Amaç: Bu makalenin amacı Nuh Tufanı gerçekliğini, nedenlerini, oluş şekli ve zamanını sorgulayan kişilere dini veya bilimsel kaynaklara dayalı cevaplar aramak olmayıp, Karadeniz Tufanı teorisi ile Gılgamış Destanı ve Nuh Tufanı arasındaki benzerlik ve farklılıkları özetlemek, bugüne dek ileri sürülen delilleri ve karşı görüşleri ortaya koyduktan sonra üzerine mitoloji ve tarihten yeni ya da pek bilinmeyen kaynaklar ışında kendi katkımla değerlendirmeye çalışmaktır.

Özet: Son Buluz çağı sonrasında MÖ 5600’lerde hızlı ısınma neticesinde buzulların erimesinin Akdeniz’in su seviyesini yükselmesi, o dönemde küçük bir tatlı su gölü olan Karadeniz ile arasında yer alan toprak setin yıkılmasıyla bugünkü İstanbul boğazının açıldığı Karadeniz’de birdenbire yükselen su seviyesinin Neolitik kıyı yerleşimlerini su altında bıraktığı iddia edilmektedir. Yaşam alanlarını terk ederek dünyanın dört bir yanına dağılan insanların yaşadıkları tufan öyküsünü nesiller boyu aktararak Gılgamış Destanı ve Nuh Tufanı gibi öykülere temel oluşmasına yol açtığı düşünülmektedir. Benim katkım bahsi geçen olayları derli toplu özetledikten sonra Gılgamış destanında bahsi geçen tufanın Karadeniz ile ilişkisini sorgulayacak ipuçlarını mitolojik kaynaklardan bulup tartışmaya katkıda bulunmaktan ibarettir.  

Karadeniz Tufanı teorisi nedir?

Columbia Üniversite’sinden iki Amerikalı deniz jeologu William Ryan ve Walter Pitman, 1996 yılında Buzul Çağı’nda şimdikinden 100 metre daha alçak seviyede ve bugünkünün üçte ikisi büyüklüğünde bulunan bir tatlı su gölü olan Karadeniz’in, Buzul Çağı’nın sonunda eriyen buzulların yükselttiği Akdeniz’in sel sularıyla kabarıp -aradaki Boğaziçi Vadisi’nde bir gedik açarak- MÖ 5600’lü yıllarda Karadeniz’e hızla boşalması sonucu bir tufanın meydana geldiğini iddia etmiştir.  Karadeniz Tufanı Teorisi adıyla bilinen iddiaya göre Erken Neolitik Dönemde gerçekleşen bu olay sonrasında Karadeniz kıyısında bulunan yaşam alanları hızla su altında kalan avcı toplayıcı ve çiftçi halklar Avrupa kıtasına ve diğer iç bölgelere göç etmek zorunda kalmıştır. Ryan ve Pitman teorilerini kamuoyuna açıkladıkları ilk günden 1996’dan bu yana,  daha ileri giderek Akdeniz’in Karadeniz’e taşmasının Nuh Tufanı efsanesinin de kaynağı olduğunu iddia etmiş ve teorilerini 1998 yılında “Nuh Tufanı” adıyla kitap olarak yayımlamıştır.

Karadeniz’den 1993 yılında toplanan karot örneklerinde bulunan deniz kabukları yaklaşık 7500 yıl önce tatlı sudan tuzlu suya geçiş olduğunu gösterdiği bilen (Major, 1994) Ryan ve Pitman derinlik ölçümü, deniz tabanından tortudan alınan karot örnekleri ve deniz kabuklarının yaş hesaplarını kullanarak, Akdeniz’den Karadeniz’e su geçişinin yavaş yavaş değil de, İstanbul Boğazı’ndaki toprak engelin birdenbire kırılması suretiyle çok hızlı gerçekleştiğini iddia ederek, yaklaşık 155.000 km2’lik bir kara parçasının 1 yıldan kısa bir sürede suyun altında kaldığı sonucuna varmıştır. Pitman’ın 1998 yılında Harvard Üniversitesi’nde verdiği bir konferansta iddiasını somutlaştırmak için günde 42 km3 tuzlu suyun Niagara Şelalesi’nin 200 katı bir kuvvetle Boğazı aşarak, iki deniz dengeleninceye kadar su seviyesi düşük olan Neoeuxine gölüne boşaldığını örneğini vermiştir. Böylece ilk olarak New York Times Gazetesi’nde John Noble Wilford imzasıyla 17 Kasım 1996 tarihinde yayınlanan ve o günden itibaren jeologlar, arkeologlar, oşinograflar, mitologlar hatta din adamlarının bile tükenmek bilmeyen bir iştahla tartıştığı “Karadeniz Tufanı Teorisi” akademik dünyanın sınırlarını aşan bir üne sahip olmuştur.

Tufan öncesi ve sonrası Karadeniz’in sınırları. Sinop D ve Khernessos A batıklarının mevkileri (Institute for Archaeological Oceanography, URI)

Ryan ve Pitman’ın ‘Karadeniz Tufanı’, Buzul Çağı sona ererken gerçekleşen çok sayıda sel baskınından bir tanesi olup, Pitman’ın hesaplarına göre su seviyesi günde 15 cm yükselirken, Karadeniz’in kuzeyindeki düzlük alanlarda yaşayanların hayatta kalabilmesi için günde en az 1 km geri çekilmesi gerekmekteydi. Kuzey Anadolu’da yaşayanlar ise arazinin eğimi ve yüksekliği yüzünden nispeten daha şanslıydı. Selin hızı, evlerin boşaltılması ve insanların bölgeyi terk etmesi için çok az zaman bırakmaktaydı. MÖ 5600 yılında Karadeniz’in eski sahil şeridinde yaşayan insanlara ait iz ve eşyaların, ‘sellerin anası’ adını verdiği Karadeniz tufanı sonrasında denizin altında bozulmadan kalmış olabileceğini düşünen sualtı arkeoloğu Bob Ballard, 2000 yılında Ryan ve Pitman’ın deniz yüzeyinin 150 metre altında olabileceğini söyledikleri antik kıyı şeridini Sinop açıklarında tespit ettiğini National Geographic Dergisinde şu sözlerle duyurmuştu:

