın antitezi olarak göstermeyi amaçladığı anlaşılmaktadır. Sonuç olarak Platon’un gerçekle kurguyu bir araya getirdiği Atlantis miti için, Akdeniz içinde var olmuş bir uygarlığın kötü kaderinden ilham aldığı anlaşılmaktadır ki bugünkü bilimsel veriler değerlendirildiğinde ilham kaynağı olmaya en yakın aday Santorini adası ve Minos (Miken) uygarlığıdır.

Kaynakça

ALLEN, Susan Heuck (1999). Finding the walls of Troy: Frank Calvert and Heinrich Schliemann at Hisarlík. University of California Press,  Berkeley. ISBN 0-520-20868-4

ANDREWS, P. B. S. (1967). larger than Africa and Asia?. İçinde: Greece and Rome 14 (1967) 76-79.

Atlantis’e Yolculuk (1989). İçinde: Reader Digest’ten Kainat’ın Sırları. Milliyet Yayınları. İstanbul, s 7-29

BALCH, E. S. (1917). Atlantis or Minoan Crete İçinde: The Geographical Review 3 (1917) 388-392

CASTLEDEN, Rodney (1998). Atlantis Destroyed. Routledge, Londra ve New York ISBN 0-415-16539-3

CAVEN, B. (1990). Dionysios I: War-Lord of Sicily. New Haven: Yale University Press.

COLLINA-GIRARD, Jacques (2001). L’Atlantide devant le détroit de Gibraltar? Mythe et géologie. İçinde: Comptes Rendus de l’Academie des Sciences (2a) 333 (2001) 233-240

ELLIS, R. (1998). Imagining Atlantis. New York: Alfred A. Knopf

FRIEDRICH, W.L. (1994). Feuer im Meer. Spektrum Akademischer Verlag, Heidelberg, Berlin, Oxford

FORSYTHE, P.Y. (1980). Atlantis: the Making of a Myth. Montreal: McGill – Queen’s University Press

FROST, K. T. (1913). The Critias and Minoan Crete. İçinde: Journal of Hellenic Studies 33 (1913) 189-206.

FRUTIGER, P. (1930). Les Mythes de Platon. Paris: Librairie Felix Alcan

GALANAPOULOS, Angelos G. (1960): On the Location and Size of Atlantis. İçinde: Praktika Akademia Athenai 35 (1960) 401-418

GALANAPOULOS, A.G &  BACON, E. (1969). Atlantis. The Truth behind the Legend. Nelson, Londra

GIOVANNINI, A. (1985). Peut-on demythifier l’Atlantide? Museum Helveticum 42, 151-156.

JOSEPH, Frank (2005). The Atlantis Encyclopedia. The Career Press, New Jersey.  ISBN 1-56414-795-9

LEVY, Joel (2006). Lost Histories: Exploring the World’s Most Famous Mysteries. Vision Paperbacks,  Londra. ISBN-13: 978-1-904132-93-6

LINSE, Pat. (2002). Atlantis: The Search for the Lost Continent. İçinde: The Skeptic: Encyclopedia of Pseudoscience. ABC-CLIO, Santa Barbara, California. 297-307

LUCE, J.V. (1969). The End of Atlantis – New Light on an Old Legend. Thames and Hudson, Londra

MARINATOS, Spyridon (1950). Peri ton Thrulon tes Atlantidos. İçinde: Kretica Chronica 4 (1950) 195-213.

MARKETOU, T. (1990). Santorini tephra from Rhodes and Kos: some chronological remarks based on the stratigraphy’, in Hardy and Renfrew (eds) 3, 100–13.

ÖZTÜRK, Özhan. Dünya Mitolojisi. Nika Yayınları. Ankara, 2016

RYAN, William B.& PITMAN, Walter C. (2000). Noah’s Flood: The new scientific discoveries about the event that changed history.  Simon & Schuster. ISBN 0-684-85920-3

SARMAST, R. (2006). Discovery of Atlantis: The Startling Case for the Island of Cyprus. Origin Press, California. ISBN 1579830129

SCHULTEN, A.(1922). Tartessos, Ein Beitrage zur ältestens Geschichte des Westens.Friederichsen, Hamburg

SHERMER, Michael. The Skeptic Encyclopedia of Pseudoscience. ABC-CLIO.Santa Barbara, 2002 ISBN 1-57607-653-9

SOTER, S.& D. KATSONOPOULOUlou & I. KOUKOUVELAS (2002). Archaeological Evidence of Earthquakes in the Area of Helike, Achaia, Greece, from the Early Bronze Age to Late Antiquity. Environmental Catastrophes and Recoveries in the Holocene. Brunel University, UK, Sept. 2002.

TAYLOR, A.E. (1928). A Commentary on Plato’s Timaeus. Oxford University Press

UMUR, H. (1949). Of ve Of Muharebeleri. İstanbul

WICKBOLT, Werner (2007). Locating the capital of Atlantis by strict observation of the text by Plato. İçinde: Proceedings of the International Conference on “The Atlantis Hypothesis: Searching for a Lost Land”(Milos island 2005). Atina. s. 517-524. ISBN 978-960-89882-1-7

YOUNG, David C.(2004). A Brief History of the Olympic Games. Blackwell Publishing, Oxford. ISBN 1-4051-1129-1

Linkler

Has the real lost city of Atlantis finally been found… buried under mud flats in Spain? 15 Mart 2011 (20 Ağustos 2011) http://www.dailymail.co.uk/sciencetech/article-1365824/Has-real-lost-city-Atlantis-finally–buried-mud-flats-Spain.html

The Archaeological Search for Tartessos-Tarshish-Atlantis and Other Human Settlements in the Donana National Park 7 Nisan 2011 (20 Ağustos 2011) http://www rxiv.org/pdf/1104.0035v1.pdf

http://www.black-sea-atlantis.com/ (21 Ağustos 2011)

Takip, tavsiye ya da beğeni için