Güncel Yazılar Savaş Tarihi Türk Tarihi Veneto

1204’te İstanbul’da Ne Oldu? Haçlı Yağması, Kutsal Emanetler

Avrupa’da ya da Amerika’da bir müze gezerken bazen garip bir an yaşarsınız. İçinizi acıtan, hatta insanın boğazını düğümleyen bir an…
Bu his, gördüğünüz eserin güzel ya da etkileyici olmasından kaynaklanmaz. Asıl mesele şudur: Karşınızda orada olmaması gereken bir şey vardır.

Bir heykel… Bir mücevher… Bir kadeh, bir sütun… Bazen de neredeyse bir tapınağın tamamı.

Baktığınız şeyin, o şehirde yapılmadığını bilirsiniz. Bir zamanlar başka bir yere, başka bir kente, başka bir uygarlığa aitti. Hediye edildi, satın alındı ya da kaçırıldı. Ve şimdi bir müze vitrininde sessizce karşınızda duruyor.

Venedik’te, Paris’te, Vatikan’da gezerken karşıma çıkan bazı eserlerin, neredeyse bir gecede benim şehrimden sökülüp alındığını biliyordum. Evet, gerçekten bir gecede.

Ve bunu yapanlar Bizans’ın “klasik” düşmanları değildi. Araplar değildi.
Persler değildi. Biz Türkler hiç değildik. Bunu yapanlar Haçlılardı.

İstanbul’un tarih boyunca yaşadığı en büyük yağma olayını sizinle paylaşmak istiyorum. Bu programda; nelerin alındığını, nasıl götürüldüğünü ve bugün nerelerde sergilendiğini anlatacağım.
Eğer bu konuda yalnızca kulaktan dolma bilgilere sahipseniz, birazdan göreceğiniz tablo sizi şaşırtacak. Çünkü yağma, sandığınızdan çok daha büyük, çok daha sistematikti. Bu, sıradan bir hikâye değil. Aslında bir hikâye de değil.

  1. yüzyılın başında İstanbul, dünyanın en zengin şehriydi. Haçlı orduları sözde Kudüs’e gitmek üzere yola çıkmıştı. Ama rota “tesadüfen” değil, bilinçli olarak saptırıldı.

Bu yüzden bazı tarihçiler 4. Haçlı Seferi için şu tanımı yapar:

“Bu bir sefer değil, planlı bir talandı.”

Peki, Müslümanlarla savaşmak ve Kudüs’teki Kutsal Kabir Kilisesi’ni kurtarmak için yola çıkan Hristiyan dünyasının sözde kutsal ordusu, neden Hristiyanlığın başkentini yağmaladı? Bu hazineler Avrupa’ya nasıl taşındı? Ve Neden hâlâ oradalar?

İzlemek için tıklayın:

 

Üçüncü Haçlı Seferi

1189’da başlayan Üçüncü Haçlı Seferi ki Kralların Haçlı Seferi olarak da bilinir askerî açıdan bakıldığında tam bir hezimet değildi. Üç yıl içinde bazı stratejik şehirler ele geçirildi, Doğu Akdeniz sahilinde tutunuldu. Ama asıl hedefe ulaşılamadı. Haçlılar Kudüs’ü geri alamadı.

Yine de Sultan Selahaddin ile bir ateşkes yapıldı. Bu anlaşma sayesinde Hristiyan hacıların Kudüs’e serbestçe girip çıkmasına izin verildi. Şehir Müslümanların elinde kalmaya devam ediyordu ama Batı dünyası için konu kapanmış değildi. Kudüs hâlâ bir “açık hesap”tı.

1198 yılına gelindiğinde Papa III. Innocentius, Kudüs’ü bu kez kesin olarak geri almak için yeni bir çağrı yaptı. İşte bu çağrı, tarihe Dördüncü Haçlı Seferi olarak geçecek sürecin başlangıcıydı. Kasım 1199’da, kuzeydoğu Fransa’da Écry-sur-Aisne’de bir turnuva düzenlendi. Organizasyonu Champagne Kontu III. Theobald üstlenmişti. Ama asıl etkili olan, bölgede vaazlar veren Neuilly’li Fulk’tu. “Haçı kuşanın” çağrısı burada karşılık buldu ve Theobald önderliğinde yeni bir haçlı seferi başlatılmasına karar verildi.

