Yaşam Nasıl Başladı? Bilimin En Büyük Gizemi ve Son Teoriler
Yaşam nasıl başladı?
Bu, insanlığın en eski ve en büyük sorularından biri.
İnanç sistemleri bu soruya genellikle “kim yaptı?” diye yaklaştı.
Felsefe ise “neden var?” diye sordu.
Bilim başka bir yerden bakar:
“Nasıl olduğunu açıklamaya çalışır?”
Biz bu videoda sadece bu son sorunun peşinden gideceğiz.
Metafizik tartışmalara girmeden…
Sadece fizik, kimya ve biyolojinin bize ne söylediğine bakacağız.
1944 yılında fizikçi Erwin Schrödinger, bilim tarihinin en etkili kitaplarından biri olan What Is Life?’ta (Türkçe’ye ‘Yaşam Nedir‘ başlığıyla çevrildi) şu soruyu sordu:
Fizik ve kimya yasalarına göre hayat nasıl mümkün olabilir?
Schrödinger’in kitabı, biyoloji ile fiziğin bağlantısını sorgulayan yeni bir bakış açısı sunuyordu. Özellikle yaşamın moleküler düzeyde nasıl işlediğini anlamaya yönelik çok önemli soruları gündeme getirdi.Ona göre kalıtsal madde “aperiyodik bir kristal” olmalıydı. Yani düzenli ama tekrar etmeyen bir yapıya sahip olmalıydı — ki bu fikir DNA’nın yapısını anlamamıza çok yardımcı oldu. Onun fikirleri, 1953’te DNA’nın çift sarmal yapısını keşfedecek Watson, Crick gibi genç bilim insanlarına ilham verdi ve moleküler biyolojinin doğuşunu hızlandırdı.
Bugün bir hücrenin içinde neler olup bittiğini büyük ölçüde biliyoruz.
DNA nasıl kopyalanır, proteinler nasıl üretilir, enerji nasıl dönüştürülür…
Schrödinger ‘Organizma, çevreden enerji alarak kendi düzenini korur’ diyordu. Bunu o “negatif entropi” kavramıyla açıkladı. Ayrıca yaşam, belki de henüz bilmediğimiz fizik yasalarını kullanıyor olabilir iddiasında bulundu. Günümüzde Daniel J. Nicholson gibi bilim felsefecileri, Schrödinger’in sorusunu yeniden yorumladı. ve Schrödinger’in asıl sorusunun “yaşam nedir?” değil, “biyolojik düzen nasıl ortaya çıkıyor?” sorusu olduğunu ileri sürdü.
Bugün hâlâ biyolojik düzenin tam olarak nasıl ortaya çıktığını ve yaşamın fizik kuralları çerçevesinde tam olarak nasıl mümkün olduğunu kesin bir şekilde açıklayamıyoruz.
YOUTUBE’DA İZLEMEK İÇİN
Peki İlk hücre nasıl ortaya çıktı?
Yaşamdan söz edebilmemiz için en az iki şey gerekir:
Bir sistem enerji alıp dönüştürebilmeli — yani metabolizmaya sahip olmalı.
Ve kendini kopyalayabilmeli — yani bilgiyi aktarabilmeli ve nesiller boyunca değişebilme yeteneğiyle evrimleşebilmelidir.
İşte hayatın asıl gizemi burada başlıyor:
Cansız moleküller, hangi adımlar sonucunda kendi kendini sürdürebilen sistemlere dönüştü?
Kimya, ne zaman ve nasıl biyolojiye evrildi?
Ve son teorileri dikkate alırsak belki de en ilginçı ihtimal şu:
Bu geçiş, yani yaşamın ortaya çıkması sandığımızdan çok daha erken gerçekleşmiş olabilir.
Bugünkü mavi ve sakin gezegenimizi unutun.
Yaklaşık 4,5 milyar yıl önce Dünya daha yeni oluşmuştu.
Yüzeyi büyük ölçüde erimişti.
Dev asteroit çarpmaları sürüyordu.
Atmosferde serbest oksijen yoktu.
Azot ve karbondioksit baskındı; metan ve amonyak gibi gazlar da bulunuyor olabilir.
Bu döneme Hadean deniyor.
