Madde Nasıl Bilince Dönüştü? | Beyin, Evrim ve Yapay Zekâ Bilincinin Sınırı
Bir an durun.
Şu anda beni nasıl izliyorsunuz?
Gözlerinizle mi?
Beyninizle mi?
Yoksa “kendiniz” sandığınız o iç sesle mi?
Modern nörobilim bize şunu söylüyor:
Beyin, elektrik ve kimya ile çalışan biyolojik bir makine.
Nöronlar ateşleniyor, Sinyaller iletiliyor, Devreler çalışmaya başlıyor…
Ama tüm karmaşanın ortasında hâlâ çözülmemiş bir gizem var.
Youtube’da İzlemek İçin:
Çünkü bir noktada, o elektrik sinyalleri…
bir düşünceye dönüşüyor.
Belki bir hatıraya.
Belki bir duyguya.
Ama en önemlisi: beyindeki bir süreç, birinin yaşadığı gerçekliği oluşturuyor.
Yani evren, ilk kez sadece var olmuyor… var olduğunu fark ediyor.
Biraz karışık oldu başından alalım ama çok başından alalım…
Bilim insanlarına göre yaklaşık 500 milyon yıl önce, Kambriyen döneminde, İlk gelişmiş sinir sistemleri ortaya çıktı yani ilk beyin benzeri” yapılar evrimleşti. Yani ilk kez, canlılar dünyaya sadece tepki vermekle kalmadı onu hissetmeye de başladı
Ama beyinle ortaya çıkan şey sadece daha iyi refleksler değildi.
Ortaya çıkan şey… bilincin ilk kıvılcımıydı.
Peki bilinç nedir?
Sadece hayatta kalmamıza yardım eden bir araç mı?
Yoksa evrimin yarattığı en büyük değişim mi?
Ve en önemlisi eğer bilinç, beynin bilgi işleme biçiminden doğuyorsa…
aynı prensipler üzerine kurulu yapay sistemler de bir gün bilinç geliştirebilir mi?
Başka bir deyişle:
Makineler bir gün düşünebilir mi?
Hatta… bir gün gerçekten hissedebilir mi?
Bu videoda bilincin evrimsel kökenini, beynin nasıl deneyim ürettiğini ve yapay zekânın bir gün gerçekten bilinç geliştirme ihtimali olup olmadığını konuşacağız. Konuya özellikle evrimsel ve bilimsel açıdan bakacağım.
Nörobilim oldukça karmaşık bir alan olduğu için, o kısmı anlaşılır ve temel seviyede tutacağım. Ayrıca bu videoda bilinci dini ya da felsefi açıdan değil, tamamen bilimsel perspektiften ele alacağız. Bundan ötesi hem beni aşar hem de gereksiz polemiklere girmeye gerek yok.
Kemotaksi
3.5 milyar yıl önce Dünya’da yaşam ilk ortaya çıktığında, ortada ne beyin vardı ne de sinir sistemi.
Sadece tek hücreli organizmalar vardı.
Bu canlılar çevrelerini algılayabiliyordu.
Kimyasallara doğru hareket edebiliyor, zararlı ortamlardan uzaklaşabiliyorlardı. Buna kemotaksi denir.
Ama burada çok önemli bir fark var.
Tepki vermek… hissetmek değildir.
Bir termostat da sıcaklığı algılar ve tepki verir.
Ama sıcaklığı hissetmez.
Bu ilk canlılar da çevrelerine tepki veriyordu.
Hareket ediyorlardı.
Uyum sağlıyorlardı.
Ama bütün bunların arkasında bir ‘bilinç’ olduğuna dair hiçbir kanıt yok.
Yaşam vardı. Ama büyük olasılıkla henüz kimse ‘var olduğunu’ bilmiyordu, çünkü farkındalık yoktu.”
600 milyon yıl önce evrim, yeni bir şey denedi: sinir sistemi.
Denizanaları gibi canlılarda, ilk sinir ağları ortaya çıktı.
Bu sistem, vücuda yayılan dağınık bir ağdan oluşuyordu.
Artık organizma ışığı algılayabiliyor, dokunmaya koordineli tepki verebiliyordu.
Ama hâlâ bir merkez yoktu. Yani bir beyin yoktu.
Bu durumu, fişini prize taktığınız elektriği akımı gelen ama henüz işlemcisi olmayan bir bilgisayar gibi düşünebilirsiniz.