“11 Temmuz’da keşif amaçlı bir dizi sonar çalışması için Sinop’un 30 km doğusundaki bir noktaya doğru yola koyulduk. Öğleden sonra asistanım Dwight Coleman, sonar monitöre bakmamı sağladı. Denizin altında daha önce gördüğüm hiçbir şeye benzemeyen dev bir yapbozun üzerinden geçiyorduk. Altımızdaki bu yapboz, bir kum setini andıran bir bölüm ve hemen ardında da kumsal dalga hareketleriyle biçimlenmiş bir tümsekle son buluyordu. Bu, oydu!”

National Geographic Topluluğu tarafından desteklenen Ballard’ın araştırmasında Kuzey Anadolu sahillerinden 18 km açıkta 95 m derinlikte keşfettiği iyi korunmuş insan yapımı eserlere rastlamasını Ryan “tezimizin hayret verici şekilde onaylanması” olarak sevinçle karşılamış “antik medeniyetler tarihini yeniden yazmak gerektiğini çünkü Karadeniz Tufanı öncesinde var olan sahillerde insanların yaşadığının kanıtlandığını” söylemiştir. Oşinograf Candace Major ile Jerry McManus’un deniz suyundaki uranyum parçalanmasının, su deveranı ve geçmişteki iklim sistemleri hakkında bilgi verdiğini bildirirken, Karadeniz hakkında çıkan sonuçlar teoriyi doğrular nitelikte olmuştur.

Karadeniz Tufanına karşı görüş ve eleştiriler

ABD’deki Avalon Uygulamalı Bilimler Enstitüsü’nde çalışan Valentino Yanko-Hombach ile Moskova Coğrafya Enstitüsü’nden Andrey Tchepalyga adlı iki Rus araştırmacı bu teoriye karşı çıkarak Hazar Denizi’nin sularını 14.000 yıl önce Karadeniz’e boşalttığını ve bu suretle Karadeniz’in su seviyesinin 1000 yıl içinde 80 metre yükseldiğini iddia etmiştir. Onlara göre Ryan ve Pitman’ın Tufanın Karadeniz havzasını birkaç yıl içinde doldurduğu iddiası doğru olmayıp, Akdeniz’in suları Karadeniz’i en çok 40 metre ve oldukça uzun bir süreçte yükseltmiş olmalıdır.

Newfoundland eyaletindeki Memorial Üniversitesi’nden Ali Aksu’nun başkanlık ettiği bir grup jeolog ise Marmara Denizi’nin dibinden alınan sismik görüntülere dayanarak böyle bir tufanın gerçekleşmediği tezini savunmuştur. 26 Temmuz 2003 ve 26 Temmuz 2003 tarihlerinde New Scientist Dergisinde çıkan haberlerde Aksu, Marmara Denizi’nin dibinden alınan sismik görüntülerde yüzeydeki katmanların altında Karadeniz’den gelen suların oluşturduğu 10.000 yıllık bir deltanın varlığı saptanmıştır. Akıntı 9000 yıl önce yön değiştirmiş ve bu tarihten itibaren Akdeniz’in suları Karadeniz’e akmaya başlamış, Karadeniz’deki tuzlu su kabuklularının ortaya çıkışı, ani bir su baskınıyla değil, Karadeniz’in tuzluluk derecesinin sürekli olarak yükselmesinin doğal sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Ryan’a göre Aksu, Karadeniz tabanının 350 metre altında neden 9000 yıllık kum birikintileri olduğunu açıklayamıyordu ve bu “plaj” kalıntıları, denizin deltayı oluşturduktan sonra kuruduğunu göstermekteydi.

Troya Projesi’nden Peter Jablonka ise, Baltık-İskandinav buz tabakasının eriyip Karadeniz’in su seviyesini Boğaziçi seviyesine çıkarmış olabileceğini Ryan’ın hesaba katmadığını bildirmiştir. Ona göre Karadeniz’in tatlı suyu önce Marmara Denizi’ne akmış daha sonra akış yönü değişmiş ve 35 metrelik Boğaz su seviyesi bugünkü seviyesine azar azar yükselmiştir.

Sonuç olarak Karadeniz Tufanı teorisine karşı çıkan bilim adamları şu hipotezleri ileri sürmüştür:

  1. Akdeniz ve Karadeniz’de ilk deniz organizmalarına sapropel (Oksijensiz koşullarda derin suda oluşan koyu renkli çökelti katmanı) çökeltiler içinde rastlanılması eş zamanlıdır.
  2. Deniz organizmaları sapropel çökeltilerde tüm derinliklerde benzerdir.
  3. Sahillerde MÖ 5600 tarihi öncesi çökelti tabakalarına sonar resimlerinde rastlanmamaktadır.
  4. Buzul Çağı’nın (Pleistosen) sonunda Karadeniz su seviyesi 100 metreye düşene dek kurumuştur.

Tufancılar ise iddialara karşı tezlerini şu gerekçelerle savunmaktadır:

  1. Karadeniz, Çanakkale Boğazı ve okyanus su seviyesi eğrileri İstanbul Boğazı eşiğinin MÖ 6500-8200 tarihleri arasında yüksek su seviyesine sahip olduğunu göstermektedir.
  2. Bugünkü hidrolik denge ve geçmiş iklim bulguları Karadeniz su seviyesinin buz çağında 5600 tarihine dek düşmediğini göstermektedir.
  3. Karadeniz’den Marmara ve Ege’ye MÖ 10.000-5300 tarihleri arasında daha hafif olan tatlı su çıkışına dair tabakalar halinde sapropel çökeltisi bulunmaktadır.
  4. Karadeniz’den su çıkışından önce, zaman zaman Akdeniz ile bağlantı kurulmuş ve hu dönemlerde deniz organizmaları geçişi olmuştur.
  5. Tatlı su ve deniz yumuşakçalarının tarihlendirilmesi tatlı su ile deniz hayvan varlıklarının değişimini bildirmekle birlikte tufan tarihi için gerekli değildir.
  6. Arkeolojik bulgular (Ballard’ın 2000 yılı sualtı keşifleri) Tufan hipotezini desteklemektedir.