Adını Yunan mitolojisinde ölülere hükmeden yeraltı tanrısı Hades’ten alıyor.
Gerçekten de cehennem gibi bir dönemdi.
Ama işin ilginç tarafı şu:
Yaşamın kimyasal temelleri tam da bu koşullarda atılmış olabilir.
1950’lerde kimyager Harold Urey, erken Dünya atmosferinin organik moleküller üretmeye uygun olabileceğini öne sürdü.
Öğrencisi Stanley Miller bu fikri test etti.
Bilim tarihinin en ünlü deneylerinden biri olan Miller–Urey deneyinde, erken dünya atmosferini taklit eden gaz karışımına elektrik kıvılcımları verildi — yani yapay yıldırımlar üretildi.
Bir hafta sonra cam düzeneğin içindeki sıvı kahverengiye dönmüştü.
Çünkü içinde amino asitler oluşmuştu.
Yani canlıların yapı taşları, doğal fizik ve kimya yasaları altında kendiliğinden ortaya çıkabiliyordu.
Bu deney yaşamı üretmedi.
Ama çok kritik bir eşiği geçti:
Yaşamın hammaddesi doğa tarafından üretilebiliyordu.
Fakat amino asitler tek başına yeterli değil.
Yaşam için sadece kimyasal yapı değil, bilgi gerekir.
Bir sistemin kendini kopyalayabilmesi ve değişebilmesi gerekir.
İşte burada sahneye RNA çıkıyor.
1960’lardan itibaren, DNA’nın yapısının çözülmesinde rol oynayan araştırmacılardan Francis Crick dahil birçok bilim insanı, ilk yaşamın RNA temelli olabileceğini öne sürdü.
Bu görüşe RNA Dünyası hipotezi deniyor.
RNA ilginçtir çünkü:
- DNA gibi nükleotid dizileriyle Genetik bilgiyi taşıyabilir.
• Bazı türleri — 1980’lerde keşfedilen ribozimler, yani katalitik RNA molekülleri, bazı kimyasal reaksiyonları hızlandırabilir. Bu keşif, hipotezi çok güçlendirmiştir.
Yani tek bir molekül hem bilgi depolayabilir hem de kimyasal iş yapabilir.
Bu, metabolizma ve kopyalama problemini tek molekülde çözmek gibi görünüyor.
Ama ciddi bir sorun var:
RNA kırılgandır.
Yüksek sıcaklıkta ve zorlu kimyasal koşullarda kolayca parçalanır.
Erken Dünya’nın kaotik ortamında uzun süre dayanabilir miydi?
Belki minerallerin yüzeyleri onu koruyordu.
Belki farklı kimyasal yollar vardı.
Ama kesin değil.
Bu belirsizlik, bilim insanlarını başka ihtimallere yöneltti.
Peki ya yaşam RNA’dan önce başladıysa diye sordular?
Uzun süre proteinlerin RNA’dan sonra evrimleştiği düşünüldü.
Fakat bazı bulgular bu sıralamanın daha karmaşık olabileceğini düşündürüyor.
Özellikle prionlar.
Prionlar ilk olarak ölümcül nörolojik hastalıklarla keşfedildi:
koyunlardaki scrapie ve halk arasında “deli dana” olarak bilinen sığır spongiform ensefalopatisi.
Başta sadece “bozuk proteinler” sanıldılar.
Ama daha sonra anlaşıldı ki bazı proteinler, başka proteinleri kendi şekillerine dönüştürebiliyor.
Yani genetik kod olmadan, yapısal bilgiyi aktarabiliyorlar.
Bu da şu ihtimali doğurdu:
İlk kopyalanabilir sistem nükleik asit değil de protein benzeri yapılar olabilir miydi?
Bu yaklaşım bazen “Protein Dünyası” hipotezi olarak anılıyor.
Henüz kanıtlanmış değil.
Ana akım bir görüş değil.
Ama şunu düşündürüyor:
Yaşamın başlangıcında tek bir yol izlenmemiş olabilir.
Belki de sandığımızdan daha karmaşık ve tesadüfi bir süreçti.
Bugün yaşayan tüm canlıların (bakteriler, bitkiler, hayvanlar) tek bir ortak atadan geldiği düşünülüyor.