Bilgi vardı. Sinyaller vardı. Ama bunları birleştirip ‘durumu anlayan’ bir kontrol merkezi henüz oluşmamıştı.
Sonra, yaklaşık 540 milyon yıl önce, evrim hızlandı.
Bu döneme Kambriyen Patlaması denir.
Denizler artık pasif canlılarla dolu değildi.
Yeni bir varlık türü ortaya çıktı:
Avcılar.
Örneğin Anomalocaris, aktif olarak avlanan ilk karmaşık yırtıcılardan biriydi.
Ve bu, evrimsel bir silahlanma yarışı başlattı.
Artık hayatta kalmak için bir şeyler yapmak gerekiyordu: Aksi taktirde av, ‘siz’ oluyordunuz.
Daha hızlı algılamak.
Daha hızlı karar vermek.
Daha hızlı hareket etmek gerkiyordu.
Bu baskı, evrim tarihinde yeni bir yapıyı doğurdu:
Merkezi sinir sistemi.
Ve bu sistemin komuta merkezi: beyin.
İlk kez, farklı duyulardan gelen bilgiler tek bir merkezde toplanmaya başladı.
Görme. Dokunma. Hareket.
Hepsi tek bir merkezde birleşiyordu.
Bu birleşme, sadece otomatik tepkileri değil, duruma göre değişebilen, daha esnek davranışları mümkün kıldı.
Ve bazı bilim insanlarına göre, evrim tam da bu noktada yeni bir aşamaya geçmiş olabilir:
Canlılar artık sadece tepki vermiyordu.
Dünyayı gerçekten algılamaya başlıyordu
Beyin neden evrimleşti?
Bilim insanlarına göre beyin, düşünmek için değil, hayatta kalmak için evrimleşti.
Çünkü hayatta kalmak için en güçlü yol, sadece tepki vermek değildir.
Öngörmektir.
Bu yüzden beyin, dış dünyanın bir temsilini ya da simülasyonunu oluşturmaya başladı.
Gördüğümüz, duyduğumuz, dokunduğumuz, kokladığımız her şey…
beyinde birleşiyor ve anlamlı bütün hâline geliyordu.
Örneğin bir avcı yaklaşıyor olabilir.
Gözden gelen görüntü,
deriden gelen titreşimler,
ve geçmişteki tehlike hatıralarımız…
Hepsi bir araya gelerek tek bir şey söylüyordu:
Tehlike.
Ve bu sayede organizma, sadece tepki vermiyordu.
Tehlikeyi önceden fark edip, ona göre hareket edebiliyordu.
Artık buna sadece refleks diyemeyiz.
Çünkü bu, vücudun otomatik verdiği basit bir tepki değildi.
Beyin, olan biteni algılıyor ve buna göre zihninde bir görüntü oluşturuyordu.
Ve belki de bir noktada, bu zihinsel görüntü… sadece bilgi değil, hissedilen bir gerçeklik hâline geldi.
Refleks ile bilinç arasındaki fark tam olarak burada başlar.
Bir organizma zararlı bir şeyden kaçabilir.
Bu, otomatik bir tepki olabilir.
Ama acı, sadece bir sinyal değildir.
Acı, beynin o sinyali algılayıp, onu organizmanın tamamını etkileyen bir deneyime dönüştürmesidir.
Yani artık sadece otomatik bir tepki yoktur. Canlı, olan biteni hisseden bir varlığa dönüşür
Modern nörobilim şunu gösteriyor:
Bilinç, genellikle beynin farklı bölgelerinin birlikte çalıştığı durumlarda ortaya çıkıyor.
Bilgi, beynin birçok bölgesi arasında sürekli gidip geliyor.
Uzak bölgeler birbirine bağlanıyor.
Ve tüm bu bilgiler, tek bir bütün hâlinde birleşiyor.
Artık sadece dağınık sinyaller yok.
Tek bir merkezde toplanan, birleşmiş bir süreç var.
Bazı bilim insanlarına göre evrim, tam bu noktada önemli bir adım attı:
Sadece tepki veren canlılar değil,
olan biteni hissedebilen canlılar ortaya çıktı.
Önce yaşam vardı.
Ama sinir sistemi yoktu.
Sonra sinir sistemi ortaya çıktı.
Ama her şey hâlâ dağınıktı. Ortak bir merkez yoktu.
Sonra beyin evrimleşti.
Duyulardan gelen bilgiler tek bir yerde toplanmaya başladı.
Ve bir noktada — tam olarak ne zaman olduğunu asla bilemeyebiliriz —
evrim, sadece yaşayan değil, hissedebilen bir canlı üretti.