Nuh Tufanı ile Karadeniz Tufanı arasındaki benzerlikler

Ryan ve Pitman’a göre yaşadıkları topraklar sular altında kalan neolitik toplumlar,

Nuh’un gemisi (Gustave Doré)

kızgın bir Tanrı’nın gazabı olarak yorumladıkları Tufan öyküsünü Batı ve Doğu Avrupa’ya, Mısır ve Orta Asya’ya dek göç ettikleri coğrafyalara taşımış ve kuşaktan kuşağa aktarmışlardır. Tufan göçmenleri aynı zamanda Avrupa ve diğer coğrafyalara tarımı da getirerek medeniyetin gelişimine katkıda bulunmuşlardır. Tufan öyküsü böylece binlerce yıl boyunca kuşaktan kuşağa sözlü olarak aktarıldıktan sonra Gılgamış efsanesinde ve MÖ 8-6. yüzyıllar arasında yazıldığı sanılan Yahudilerin kutsal kitabı Eski Ahit’te Nuh Tufanı adıyla ortaya çıkmıştır. Din adamları teoriye temkinli yaklaşırken, karşı tez olarak Nuh Tufan’ının tüm dünyayı etkileyen bir sel baskını olduğunu bu yüzden sadece Karadeniz’de gerçekleştiği iddia edilen bir sel baskınıyla ilişkili olamayacağını ileri sürmüşlerdir.

Nuh Tufanının öncülü olarak Gılgamış destanı

Sümer kahramanı Gılgamış’ın MÖ 2750 – 2500 tarihlerinde çivi yazısı ile 12 kil tablete yazılan öyküsü Sir A. H. Layard tarafından 1845 yılında Ninenevh kentinde bulunan Aşurbanipal Kütüphanesi’nde keşfedilmiş, British Museum’da sergilenen

Nineveh’te bulunan Tufan tableti (British Museum)

tabletler müzede asistan olarak çalışan George Smith tarafından İngilizce’ye çevrilmiştir. Smith, 3 Aralık 1872 günü Gılgamış Destanı’nın 11. tabletinde, Utnapiştim adlı bir bilgenin Gılgamış’a anlattığı öykünün Tanrı sözü kabul edilen Eski Ahit’te yazan Nuh Tufanın daha eski bir versiyonu olduğunu açıklarken başta Viktorya Çağı İngiltere’sinde ağırlığını hissettiren dini çevreler tarafından şiddetle protesto edilmişse de insanlık tarihinde çok tartışılacak yeni bir sayfa açılmasını sağlamıştır.

Gılgamış destanının 11. Tabletinde 8–203 satırlar arasında bahsi geçen Tufan, eski Babilliler’in başka bir destanı olan Atarharis destanından ödünçlenmiş gibi durmaktaysa da kültürel kahraman Utnapiştim’in Tufandan kurtulduktan sonra ölümsüzlük kazanması fikri tamamen Sümerlere özgüdür. Efsaneye göre adı Babil dilinde ‘hayat tecrübesi olan’ anlamına gelen Utnapiştim, Şurrupak kentinin bilge kralı ve rahibi olup, Sümerlerin Tufan efsanesindeki Ziusudra ve Eski Ahitteki Nuh peygamberin karşılığıdır. Yeryüzünde, insanların sayısı artıp çok gürültü olmaya başlayınca Tanrılar insan neslini yok etmeye karar vermiş ama Eridu kentinin koruyucu tanrısı Ea, Utnapiştim’i gelecek felaket konusunda uyararak için bir gemi yapmasını tembihlemiştir. Altı gün altı gece süren tufandan sonra yedinci gün Utnapiştim’in gemisi Nisir Dağı’nın tepesine oturmuş, bu olaydan sonra Tanrılar, Utnapiştim ile karısına ölümsüzlük vererek Dilmun’a göndermişlerdir. Bu öykü ile Nuh Tufanı arasındaki reddedilemez benzerliklerin en dikkat çekenleri şunlardır:

Tanrı veya Tanrıların insanoğlunu bir Tufan göndererek yok etmeye karar vermesi

Eski Ahit’te Tanrı insanların aklı fikrinin hep kötülükte olmasına kızarak, insanı yarattığına pişman olmuş ve tüm insanları, hayvanları, sürüngenleri, kuşları yeryüzüne göndereceği bir Tufan’la yok etmeye karar vermiştir:

“RAB baktı, yeryüzünde insanın yaptığı kötülük çok, aklı fikri hep kötülükte. İnsanı yarattığına pişman oldu. Yüreği sızladı. “Yarattığım insanları, hayvanları, sürüngenleri, kuşları yeryüzünden silip atacağım” dedi, “Çünkü onları yarattığıma pişman oldum” Tekvin 6: 5-7

Gılgamış’ta ise insanoğlunun yeryüzünde yaptıkları gürültüden rahatsız olan Tanrıların babaları soylu Anu, hükümdarları yiğit Enlil, büyük vezirleri Ninurta, su yolcuları Ennagi ve Bilge Ea bir tufan göndererek insanoğlunu yok etmeye karar vermişlerdir:

‘Gılgamış, sana gizli bir şey açayım. Tanrıların gizini söyleyeyim: Şurippak, senin bildiğin bir kent, Fırat’ın kıyısındadır. Bu kent çok eskiden varken, tanrılar bu kentin yanındaydılar. Tanrıların aklına bir tufan yapmak geldi’ (11. Tablet 103)