Bilim insanları buna LUCA diyor:
Last Universal Common Ancestor — yani Son Evrensel Ortak Ata‘nın kısaltması
LUCA ilk canlı demek değil.
LUCA, bugün yaşayan tüm canlıların soy ağacında geriye doğru gittiğimizde ulaştığımız en son ortak atası.
Yani şunu söylüyoruz:
LUCA’dan önce de hayat vardı.
Ama o daha eski canlıların soyları günümüze kadar ulaşmadı.
Peki bunu nereden çıkarıyoruz?
Çünkü Dünya’daki yaşam inanılmaz derecede ortak özellikler taşıyor.
Mesela:
Neredeyse tüm canlılar aynı genetik kodu kullanıyor.
Proteinler büyük ölçüde aynı 20 amino asitle yapılıyor.
Hücreler enerji için hep aynı moleküle, ATP’ye güveniyor.
Bu kadar temel şeylerin hepsinin aynı olması tesadüf mü?
En mantıklı açıklama şu:
Bu özellikler bir yerden miras kaldı.
Ve o “bir yer”, tüm canlıların ortak atası — yani LUCA.
Son moleküler analizler, LUCA’nın yaklaşık 3,5 ila 4 milyar yıl önce yaşamış olabileceğini gösteriyor.
Bazı çalışmalar bu tarihi 4,2 milyar yıl öncesine kadar götürüyor — ama bu hâlâ tartışmalı.
Dünya’nın yaşı yaklaşık 4,54 milyar yıl.
Bu şu anlama geliyor:
Gezegen oluştuktan birkaç yüz milyon yıl sonra, burada zaten hücresel yaşam vardı.
Ve LUCA basit bir “kimyasal çorba” değildi.
“Kimyasal çorba” dediğimiz şey, yaşamdan önceki Dünya’yı anlatmak için kullanılan bir ifade.
Yani okyanuslarda bol bol organik molekül var ama henüz hücre yok, genetik sistem yok, düzenli bir metabolizma yok.
Bir nevi moleküller kaynıyor… ama ortada canlı diyebileceğimiz bir şey henüz yok.Oysa LUCA o aşamayı çoktan geçmişti.
LUCA basit bir molekül yığını değildi. Büyük olasılıkla genetik bilgi taşıyan, ribozomlara sahip ve temel metabolik yolları çalışan bir hücresel organizmaydı.
Büyük olasılıkla:
Genetik bilgi taşıyordu.
Ribozomlara sahipti (yani protein üretebiliyordu).
Ve temel metabolik süreçleri çalışıyordu. Yani LUCA, “hayatın ilk denemesi” değil;
bugün yaşayan tüm canlıların ortak atası olan, zaten oldukça gelişmiş bir hücresel organizmaydı.
Peki eğer LUCA zaten bu kadar karmaşıksa…
Ondan önce ne vardı?
Bilim bugün hâlâ şu sorunun peşinde:
İlk kendini kopyalayabilen sistem neydi?
RNA mı?
Proteinler mi?
Mineral yüzeylerde organize olan bir kimyasal ağ mı?
Hidrotermal bacalarda gelişen bir enerji döngüsü mü?
Belki yaşam tek bir anda başlamadı.
Belki milyonlarca yıl süren kimyasal denemelerin sonucuydu.
Belki sayısız sistem oluştu…
Çoğu kararsızdı, dağıldı, yok oldu.
Ve yalnızca biri istikrarlı hale geldi.
O kazanan soy, bugün Dünya’daki tüm canlıların atası oldu.
İşte bu videoda bu gizemi adım adım inceleyeceğiz:
Çünkü konumuz sadece yaşamın hikâyesi değil.
Bu, bizim hikâyemiz.
Ve cevap… sandığımızdan çok daha tuhaf olabilir.
Şu ana dek yaşamın kimyasal yapı taşlarının nasıl oluşmuş olabileceğini konuştuk.
Amino asitler, nükleotitler, organik moleküller…
Şimdi asıl soruya geliyoruz:
Bu moleküller nasıl oldu da kendini sürdürebilen bir sisteme dönüştü?
Çünkü yapı taşı olmak başka şey, sistem olmak başka şeydir.
Yaşam, düzenli çalışan, enerji kullanan ve kendini yenileyebilen bir sistemdir.