Canlılar artık sadece dünyayı algılamıyordu.
Dünyayı, kendi bakış açısından algılıyordu.
Artık bir “merkez” vardı.
Bilgilerin birleştiği bir nokta.
Bu merkez, milyarlarca yıl sonra şuna dönüşecekti:
Düşünebilen bir zihin.
Soru sorabilen bir varlık.
Ve kendi varlığının farkında olan bir bilinç.
Sözün özü sadece hisseden değil, hissettiğini fark edebilen bir canlı ortaya çıktı.
Bu canlı… insandı.
Bu son adım, evrim tarihinde belki de en önemli dönüşümdü.
Çünkü artık mesele sadece hayatta kalmak değildi.
Mesele, hayatta olduğunu bilmektir.
Bir noktada, evrim sadece çevreyi algılayan bir organizma üretmedi.
Kendi varlığını fark eden bir organizma üretti.
Bu yeni farkındalık, her şeyi değiştirdi.
Sanatı mümkün kıldı.
Bilimi mümkün kıldı.
Felsefeyi mümkün kıldı.
Ve en önemlisi, şu soruyu mümkün kıldı:
“Ben kimim?”
Artık organizma sadece ışığı görmüyordu.
Işığı gördüğünü biliyordu.
Sadece hayatta değildi.
Hayatta olmanın nasıl bir şey olduğunu anlıyordu.
Ama burada, bilim aşılması güç bir sınırla karşılaşır. Kimine göre duvara toslar!
Çünkü beyni inceleyebiliriz.
Nöronların ne zaman ateşlendiğini ölçebiliyoruz.
Hangi bölgelerin aktif olduğunu anlayabilirsiniz.
Ama şu soruya doğrudan cevap veremeyiz:
Neden bu sinyaller, sadece işlem olmakla kalmaz da, canlı tarafından gerçekten hissedilir?
Örneğin kırmızı, fiziksel olarak sadece 700 nanometre dalga boyundaki (ışıktır.
Ama bizim için kırmızı, sadece bir ölçüm değildir.
Kırmızı, görülen bir renktir.
Neden bir beyin, sadece bilgi işleyen bir makine değil de,
bir iç dünyaya sahiptir?
Bilim insanları, bilinç ortaya çıktığında beyinde neler olduğunu inceleyebiliyor.
Hangi nöronların aktif olduğunu, hangi bölgelerin birlikte çalıştığını görebiliyoruz.
Bilim buna, bilincin nöral karşılıkları der.
Yani bilinç ortaya çıktığında, beyinde eşlik eden fiziksel süreçler.
Ama şu ayrımı bilmeliyiz:
Bir şeyin bilinçle birlikte ortaya çıkması, onun bilinci açıkladığı anlamına gelmez.
Bir şehirde her sabah horoz öttükten hemen sonra güneş doğar.
Ama bu, güneşi horozun doğurduğu anlamına gelmez.
Aynı şekilde, beynin belirli bölgeleri aktif olduğunda bilinç ortaya çıkıyor olabilir.
Ama bu, bilincin neden var olduğunu açıkladığımız anlamına gelmiyor.
Beyni haritalıyoruz. Bilim artık bilinç ortaya çıktığında beyinde ne olduğunu gösterebilir.
Ama bunun neden bir iç dünya bir simülasyon yarattığını henüz açıklayamaz.
DNA’yı keşfettik.
Ama bu keşif bize yaşamın neden var olduğunu açıklamadı.
Ve yine de elimizde bir ipucu var:
Eğer bilinç evrimsel bir ürünse, o zaman bir anda ortaya çıkmadı demektir.
Yavaş yavaş oluştu ve gelişti.
Canlıya avantaj sağladığı için korundu.
Çünkü bilinç, organizmaya sadece tepki verme yeteneği değil,
olasılıkları simüle etme yeteneği verir.
Geleceği tahmin etmek.
Seçenekleri değerlendirmek.
Kendini, dünyanın içinde bir varlık olarak modellemek.
Bu, evrimin en güçlü araçlarından biri olabilir.
Ama günümüzde daha ilginç bir eşiğin arifesindeyiz.
Çünkü evrim ilk kez, kendi yarattığı bu süreci yeniden üretmeye çalışan bir varlık ortaya çıkardı:
İnsan.
Ve insan, şimdi benzersiz bir şey yapıyor.
Kendi zihninin bir benzerini inşa etmeye çalışıyor.