Tanrı’nın Tufan öncesinde bir kişiyi uyararak ona gemi yapmasını tembihlemesi

Eski Ahit’te Tanrı Nuh’u Tufan konusunda uyararak onunla bir anlaşma yapmış, Nuh’a kendisini kurtarmak için nasıl gemi yapacağını anlatıp, içini dışını ziftlemesini emretmiştir:

‘Kendine gofer ağacından bir gemi yap. İçini dışını ziftle, içeriye kamaralar yap. Gemiyi şöyle yapacaksın: Uzunluğu üç yüz, genişliği elli, yüksekliği otuz arşın olacak. Pencere de yap, boyu yukarıya doğru bir arşını bulsun. Kapıyı geminin yan tarafına koy. Alt, orta ve üst güverteler yap” (Tekvin 6: 14-16)

Gılgamış’ta ise Tanrı Ea, Utnapiştim’e bir gemi yaparak, ziftle kapatmasını böylece canını kurtarabileceğini bildirmiştir. Utnapiştim’de benzer şekilde gemisini nasıl yaptığını anlatmıştır.

‘Bir gemi yap. Serveti bırak. Yaşamı ara! Mülkten nefret et! Canını kurtar! Canlı yaratıkların her türünden geminin içine yükle. Yapacağın geminin her yanı uyumlu bir ölçüde olsun. Onun eni ve boyu bir ölçüde olsun. Yağmura karşı onun her yanına bir çatı kur’ (11. Tablet: 105)

‘Küçük yavrular bile gemi için zift taşıyorlardı. Güçlü erkekler gemiye yedek kereste getiriyorlardı. Beşinci günde geminin kaburgasını oluşturdum. Geminin temeli (omurgası) bir iku (11. Tablet 108) genişliğindeydi. Kenarları (küpeştesi) iki kez on kamış (11. Tablet 109) yüksekliğindeydi. Üst güvertesi de alt güverteye tümüyle eşitti. Bunun da her yanı, iki kez on kamış uzunluğundaydı. Bundan sonra geminin dış yüzünü (bordasını) hazırladım ve onları boyadım. Gemiyi altı katlı yaptım. Geminin alt ve üst güvertelerini yedi bölüme ayırdım, ambarını da dokuza böldüm. Ortasına da su kazıkları çaktım’ (11. Tablet: 110)

 

Geminin kapısının kapatılması

Eski Ahit’te geminin kapısını Tanrı kapatırken, Gılgamış’da farklı olarak Utnapiştim kapatmaktadır.

“RAB Nuh’un ardından kapıyı kapadı” Tekvin 7: 15

“Ben geminin içine bindim ve kapımı kapadım” (11. Tablet: 113)

Tufan’ın süresi: Eski Ahit’te Tufan sırasında 40 gün sürerken Gılgamış’da 7 gün sürmektedir.

“Tufan kırk gün sürdü. Çoğalan sular gemiyi yerden yukarı kaldırdı”. Tekvin 7: 16

“Artık yedinci gün gelince tufan fırtınası savaşımı durdurdu. Önceden dalgaları bir ordu gibi birbiriyle savaşan deniz, şimdi dinginleşti. Kötü rüzgâr dindi ve tufan sona erdi” (11. Tablet: 116)

Yaşlılık ve ölümsüzlük

Tufan olduğu sırada Nuh peygamber 600 yaşındadır:

“Nuh altı yüz yaşındayken, o yılın ikinci ayının on yedinci günü enginlerin bütün kaynakları fışkırdı, göklerin kapakları açıldı” (Tekvin 6: 10)

Gılgamış’ta ise Utnapiştim’in ölümsüzlüğün sırrını bilen bir bilge olarak tanımlanması aralarındaki benzerliğe işarettir.

Gemiyi insan ve hayvanlarla doldurma:

Nuh’un yaptığı gibi Utnapiştim’de gemiyi hayvanlarla dolduracaktır. Yalnız Nuh yeryüzündeki her hayvan cinsinden bir çifti gemiye alırken Utnapiştim sadece evcil hayvanlarını gemisine kabul etmektedir.

Soluk alan her tür canlı çifter çifter Nuh’un yanına gelip gemiye bindi” (Tekvin: 7: 14)

“Bütün soyumu, sopumu ve kavmimi gemiye bindirdim. Yazının yabanıl, yazının evcil hayvanlarını ve bütün ustaları gemiye aldım” (11. Tablet: 112)

Yine Nuh sadece yakın akrabalarını gemiye alırken Utnapiştim tüm kavmini kabul edecektir.

“Nuh, oğulları Sam, Ham, Yafet, Nuh’un karısıyla üç gelini tam o gün gemiye bindiler” (Tekvin 7: 12)

Su seviyesi:

Eski Ahit’te Tufan sularının seviyesinin dağların yüksekliğini aştığı ve Ağrı Dağı’nın zirvesine oturduğu bildirilmiştir:

“Sular öyle yükseldi ki, yeryüzündeki bütün yüksek dağlar su altında kaldı. Yükselen sular dağları on beş arşın aştı” (Tekvin 7: 18-19)

“Gemi yedinci ayın on yedinci günü Ararat dağlarına oturdu” (Tekvin 8: 4)

Utnapiştim’in gemisi ise Nissir dağının tepesine oturduğuna göre sular aynı seviyede yükselmiş olmalıdır.

Kuş uçurtmak:

Tufan sonrası gerek Nuh gerekse Utnapiştim durumu kontrol etmek amacıyla dışarı kuş uçurmuşlarsa da kuşların sıralaması değişiktir.