Bilim insanlarının önemli bir kısmı, bu kritik adımın okyanus tabanındaki hidrotermal bacalarda atılmış olabileceğini düşünüyor.
Özellikle “alkalin hidrotermal bacalar” denen yapılarda.
Bu ortamlarda:
- Mineraller açısından zengin, sıcak su deniz tabanından yükselir.
• Soğuk okyanus suyuyla karşılaşır.
• Sürekli kimyasal reaksiyonlar ve sıcaklık artışı oluşur.
Bu sıradan bir ortam değil.
Enerji var.
Mineral yüzeyler var.
Ve mikroskobik gözenekli yapılar var.
Bazı araştırmacılar, bu mineral gözeneklerin doğal “mikro-reaktörler” gibi davranmış olabileceğini düşünüyor. Molekülleri bir araya getirip yoğunlaştırarak dağılmalarını engellemiş olabilirler.
Yani doğa kendi deney tüplerini üretmiş olabilir.
Uzun yıllar boyunca bu geçişi açıklamak için en güçlü aday RNA Dünyası hipotezi oldu.
Ancak biraz önce de belirttiğim gibi RNA Yüksek sıcaklıkta, UV radyasyon altında ve dengesiz kimyasal ortamlarda parçalanabilir.
Erken Dünya ise tam olarak böyle bir yerdi.
Elbette mineral yüzeyleri veya kapalı mikro-ortamlar RNA’yı korumuş olabilir.
Ama kesin bir cevap yok.
Peki ya ilk sistem RNA değildiyse?
İşte burada uzun süre arka planda kalmış bir ihtimal devreye giriyor: proteinler.
Bugün bildiğimiz yaşamda proteinler neredeyse tüm hayati işlevleri yürütür:
- Enzim olarak reaksiyonları hızlandırırlar.
• Hücresel yapıyı oluştururlar.
• Metabolizmayı mümkün kılarlar.
Klasik görüşe göre proteinler tek başına çoğalamaz.
Genetik bilgi olmadan üretilemezler.
Bu tabloyu sarsan keşif 1980’lerde geldi.
Amerikalı nörolog Stanley Prusiner, bazı nörolojik hastalıkların sebebinin virüs ya da bakteri değil, yalnızca bir protein olduğunu gösterdi.
Bu proteinlerin DNA’sı yoktu.
RNA’sı yoktu.
Ama bulaşıcıydılar.
Nasıl?
Mevcut normal proteinleri kendi yanlış katlanmış şekillerine dönüştürerek çoğalıyorlardı.
Yani genetik kod olmadan, “şekil bilgisini” aktarabiliyorlardı.
Bu keşif, 1997’de Nobel Tıp Ödülü ile onurlandırıldı.
Ve bilim insanlarını şu soruyla baş başa bıraktı:
Acaba ilk kopyalanabilir sistem, genetik bir molekül değil de, yapısal bilgi taşıyan protein benzeri yapılar olabilir miydi?
Eğer öyleyse…
Yaşamın başlangıcı düşündüğümüzden çok daha farklı bir yerde başlamış olabilir.
Prionları benzersiz yapan şey şu:
Bilgiyi genetik harf dizisinde değil, üç boyutlu şekillerinde taşırlar.
Bir prion proteini belirli bir katlanma formuna girdiğinde, temas ettiği normal proteinleri de aynı forma girmeye zorlayabilir.
Yani bilgi, burada dizilimle değil, geometriyle aktarılır.
Bu klasik anlamda genetik çoğalma değildir.
Ama açıkça bir yapısal çoğalma mekanizmasıdır.
Üstelik bu proteinler bir araya gelerek “amiloid” adı verilen lifli yapılar oluşturabilir.
Amiloid lifleri:
- Son derece kararlıdır.
• Yüksek sıcaklığa dayanabilir.
• Kimyasal strese karşı dirençlidir.
Erken Dünya’nın sert koşullarını düşünürsek, bu ciddi bir avantaj olabilir.
Burada önemli bir ihtimal ortaya çıkıyor:
RNA tek başına kırılgan olabilir.
Ama bir protein ağına tutunduğunda daha stabil hale gelebilir mi?
Bugün bile hücreler stres altındayken RNA’yı korumak için protein kümeleri oluşturur.