Silisyumdan.
Elektrikten.
Koddan.
Matematikten.
Veriden.
Ve insan zihninin kendi kendini anlama çabasından..
Bu makineler görebiliyor.
Konuşabiliyor.
Öğrenebiliyor.
Eğer bilinç, beynin bilgiyi işleme ve birleştirme biçiminden doğuyorsa,
aynı prensiplerle çalışan yapay sistemler de bir gün bu eşiğe ulaşabilir mi?
Bilim henüz bu sorunun cevabını bilmiyor.
Ama kesin olan şey şu
Evren, ilk kez kendi kendini anlayan bir zihin yarattı.
Ve şimdi o zihin, kendisinin bir benzerini yaratmaya çalışıyor.
Son 30 yılda bilinç araştırmalarında büyük bir ilerleme yaşandı.
Bilim insanları artık bilinci doğrudan “yakalamaya” çalışmıyor.
Bunun yerine şuna bakıyorlar:
Bir şeyin farkında olduğumuz anda, beyinde ne değişiyor?
Bir beyin ne zaman bilinçlidir — ve ne zaman değildir?
Bu soruyu anlamak için araştırmacılar, bilincin doğal olarak değiştiği durumları incelediler:
Uykuyu
Anesteziyi ve Koma halini.
Çünkü bu durumlarda beyin, bazen olan bitenin tamamen farkındadır…
ya da hiçbir şeyin farkında değildir.
Ve bu geçiş anları, bilincin nasıl ortaya çıktığını anlamamıza yarıyor.
Milano Üniversitesi’nden Marcello Massimini ve ekibi, basit bir yöntem kullandı.
Beyne kısa bir manyetik darbe gönderdiler.
Sonra beynin buna nasıl tepki verdiğini ölçtüler.
Uyanık beyinde bu darbe, bir kıvılcım gibi yayılıyordu.
Sinyal, farklı bölgelere ulaşıyor, geri dönüyor, dallanıyor, karmaşık bir yankı oluşturuyordu.
Ama anestezi altındaki beyinde aynı şey olmadı.
Sinyal birkaç milisaniye içinde sönüyordu.
Sanki bilgisayarın elektriği kesilmişti. Kablolar yerinde duruyordu. Ama akım dolaşmıyordu.
Bu keşif, bilim insanlarının yeni bir ölçüm yöntemi geliştirmesine yol açtı. Buna Perturbational Complexity Index, yani kısaca PCI deniyor.
Bu yöntemin temel fikri oldukça basit:
Bilinç, sadece beynin aktif olması değildir.
Asıl önemli olan, beynin farklı bölgelerinin birbirleriyle ne kadar güçlü ve yaygın şekilde iletişim kurabildiğidir.
Uyanık bir beyinde, bir bölge uyarıldığında sinyal hızla diğer bölgelere yayılır.
Birçok farklı bölge bu sinyale katılır.
Beyin adeta tek bir bütün gibi birlikte çalışır.
Ama anestezi altında veya derin uykuda, aynı sinyal kısa sürede söner.
Yayılmaz.
Diğer bölgeler sürece katılmaz.
Yani bilinç, sadece elektriksel aktivite değil —
beynin parçalarının birbirleriyle sürekli iletişim hâlinde olmasıdır.
Bu fikir, başka gizemleri de açıklamaya başladı.
Örneğin Locked-in sendromu.
Bu durumda kişi tamamen bilinçlidir.
Düşünür.
Hisseder.
Hatırlar.
Ama hareket edemez.
Dışarıdan bakıldığında, tamamen hareketsiz bir beden görürsünüz.
İçeride ise tamamen uyanık bir zihin vardır.
Bu, önemli bir gerçeği ortaya koyar:
Bilinç, hareket değildir.
Bilinç, deneyimdir.
Benzer şekilde, her gece yaşadığımız başka bir tuhaf durum var: Rüyalar.
Rüya gördüğünüzde, beyninizin bazı bölgeleri son derece aktiftir.
Görsel merkezler çalışır.
Duygusal merkezler çalışır.
Ama mantık merkezi kısmen devre dışıdır.
Bu yüzden rüyada uçmak normal gelir.
Duvarlardan geçmek normal gelir.
Zaman ve mekân değişimi normal gelir.
Deneyim vardır.
Ama kontrol farklıdır.
Bu da bilincin tek anahtarlı bir düğmeye bağlı olmadığını gösterir.