“Kırk gün sonra Nuh yapmış olduğu geminin penceresini açtı. Kuzgunu dışarı gönderdi. Kuzgun sular kuruyuncaya kadar dönmedi, uçup durdu. Bunun üzerine Nuh suların yeryüzünden çekilip çekilmediğini anlamak için güvercini gönderdi. Güvercin konacak bir yer bulamadı, çünkü her yer suyla kaplıydı. Gemiye, Nuh’un yanına döndü. Nuh uzanıp güvercini tuttu ve gemiye, yanına aldı. Yedi gün daha bekledi, sonra güvercini yine dışarı saldı. Güvercin gagasında yeni kopmuş bir zeytin yaprağıyla akşamleyin geri döndü. O zaman Nuh suların yeryüzünden çekilmiş olduğunu anladı. Yedi gün daha bekledikten sonra güvercini yine gönderdi. Bu kez güvercin geri dönmedi” (Tekvin 8: 6-12)

“Yedinci gün gelince, dışarı bir güvercin çıkarıp uçurdum. Güvercin gitti, geldi. Onca konacak bir yer belli olmayınca geri döndü. Dışarı bir kırlangıç çıkarıp uçurdum. Kırlangıç gitti, geldi. Onca konacak bir yer belli olmayınca geri döndü. Dışarı bir karga çıkarıp uçurdum. Karga gidip bir keliyi gagaladı” (11. Tablet: 118)

Yedi sayısının önemi:

Utnapiştim gemisini yedi günde tamamlamış, sonrasında Tufan yedi gün sürmüş, Utnapiştim Tufan’dan sonra yedi gün uykusuz kalarak ölümsüz olmuştur.

“Gemi yedinci günde tamam oldu” (11. Tablet: 112)

“Aradığın yaşamı nasıl bulacaksın? Haydi, altı gün ve yedi gece uykusuz kal!” O, dizlerinin üstüne çömeldiği yerde, uyku ona, sis gibi yavaş yavaş soluğunu verdi” (11. Tablet: 121)

Nuh yeryüzünde soyları tükenmesin diye, yanına temiz sayılan hayvanlardan erkek ve dişi olmak üzere yedişer çift almıştır, Tanrı Nuh ile konuştuktan yedi gün sonra Tufan’ı göndermiştir.

  “Çünkü yedi gün sonra yeryüzüne kırk gün kırk gece yağmur yağdıracağım. Yarattığım her canlıyı yeryüzünden silip atacağım” (Tekvin 7: 4)

Nuh Tufanı Gerçek mi? Dünya sular altında kaldı mı?

Gılgamış destanı ve Eski Ahit’te bahsedilen Tufanlar ortak bir kökene, gerçekten yaşanmış ama biraz saptırılmış tarihi olaylara dayanmaktadır. Yeryüzünün tümünü kaplayan bir tufanın gerçekleştiğine dair bugüne dek hiçbir bilimsel kanıt bulunamamıştır. Sözgelimi Grönland’da alınan buz örnekleri 40.000 yıldan eskiye dayanmakta ama bu buz örneklerinde bir tufanın varlığına ilişkin (tuzluluk seviyesi değişmesi, oksijen izotop oranları, çökelti tabakası, sıcaklık değişimine bağlı kırıklar) bulunamamıştır (Johnsen ve diğer, 1992: 311-313). Aynı şekilde tüm deniz tabanlarında dramatik değişikliklere dair bir iz olmadığı gibi, ağaç halkaları kayıtları da 10.000 yıldan eskiye gitmekte ve bir felakete dair iz taşımamaktadırlar (Becker ve Kromer, 1993: 67-71). Norman Cohn, Nuh Tufanı adlı kitabında en önemlisi yukarıda Eski Ahit’te bahsedilen ile benzerliklerini sunulan Gılgamış destanındaki olmak üzere yeryüzünde 300’den fazla kültürün büyük bir tufana ilişkin sözlü ve yazılı kayıtlara sahip olduğunu bildirmiştir. Çok sayıda araştırmacı Tufan efsanesine konu olan gemiyi aramış hatta Doğu Beyazıt yakınlarında Ağrı Dağı zirvesine yakın bir pozisyonda bulunan bir tabii kaya oluşumu yanlışlıkla Nuh’un Gemisi olarak tanımlanmışsa da jeologlar tarafından detaylı incelendikten sonra iddia yalanlanmıştır. Kaya insan yapımı olmadığı gibi etrafındaki kalker tabakasında ölü hayvan fosilleri vs. bulunmaması da umutları boşa çıkarmıştır.

Gılgamış Destanı Karadeniz Tufanını mı anlatıyor?

Sümerlerin Gılgamış destanı kesin kanıtlar sunmasa da Tufan’ın Karadeniz civarında olabileceğine dair bazı ipuçları vermektedir. Efsaneye göre Gılgamış, dünyanın sonunda tüm nehirlerin ağzında kendisine Tanrılar tarafından ölümsüzlük bağışlanan yaşlı bir adamın yaşadığını duymuş ve Utnapiştim adlı bu bilgeden ölümsüzlüğün sırrını öğrenmeye karar vermiştir. Kahraman maceralarla dolu uzun bir yolculuktan sonra okyanusun kıyısında bir mağarada yaşayan Siduri’yi bulmuş ve ondan hiçbir ölümlünün bilmediği Utnapiştim’in yaşadığı yer olan Dilmun’a giden yolun tarifini almıştır:

“Gılgamış, şimdiye dek böyle bir geçit yoktu. Eskiden beri denizi hiç kimse aşmamıştır. Denizi aşan yalnızca yiğit Şamaş’tır. Şamaş’tan başka, öte geçeye kim gider? Geçiş güçtür. Deniz yolu çetindir. Bundan başka orada Ölüm Suyu da vardır. Bu, denizin önünü kapar! Gılgamış, şimdi denizi aşsan bile, Ölüm Suyu’na varsan bile, yine ne yapacaksın? (10. Tablet: 92)”

45 günlük yolculuktan sonra suları zehirli Ölüm Suyu’na varmışlardır:

“Gılgamış ve Urşanabi gemiye bindiler. Gemiyi dalgaların üzerine oturtup denize açıldılar. Bir ay on beş günlük yol üç günde kestirildi. Urşanabi, böylece ölüm suyuna dek vardı. Urşanabi ona, Gılgamış’a dedi: “Sakın Gılgamış! Bir kürek al! Ölüm suyu eline değmesin” (10. Tablet: 95)

Tufan’dan hemen sonra hidrolojik yapısı altüst olan Karadeniz’in H₂S (Hidrojen Sülfür) içeren zehirli dip sularının yüzeye çıkmış olması kuvvetle muhtemeldir. Efsanedeki Ölüm Suyu eğer Karadeniz ise, Siduri’nin mağarası Çanakkale Boğazı veya İstanbul Boğazı üzerinde olmalıdır. Siduri’nin -Ölüm Denizi’ne ulaştıran -”eskiden böyle bir geçit yoktu sözü” ile –Tufan sonucu- Boğaz’ın açılması kast ediliyor olabilir ki bu durumda Utnapiştim’in yaşadığı ada da Karadeniz’dekilerden birisi muhtemelen efsanevi Leuke adasıdır.

Troya Savaşı’nın onuncu yılında Akhilleus öldürüldüğünde dokuz ilham perisi cesedinin etrafında halka oluşturup 17 gün ve gece boyunca ağıtlar yakmış, 18. Gün cesedi yakılırken Yunan ordusu kahramanın onuruna cenaze oyunları düzenlemiştir. Akhilleus’un annesi Thetis yanan odun yığının üzerinde uzanan kahramanın ruhunu alarak suya dalmış, Çanakkale ve İstanbul boğazlarından geçerek Karadeniz’e oradan da Tuna nehri deltası açıklarında ki ıssız Leuke adasına ulaşmış, oğlunun ölümsüz ruhunu bu adanın beyaz kayalıkları üzerine bırakmıştır. Antik Çağ’da Tuna nehri deltasına Yunanlılar kahramanın onuruna Akhileia adını vermişlerse de Romence’ye Akilia, Chilia veya Kilia formuyla geçmiştir.

Homer’in Odysseia destanında “…ἡ δ’ ἐς πείραθ’ ἵκανε βαθυρρόου  ̓Ωκεανοι̂ο. ἔνθα δὲ Κιμμερίων ἀνδρω̂ν δη̂μός τε πόλις τε…” (Odysseia 11. 14) Okyanus’un ardında sis ve karanlığın ardında dünyanın kenarında, yeraltı dünyası Hades’in girişine yakın bir bölgede yaşadıkları belirtilen Kimmer halkının İskitler tarafından kovuldukları anayurtlarının Kuzey Karadeniz kıyıları olması da düşündürücü olup, Sümer cennet tasarımında olduğu gibi Yunan öteki dünyasının da Karadeniz ile ilişkilendirildiğini göstermektedir. Kuranı- Kerim’de Kehf suresinin 61-64 ayetlerinde Hz. Musa ile yeğeni Yuşa’nın iki denizin birleştiği yere gitmesi, burada bir kayaya sığınırken ellerindeki balığı akıntıya kaptırmaları öyküsünde kastedilen mevki Boğaziçi olmalıdır ki Osmanlı döneminde Anadolu Kavağı’nda yer alan Macar koyu sonradan Hz. Yuşa ile ilişkilendirilmiştir.

Sümer Cenneti ‘Dilmun’ geride bırakılan cennet vatan Karadeniz’ mi?

MS 3. yüzyılda yaşamış Babilli yazar ve astronom Berossus’un “kara yüzlü” yabancılar olarak bahsettiği Sümerler Güney Mezopotamya’nın eski yerleşimcileri olup onlar da kendilerini Sag-giga (Kara Kafalılar) oalrak anmaktaysa da varisleri Semitik Akatlar tarafından Sümer olarak adlandırılmışlardır. Sümerlerin yaşadıkları topraklar Akat dilinde Şumeru, İbranice Şinar (Eski Ahit, Tekvin 10: 10), Hititçe Şanhara, Eski Mısır dilinde Sngr olarak adlandırılmıştır. Sami olmayan Sümerlerin kökeni tartışmalı olup, kimi yazarlarca göre bölgeye denizden geldikleri iddia edilmiştir. Sümerlerin Tufan tecrübesini geldikleri yerde mi yoksa bizzat Mezopotamya’da mı yaşadıkları da cevaplanması gereken bir soru olup, bu halkın bir sel baskınından kaçarak bölgeye gelmiş olmaları da daha güçlü bir varsayımdır. Kısacası MÖ 6 binlerden sonra Nineveh ve Erihon kentlerini kuran yüksek kültür Sümerlerin mirasıydı ama bu kültürün kaynağı neresiydi sorusu hala cevabını beklemektedir.

Amerikalı arkeolog, James Pritchar Sümer yaratılış efsanesi ile Eski Ahit’i birbirleriyle kıyaslayınca şaşırtıcı benzerlikler bulmuştur: Cennet, güneş, ay ve kuyruklu yıldızların yaratılışı, suyun topraktan ayrılışı, insanoğlunun 6. Gün yaratılışı ve en önemlisi yedinci gün Babil tanrılarının düzenlediği ziyafet gibi… Ugarit destanlarında Tanrı Baal’ın yedi başlı dev yılan Lotan’ı öldürüşü Eski Ahit’te kaos dönemi canavarı Leviathan adıyla benzer şekilde anlatılmaktadır (Mezmurlar 74:13-14; Eyüp 41; Yeşaya 27:1). Ejderha, Sümer destanlarında Gök Tanrı Enlil, Hammurabi’nin Mezopotamya’ya hâkim olduğu dönemde ise Marduk tarafından öldürülmekte bu efsane Hristiyanlığa St. George’un sonradan kötülüğü sembolize edecek olan ejderhayı öldürmesi motifi olarak günümüze dek yaşatılacaktır.