Bu kümelerin bazıları prion benzeri davranışlar gösterebilir.
Bu da şu senaryoyu mümkün kılıyor:
Belki önce dayanıklı protein ağları oluştu.
Belki amiloid benzeri yapılar erken Dünya’da kendiliğinden ortaya çıktı.
Ve RNA, bu yapıların içinde korunarak evrimleşti.
Yani RNA ve protein arasında bir rekabet değil, bir iş birliği yaşanmış olabilir.
İş burada daha da ilginçleşiyor.
Modern evrim, genetik mutasyonlara dayanır.
DNA değişir, seçilim işler, özellikler nesillere aktarılır.
Ama prion benzeri sistemlerde farklı bir dinamik var:
Daha stabil bir katlanma formu ortaya çıktığında, bu yapı hızla diğer proteinlere yayılabilir.
Bu süreç DNA’daki bir mutasyonu beklemez.
Şekil daha kararlıysa, yayılır.
Bu durum, 19. yüzyılda kalıtımı farklı bir biçimde açıklamaya çalışan Jean-Baptiste Lamarck’ın fikirlerini kısmen hatırlatır.Lamarck, türlerin çevresel koşullara uyum sağlamak için zamanla değiştiğini savunuyordu. En bilinen fikri, kullanım ve ihmali ilkesiydi; Bir organ ya da özellik, sıkça kullanıldıkça güçlenir, gelişir ve evrimleşirdi.Örneğin, zürafaların uzun boyunlarının, ağaçlardaki yaprakları daha iyi yiyebilmek için uzun süre başlarını yukarıya doğru uzatmaları sonucu evrimleştiğini ve bu özelliğin gelecek nesillere aktarıldığını öne sürmüştü. Ona göre yeni bir türün ortaya çıkması, nesiller boyunca küçük değişimlerin birikmesiyle olurdu. Lamarck’ın düşünceleri, Darwin’in teorisinin gelişmesine ilham kaynağı olmuş olsa da, modern biyoloji kalıtımın esas olarak DNA üzerinden gerçekleştiğini gösterdi.
Prionlar, moleküler düzeyde, Lamarck’ın görüşlerini hatırlatacak şekilde, alternatif bir bilgi aktarım biçiminin mümkün olduğunu gösterdi.
Yani, genetik koddan önce, bilgi belki de şekil ya da yapı üzerinden aktarılıyordu.”
Şöyle düşünün:
Rastgele oluşmuş proteinler arasında biri tesadüfen daha kararlı bir yapı kazanıyor.
Bu yapı temas ettiği diğer proteinlere yayılıyor.
Daha dayanıklı ağlar oluşuyor.
Bu ağlar çevre koşullarına daha iyi direniyor.
Bu tür bir yapısal seçilim, kimyasal evrimi ciddi biçimde hızlandırmış olabilir.
Zamanla bu ağlar RNA’yı stabilize etmiş olabilir.
Ve sonunda protein ile RNA’nın birlikte çalıştığı ilk gerçek biyokimyasal sistem ortaya çıkmış olabilir.
Belki yaşam bir molekülle başlamadı.
Belki bir ağ ile başladı.
Ve o ağ, sonunda genetik kodu doğurdu.
Şimdi ilginç bir parantez açalım.
Bugün prion benzeri proteinlerin kontrolsüz birikimi, bazı nörodejeneratif hastalıklarla ilişkilendiriliyor.
Örneğin Alzheimer hastalığı ve Parkinson hastalığı’nda, belirli proteinlerin yanlış katlanıp zincirleme biçimde yayılabildiğini biliyoruz.
Bu hastalıklar klasik prion hastalıkları değildir.
Ama mekanizma şaşırtıcı biçimde benzerdir:
Yanlış katlanmış bir protein, diğerlerini de kendi formuna zorlar.
Ve süreç kontrolden çıktığında hücreler zarar görür.
Bu bize önemli bir şey gösteriyor:
Aynı moleküler mekanizma, farklı bağlamlarda hem avantaj hem yıkım yaratabilir.
Doğada “iyi” ya da “kötü” yoktur.
Sadece koşullara uyum vardır.
Bir dönemde istikrar sağlayan bir özellik, başka bir bağlamda yıkıcı olabilir.