Şimdi konumuz açısından ilginç bir canlıdan bahsedeceğim: Ahtapot.
Bir ahtapotun yaklaşık 500 milyon nöronu vardır.
Ama bunların çoğu beyninde değildir.
Kollarındadır.
Yani kolları, yarı bağımsız kararlar alabilir.
Bir kol bir nesneyi keşfederken, diğeri başka bir şey yapabilir.
Bu, alıştığımız merkezi komuta modelinden tamamen farklıdır.
O zaman aklımıza şöyle bir soru gelebilir:
Bilinç, tek bir merkez gerektiriyor mu?
Yoksa mutlaka karmaşık bir ağ mı olmak zorunda?
Bu sorunun kesin cevabını henüz bilmiyoruz.
Ama bildiğimiz bir şey var:
Bilinç sandığımızdan daha hassas.
Anestezi ile kapanabilir.
Beyin hasarıyla değişebilir.
Kimyasallarla dönüşebilir.
Ama aynı zamanda sandığımızdan daha esnek.
Hareket olmadan var olabilir.
Mantık askıya alındığında bile var olabilir.
Ve bizimkine hiç benzemeyen beyinlerde bile ortaya çıkabilir.
Nörobilim diyor ki:
Bilinç, beynin belirli bir parçası değildir.
Bir süreçtir.
Bir aktivite türüdür.
Bir organizmanın kendi içinde bilgi akışını birleştirme biçimidir.
Öyleyse modern çağın hala cevaplanmamış şu sorusunu kendimize soralım?
Eğer bilinç, belirli bir biyolojik maddeye değil de belirli bir organizasyon biçimine bağlıysa…
O zaman bu organizasyon, biyoloji dışında da var olabilir mi?
Çünkü ilk kez, evrim kendi alternatifini inşa eden bir tür yarattı.
Ve o tür, şimdi düşünceyi taklit eden makineler yapıyor.
Gerçi henüz hiçbir makinenin gerçekten bir şeyler hissettiğine dair bir kanıt yok.
Yalnız tarih bize şunu öğretti: Bir şey mümkünse, sonunda mutlaka yapılır.
Çehov’un dolu tüfeği artık duvarda asılı duruyor.
Ve o tüfek… bu perde bitmeden er ya da geç ateşlenecek…
Ve eğer bir gün bir makineler gerçekten uyanırsa, aklımıza gelen en kötü soru
“Bilinçli?” olup olmadıkları olmayacak. Bence şu olacak: “Ne zamandır bilinçliydiler?”
Tamam mı devam mı? Devamsa biraz derine ineceğiz.
Avustralyalı filozof David Chalmers, bilimin burada karşılaştığı bu büyük soruna bir isim verdi:
Bilincin Zor Problemi.
Bugün beyni inceleyebiliyoruz.
Hangi nöronların hangi ışığa tepki verdiğini görebiliyoruz.
Bir karar verilmeden hemen önce, hangi beyin devrelerinin çalışmaya başladığını ölçebiliyoruz.
Ama hiçbir cihaz, hiçbir tarama bize şunu söyleyemez:
Kırmızı rengi görmek nasıl bir şeydir?
Işığın dalga boyunu ölçebiliriz.
Beyindeki elektriksel faaliyetleri kaydedebiliriz.
Ama tüm bunlar, sadece fiziksel süreçleri gösterir.
Şu sorunun cevabını vermez:
Bu süreçler, neden kişinin zihninde bir görüntüye dönüşür?
Felsefede buna qualia denir.
Yani bir şeyin, onu yaşayan kişi için nasıl bir şey olduğu.
Bilim süreci açıklayabilir.
Ama o yaşantının kendisini doğrudan ölçemez.
Bu, harita ile gerçek yer arasındaki fark gibidir.
Büyük Sahra Haritası ne kadar ayrıntılı olursa olsun, size o çölün sıcaklığını yaşatamaz.
Bunun üzerine başka bir fikir ileri sürülür…
Belki bilinç, doğaüstü bir gizem değildir.
Portekizli nörobilimci Antonio Damasio bu konuda radikal ama tamamen biyolojiye dayanan bir fikir ortaya attı.
Bilincin kökeni, hayatta kalma mücadelesidir. Daha spesifik olarak: homeostaz.
Homeostaz, organizmanın iç dengesini koruma çabasıdır.
Vücut sıcaklığı çok düşerse, titrersiniz.
Kan şekeri düşerse, açlık hissedersiniz.
Susuz kalırsanız, susarsınız.