İnsanoğlunun Cennet tasarımı da ilk olarak Dilmun adıyla Sümer çivi yazılarında görülmüş, temiz, aydınlık, hastalık ve şiddetin olmadığı bir bahçe olarak tasvir edilmiş, bazen de “güneşin doğduğu yer” olarak tanımlanmaktadır. Kastedilen cennet ideasının kendisidir yoksa Burnaburiaş (MÖ 1370) dönemine ait 2 mektupta Dilmun adlı gerçek bir kentten de bahsedilmektedir. Bakır kaynağı olup, İndus Vadisi – Mezoptamya arası ticarette depo olarak kullanılan bu yerleşimin Arap yarımadasının doğusunda muhtemelen Basra Körfezi üzerinde ve İran kıyısında olduğu sanılmaktadır. O dönemde büyük çaplı bakır madenleri İran içlerinde, Orta Asya ve Bulgaristan’da yer almaktaydı.

Bilge Utnapiştim, Tufan’dan kurtulduktan sonra ölümsüzlükle ödüllendirilmiş ve Dilmun’a gönderilmiştir. Enmerkar ve Aratta destanında Enmerkar Uruk ve Eridu kentlerinde piramitlerini (Babil piramitlerine ziggurat adı verilmekteydi) inşa etme nedenini Dilmun’a yerleşmeden önce dünyada yer edinmek olarak açıklamaktadır. Eğer Sümerler, Karadeniz Tufanından kaçıp gelen halklardan biriyse geride bıraktıkları vatanlarını cennet olarak tasvir edip, idealize etmiş olabilir miydi? Bu tezi destekleyen bir örnek de Yunan mitolojisinde bulunmaktadır:

Miletli Arktinus’un Troya Savaşı özetinde Akhilleus’un Troya’da ölümünün ardından acı içindeki annesi Thetis, oğlunun ve yoldaşı Patraklus’un ruhunu Troya’dan Karadeniz’e dek yüzerek taşımış Leuke adasının kayalıklarına götürüp bırakmıştır. Olbia kitabelerinde Akhilleus için kullanılan isim Roma döneminde Pontus eyalet konseyi başkanlarının da lakap olarak kullandığı Pontarhis’tir (Yunanca Ποντάρχης. (Liddell ve Scott, 1940: IPE12.134).

Leuke Adasına ne oldu?

Karadeniz’in sahile tek uzak adası olan Leuke, Tuna deltasının 45 km kuzeydoğusunda Romanya ve Ukrayna sınırında kıyıdan 35 km açıkta yer almakta Fidonisi, Akhilleus Adası, Zmiyini ve Yılan Adası olarak da bilinmektedir. En yüksek noktası denize seviyesinden 41 m yukarıda, 0.17 km² yüzölçümüne sahip kireçtaşı yapısında küçük bir ada olup, çevresindeki 12 bin kilometrekarelik petrol ve doğal gaz sahasının paylaşılması konusunda Ukrayna ve Romanya arasında anlaşmazlık çıkmış, konu Uluslararası Adalet Divanı’nda görüşülmüş ve 2009 yılında sonuçlanan mahkemeyi Romanya kazanmıştır. Plinius (4. 13. 92), Antik Çağ’da Akhilleus Adası olarak bilinen ve Akhilleus Pontarkes kültünün merkezi olan adanın “Beyaz Ada” ve “Kutsal Ada” gibi isimleri olduğunu bildirmiştir. Arkeolojik kazılarda civarındaki sularda tombul boyunlu ve H formunda amforların yanı sıra taş çapalara da rastlanmıştır. Bugün British Museum’da saklanan Portland Vazosu’nda, Helen, Akhilleus ve Aphrodite’in beyaz bir kavak ağacının (Yunanca leuke ‘beyaz kavak’, İbranice libneh ‘beyaz’) altında tasvir edildiği sahnenin Leuke Adasında geçtiği sanılmaktadır. Adada 1823 yılında bulunan 30 m genişliğinde bir yıkıntının Akhilleus kültü ile ilgili bir tapınak olduğu sanılmaktadır.

Gılgamış Destanı ve Karadeniz Tufanı Eski Ahit’e hangi yolla girmiş olabilir?