Peki RNA’dan önce gerçekten bir “Protein Dünyası” var mıydı?
Yoksa elimizdeki sınırlı verileri biraz fazla mı zorluyoruz?
Bilimde fikirlerin heyecan verici olması yetmez.
Belirleyici olan kanıttır.
Hipotezler yol gösterir.
Ama onları ayakta tutan şey deneydir.
Şimdi bu protein-temelli senaryonun arkasındaki deneysel bulgulara bakacağız.
Laboratuvar çalışmalarına…
Şimdiye kadar RNA Dünyası’nı konuştuk.
Proteinleri konuştuk.
Prionları konuştuk.
Ama ya yaşam tek bir molekülle başlamadıysa?
Ya ilk bilgi sistemi RNA değildiyse?
Ya da yalnızca protein de değildiyse?
İşte burada daha radikal bir fikir devreye giriyor:
Amiloid Dünyası.
Peki bilgi önce “harflerde” değil de “şekilde” doğmuş olabilir mi?
Bu hipoteze göre, RNA’dan önce, Dünya’nın sert ve kaotik döneminde ilk kalıcı bilgi sistemi dayanıklı, lifli protein yapılara dayanıyor olabilir.
Yani bilgi, gen dizilerinde değil, üç boyutlu yapıda saklanıyordu.
Hadean döneminde Dünya’yı yeniden düşünelim:
Yüksek sıcaklık dalgalanmaları.
Yoğun ultraviyole ışınımı.
Radyasyon.
Kimyasal dengesizlikler.
Bu koşullarda uzun ve kırılgan RNA zincirlerinin istikrarlı biçimde varlığını sürdürmesi zor olabilir.
Ama amiloidler farklı davranır.
Bu lifli protein yapıları, “beta-tabaka” adı verilen düzenli katlanmalarla birbirine kenetlenir.
Adeta moleküler bir fermuar gibi.
Ortaya çıkan yapı:
- Isıya karşı görece dayanıklıdır.
• Kimyasal strese direnç gösterebilir.
• Birçok sıradan proteine kıyasla daha kararlıdır.
Globüler proteinler (enzimler, hormonlar, antikorlar gibi) kolayca dağılabilirken, amiloid lifler oldukça uzun süre stabil kalabilir.
Daha da ilginci şu:
Bu yapılar için uzun ve karmaşık proteinlere gerek yok.
Laboratuvar deneyleri gösteriyor ki yalnızca 3–10 amino asitten oluşan kısa peptitler bile uygun koşullarda amiloid benzeri lifler oluşturabiliyor.
Bu çok önemli.
Çünkü bu senaryoda yaşamın başlangıcı için uzun genlere, ribozomlara ya da gelişmiş enzimlere ihtiyaç olmayabilir.
Basit moleküller, doğru koşullarda, kendiliğinden organize olmuş olabilir.
Eğer gerçekten böyleyse…
Belki de ilk “bilgi sistemi” bir nükleik asit değil, kararlı bir yapısal ağdı.
Ve genetik kod, bu ağın üzerine inşa edildi.
Peki bu sistemde “bilgi” nasıl aktarılıyor?
Amiloid fibriller büyüyen uçlarına yeni protein parçaları ekleyerek uzar.
Fibril kırıldığında ise yeni “tohumlar” oluşur ve çoğalma hızlanır.
Ama burada kopyalanan şey amino asit dizisi değildir.
Kopyalanan şey, katlanma biçimidir.
Bu sürece “şablonlu konformasyonel kopyalama” denir.
Yapı, yeni gelen moleküllere kendi şeklini dayatır.
Yani bilgi, harflerde değil, üç boyutlu düzende aktarılır.
Bu klasik genetik kalıtım değildir.
Ama açıkça bir kalıtım benzeri süreçtir.
Eğer bir yapı daha dayanıklıysa, daha hızlı büyüyorsa ya da daha kolay kırılıp çoğalıyorsa, zamanla baskın hâle gelebilir.
Bu da şu ihtimali doğurur:
Belki Darwinci seçilim hücrelerden önce, moleküller düzeyinde başlamıştı.
Bugün bildiğimiz tüm hücresel yaşam,
Son Evrensel Ortak Ata’ya — yani LUCA’ya — kadar izlenebiliyor.