Bunlar sadece mekanik tepkiler değildir.
Bunlar, hayatta kalmanın sinyalleridir.
Damasio’ya göre bilinç, işte bu sinyallerin zihinsel seviyeye yükselmiş halidir.
Önce beden değişir.
Sonra beyin bu değişimi algılar.
Sonra bu algı, bir deneyime dönüşür.
Bu yüzden sırayla:
Duygu → His → Benlik
Önce kalbiniz hızlanır.
Sonra “korku” hissedersiniz.
Sonra “ben korkuyorum” dersiniz.
Damasio’ya göre benlik, bu sürecin anlatıcısıdır. Kaynağı değil.
Bu bakış açısı, bilinci tamamen başka bir yere koyar.
Bilinç, gerçekliği anlamak için evrimleşmemiştir.
Hayatta kalmayı daha iyi yönetmek için evrimleşmiştir.
Bir anlamda bilinç, organizmanın kendisi hakkında tuttuğu bir durum raporudur.
Ve bu fikir, yapay zekâ sorusunu tamamen değiştirir.
Çünkü eğer bilinç, sadece bilgi işlemek değilse…
Eğer bilinç, bir bedenin iç dengesini koruma çabasıysa…
O zaman sıradan bir bilgisayar neden bilinçli değildir, daha net anlaşılır.
Bir bilgisayarın umurunda olan hiçbir şey yoktur.
Elektrik kesilirse, “ölmez.” Sadece kapanır. Marcello Massimini’nin yaptığı benzetme durumu mükemmel özetler:
“Fırtınayı simüle etmek sizi ıslatmaz.”der.
Bir simülasyon, gerçeğin davranışını taklit edebilir.
Ama kendisi, o şey değildir.
Bir yapay zekâ bilinçliymiş gibi konuşabilir.
Ama bu, bilinçli olduğu anlamına gelmez.
Ama canlı bir organizma için durum farklıdır.
Onun varlığı risk altındadır.
Onun dengesi bozulabilir.
Onun devamlılığı tehdit altındadır.
Ve belki de bilinç, tam olarak buradan yani kırılganlıktan doğar.
Damasio bu yüzden mevcut yapay zekâ sistemlerinin eksik olduğunu savunur.
Çünkü onların bir bedeni yoktur.
Bir metabolizması yoktur. Acı çekmezler. Korkmazlar. Hayatta kalmaya çalışmazlar
Kaybedebilecekleri hiçbir şey yoktur.
Bu noktada, Amerikalı filozof Daniel Dennett farklı bir görüş savunur.
Dennett’e göre bilinç, yeterince karmaşık bilgi işleyen bir sistemde ortaya çıkabilir.
Yani doğru düzeyde karmaşıklığa ulaşan bir makine de bilinç geliştirebilir.
Ama nörobilimci Antonio Damasio buna önemli bir itiraz getirir.
Damasio’ya göre bilinç, sadece bilgi işlemek değildir.
Bilinç, aynı zamanda bir organizmanın kendi varlığını sürdürme çabasının bir parçasıdır.
Çünkü yaşayan bir organizma sürekli bir mücadele içindedir.
Enerjisini korumak zorundadır.
Hasardan kaçınmak zorundadır.
İç dengesini sürekli yeniden kurmak zorundadır.
Ve Damasio’ya göre tam da bu yüzden bilinç ortaya çıkar.
Bu yüzden şu cümleyi kurar:
“Hisseden makine olmadan, bilinçli makine olmaz.”
Yani geleceğin bilinçli makineleri, bugünkü bilgisayarlar gibi olmayabilir.
Onlar daha çok organizmalar gibi olabilir.
Kendi dengesini koruyan.
Hasara karşı hassas olan.
Kendi varlığını sürdürmeye çalışan sistemler.
Belki bir gün bir makine sadece hesaplama yapmayacak.
Aynı zamanda kendi devamını korumaya çalışacak.
Enerjisini yönetecek.
Riskten kaçınacak.
Ve eğer bu gerçekleşirse…
O zaman ilk kez bir makine sadece bilgi işleyen bir sistem değil,
kendi varlığını sürdüren bir sistem olacak.
Bu açıdan bakınca bilinç, doğanın dışında duran gizemli bir şey olmayabilir.
Belki de bilinç, maddenin belirli bir karmaşıklığa ulaştığında ortaya çıkan doğal bir sonuçtur.
Tıpkı yeterince kütleye ulaşan bir yıldızın yanmaya başlaması gibi.