Eski Ahit’te Musa liderliğindeki İsraillilerin Mısır’ı terk edişi anlatılmaktaysa da öykünün arka planı pek sorgulanmamıştır. Mısırlı bir prens olduğu kraliyet kaynaklarında belirlenen Musa oldukça kalabalık maiyetiyle birlikte ülkesini terk ederken yanında 2.5-3 milyon insanı İsrail’e götürmüş olmalıdır: Eski Ahit’te Levi oymağı hariç 20 yaş üzeri erkeklerin sayısının 603. 550 olduğu belirtilmiştir ki bu oymak, kadınlar ve çocuklar da eklenince toplam göç eden kişi sayısının 4-5 katı olarak düşünülmesi gerekir (Sayılar 1. 45-46). Bu göçün Mısır’ın ekonomisini, etnik ve sosyal yapısını etkilememesi mümkün değildir. Yahudi kaynaklarına göre Eski Ahit’in Nuh Tufanı’nı da içeren ilk beş kitabının Ezra isimli bir kâtip tarafından MÖ 5. yüzyılda MÖ 7. yüzyıldan kalma bir kaynak kopyalanarak yazıldığı iddia edilmektedir (Friedman,1997). Başka bir deyişle Eski Ahit’in gerçekte İsrail halkının Babil tutsaklığı döneminde yazıya döküldüğü iddia konusudur ki bu durumda Babil kültüründen etkilenilmemesi mümkün değildir. Kaldı ki Eski Ahit’in daha eski kaynaklardan esinlenen tek bölümü de Nuh Tufanı değildir. Örneğin MÖ 1000 yıllarına ait bir çivi yazısı tablette MÖ 2334 – 2279 tarihleri arasında yaşamış Mezopotamya kralı Sargon’un (Lewis 1984: 277–292) bir annenin çocuğunu katranla mühürlediği bir sepete koyup aceleyle tam nehre bırakırken kurtarışı anlatılmaktadır. Sargon muhtemelen kral anlamında kullanılan bir unvan olup, gerçek adı bilinmemektedir. Eski Ahit’te de Musa’nın annesinin küçük yavrusunu bir sandık içinde Nil nehrine bırakışı ve bebeğin mucizevi bir şekilde kurtuluşu anlatılmaktadır. Bunun gibi Babil öykülerinin Yahudiler tarafından benimsenmesinin yanı sıra 6. Babil kralı Hammurabi tarafından MÖ 1760 tarihinde yaratılan, günümüze bazalt bir kitabeye kazınmış tek bir örneği ulaşmış hukuk kuralları Hammurabi Kanunlarının da Musa’ya verilen meşhur On Emrin öncülü olması kuvvetle muhtemeldir. Arkeologlar, Tevrat’ta ilham alarak Sina Çölü’nü aşan İsrail halkına dair izler ararken MÖ 17-16. yüzyıllarda Mısır’ı işgal eden Asyalı bir halk olan Hyksoslar’ı keşfetmiştir. Amosis ya da Ah-Musa adlı Mısırlı lider gücünü toparlayarak Hyksos halkını ülkesinden Sina Çölü üzerinden Kenan ülkesine dek kovalamış, Mısır’ın tekrar özgür olmasını sağlayıp 18. Hanedanı kurmuştur. Dahası ülkesinin bir daha istila edilmemesi için Kenan ülkesi ve Nubia’yı da kontrolü altına almıştır.  MS 1. yüzyılda tarihçi Flavius Josephus’un ‘Apion’a Karşı’ adlı eserinde Mısırlı tarihçi Manetho’ya dayanarak 480,000 Hyksos’un Mısırdan kovulduğunu ikinci bir göçün ise Mısır’a karşı Osarseph adlı dönek bir rahibin liderliğinde ayaklanan 80 bin uygulandığını bu sapkın rahibin adını Musa olarak değiştirdiğini yazmıştır. Britanyalı arkeolog Jacquetta Hawkes’un (1910-1996) başını çektiği bir grup Hyksosların Asya’dan gelen kuzeyli atlı göçebeler olduğunu, Alman mısırbilimci Wolfgang Helck (1914-1993) ise Anadolu üzerinden gelen Hurri ve Hint-Avrupalı atlıalr olduğunu iddia etmiştir. Sonuçta Hyksos halkının kökeni tartışmalı olsa da Anadolu veya Asyalı göçebeler oldukları, Asyalı kavimlere özgü bileşik yay ve atların çektiği savaş arabaları kullandıkları bilinmektedir ki bu durumda Karadeniz tufanın etki alanında kalan bölgelerden gelip öykünün taşıyıcısı oldukları akla gelebilir.

Kaynakça

Becker, B. & Kromer, B. “The continental tree-ring record – absolute chronology, C-14 calibration and climatic-change at 11 KA”. Palaeogeography Palaeoclimatology Palaeoecology, 103. 1-2 (1993): 67-71

Collins, Lorence Gene. “Bogus Noah’s Ark From Turkey Expposed as a common Geologic Structure”. Journal of Geosciences Education, v. 44, (1996): 439-444. 1 Mayıs 2011 <http://www.csun.edu/~vcgeo005/bogus.html>

‘Derin Karadeniz’. National Geographic TürkiyeDergisi, Mayıs 2001 s. 99-114

Geologists Link Black Sea Deluge To Farming’s Rise. (17 Aralık 1996) <http://www.nytimes.com/1996/12/17/science/geologists-link-black-sea-deluge-to-farming-s-rise.html>

Hawkes, Jacquetta (1963). The World of the Past, s. 444

Johnsen, S. J., ve diğer. “Irregular glacial interstadials recorded in a new Greenland ice core”. Nature 359 (1992): 311-313

Josephus, Flavius, Against Apion, 1:86–90.

Öztürk, Özhan. Pontus: Antik Çağ’dan Günümüze Karadeniz’in Etnik ve Siyasi Tarihi.(3. Baskı). Nika Yayınları. Ankara, 2016

Öztürk, Özhan. Dünya Mitolojisi. Nika Yayınları. Ankara, 2016

Powell, Hugh “Thursday Morning: Useful Uranium, and Footprints of a Flood”. (8 Aralık 2005). 1 Mayıs 2011 <http://www.whoi.edu/sbl/liteSite.do?litesiteid=5792&articleId=8966>

Pritchard, James B. (Ed.). Ancient Near Eastern Texts Relating to the Old Testament. Princeton, NJ: Princeton University Press, 1969

Ryan, W. ve Pitman, W. Noah’s Flood: The New Scientific Discoveries About the Event That Changed History. Simon & Schuster, 1998

Ryan, William B. F. ve Pitman, Walter C.  Major, Candace O. ve Shimkus, K. ve Moskalenko,  V. ve Jones, G.A. ve Dimitrov, P. ve Görür, N. ve  Sakınç, M. ve Yüce, H. “An abrupt drowning of the Black Sea shelf”. Marine Geology 138 (1997): 119-126

Trimel, Suzanne “Discovery of Human Artifacts Below Surface of Black Sea Backs Theory by Columbia University Faculty of Ancient Flood” (13 Eylül 2000)

<http://www.earthinstitute.columbia.edu/news/story9_1.html>

Yanko-Hombach, Valentina ve diğer. “The Black Sea Flood Question: Changes in Coastline, Climate and Human Settlement”. Springer, 2007. ISBN 978-1-4020-4774-9.

Helck’s Orientalia 62 (1993) Das Hyksosproblem s.60–66

 

Wagner, Günther A. ve Pernicka, Ernst ve Uerpmann, Hans-Peter. Troia and the Troad. Berlin: Springer, 2003 ISBN 3540437118

Takip, tavsiye ya da beğeni için