LUCA yaşadığında artık:
- RNA’ya sahipti.
• Protein üretiyordu.
• Bu bilgiyi ribozom adı verilen RNA-protein makinesiyle çeviriyordu.
Ribozomun katalitik merkezi hâlâ RNA’dır.
Yani proteinleri birbirine bağlayan temel kimyasal işi bir ribozim gerçekleştirir.
Üstelik bu yapı, bakterilerden insana kadar şaşırtıcı derecede korunmuştur.
Bu kadar evrimsel olarak korunmuş olması, onun çok erken bir dönemde ortaya çıktığını düşündürüyor.
Ama şunu unutmamak gerekir:
LUCA ilk yaşam formu değildi.
O, bugün hayatta kalan tüm canlıların en son ortak atasıydı.
Yani ondan önce başka soylar vardı.
Ve muhtemelen çoğu kayboldu.
Peki LUCA’dan önce ne vardı?
Belki genç Dünya’da tek bir başlangıç yoktu.
Belki aynı anda birden fazla “kimyasal dünya” vardı:
- RNA benzeri bilgi sistemleri
• Prion-benzeri protein ağları
• Mineral yüzeylerde gelişen ilkel metabolik döngüler
Çoğu kararsızdı.
Çoğu sürdürülemedi.
Çoğu yok oldu.
Ama bazen iki sistem çakışmış olabilir.
RNA, proteinle stabilize olmuş olabilir.
Protein, RNA’nın bilgi kapasitesinden fayda görmüş olabilir.
Bu iş birliklerinden biri istikrarlı hale geldi.
Sonra lipitler devreye girdi.
Zarlar oluştu.
Bölmeler ortaya çıktı.
DNA sahneye çıktı ve bilgiyi daha kararlı biçimde depolamaya başladı.
Ve bu karmaşık ağlardan biri…
Bölünebildi.
Çoğalabildi.
Evrimleşebildi.
Ve o soy, bugün LUCA olarak adlandırdığımız noktaya ulaştı.
LUCA’nın ortaya çıkışı belki nadir bir olaydı.
Belki de kimyasal evrim uzun süre denemeler yaptı.
Ama evrim olasılık hesaplarıyla değil, gerçekleşen olaylarla ilerler.
Geride kalan kazanır.
Bitirmeden önce, değinmeden geçmek istemediğim bir fikir daha var:
Panspermia.
Bu hipoteze göre yaşamın bazı temel yapı taşları Dünya’da oluşmamış olabilir.
Kuyruklu yıldızlar ve meteorlar tarafından taşınmış olabilir.
Gerçekten de meteorit analizlerinde amino asitler ve çeşitli organik moleküller tespit edildi. Özellikle Murchison meteoriti gibi örnekler, prebiyotik kimyanın uzayda da gerçekleşebildiğini gösteriyor.
Bu önemli bir bulgu.
Ama dikkat:
Bu, yaşamın nasıl başladığını açıklamaz.
Sadece soruyu başka bir yere taşır:
Eğer yapı taşları uzaydan geldiyse, o kimya orada nasıl başladı?
Yani gizem ortadan kalkmıyor.
Sadece adres değiştiriyor.
Belki cevap tek bir molekülde saklı değil.
Belki yaşam bir anda ortaya çıkan kimyasal bir mucize değildi.
Belki yaşam, milyarlarca yıl süren bir kimyasal evrimin sonucuydu.
Farklı moleküller denendi.
Farklı yapılar oluştu.
Çoğu dağıldı.
Çoğu başarısız oldu.
Ama bazıları, bulundukları koşullarda biraz daha kararlıydı.
Biraz daha kalıcıydı.
Biraz daha “kopyalanabilir”di.
Ve doğada küçük avantajlar zamanla büyür.
Bugün geriye dönüp baktığımızda şunu görüyoruz:
Bir noktada, cansız kimya, bilgi taşıyabilen sistemler üretmeye başladı.
Bilgi kalıtıma dönüştü.
Kalıtım seçilime.
Seçilim evrime.
Ve milyarlarca yıl sonra,
Bu sürecin bir ürünü olarak,
Evrenin bir köşesinde,
Kendi kökenini merak eden bilinçli varlıklar ortaya çıktı.
Biz.