Bu grubun içinde ileride kilit roller oynayacak üç isim vardı.

1.Seferin en önemli anlatılarından birini kaleme alacak olan Geoffrey de Villehardouin,
2.Theobald’ın 1201’deki beklenmedik ölümünden sonra liderliği devralacak Montferratlı Boniface ve

  1. daha sonra Katarlar’a karşı yürütülen Albigens Haçlı Seferi’nde öne çıkacak Simon de Montfort

Bu noktada kısa bir parantez açmak gerekiyor. Konstantinopolis’in yağmalanmasından sadece beş yıl sonra, aynı Papa III. Innocentius, Güney Fransa’da yaşayan ve “Katarlar” olarak bilinen bir Hristiyan mezhebini sapkın ilan ederek Albigens Haçlı Seferi’ni başlattı. Haç, ikon, aziz kültü gibi unsurları putperestlik olarak gören, yemin etmeyi, askerliği ve şiddeti günah sayan Katarlar, Papalığı Tanrısal bir otorite olarak kabul etmiyorlardı. Katarlar, Kilise için teolojik bir tehditti, feodal düzen için sosyal bir tehditti ancak Papa için ise otoriteye açık bir meydan okumaydı. Kuzey Avrupa’dan toplanan yaklaşık 30 bin kişilik haçlı ordusu, Pireneler’in eteklerine indi ve on binlerce insanı—kadın, çocuk ayırt etmeden—katletti. Avrupa tarihinin ilk sistematik mezhep kıyımlarından biri buydu.  Yani konuştuğumuz zihniyetin yaptıkları ve yapacakları İstanbul ile sınırlı değildi.  Kilise şunu net olarak söylüyordu: Hristiyan kimdir? sorusunun cevabını ben veririm.  Yani mesele “kimin neye inandığı değildi kimin “gerçek Hristiyan” sayılacağına kimin karar verdiğiydi. Böylece tarihte bir kez daha şunu gördük: Bir grubu veya halkı yok etmeden önce, onu ötekileştirmek ve bir ad vermek gerekir. Sonradan Konstantinopolis’te Roma’yı “Bizans” yapacak mantık, Güney Fransa’da Katarları “sapkın” demişti.

Neyse konuya dönersek daha yolun başında Dördüncü Haçlı Seferi’nin önünde çok ciddi bir sorun vardı. Bu dönemde Kudüs’e karadan gitmek neredeyse imkânsızdı. Bizans yönetimi altındaki Balkanlar istikrarsızdı. Bu yüzden Haçlılar deniz yoluyla Mısır’a ulaşmayı, oradan Kutsal Topraklar’a ilerlemeyi planladılar. Sorun şuydu: Gemileri yoktu. Erzakları yoktu. Ve en önemlisi: Paraları yoktu.

Çareyi dönemin denizci ticaret güçlerinde aradılar: Cenova ve Venedik’te.
Avrupa’nın en büyük deniz gücü kimdi: Venedik Cumhuriyeti.

Dördündü Haçlı Seferi Nasıl Rotasından Saptı?

Venedik; La Serenissima (En Yüce), Il Stato da Mar (Deniz Devleti), La Dominante (Hâkim Olan) gibi lakaplarla anılan, denizci kimliğiyle gurur duyan bir devletti. Her yıl İsa’nın göğe yükselişi yortusunda, doge altın renkli tören gemisi Bucintoro ile lagünün ağzına açılır, Venedik’in denizle “evlilik yeminini” sembolik olarak yenilerdi. Bataklıkta yılan balığı avlayan balıkçılar ve tuz üreticileriyle başlayan bu yerleşim, yüzyıllar içinde dünyanın en zengin ticaret merkezlerinden birine dönüşmüştü.

İşte tam bu noktada sahneye, 92 yaşında, kör ama son derece hesapçı bir adam çıktı: Venedik doçu Enrico Dandolo.

Doç” (Doge), Venedik Cumhuriyeti’nin seçilmiş devlet başkanlarına verilen isimdi. Venedik bir cumhuriyetten çok, modern anlamda bir şirket gibi yönetiliyordu. Müslümanlarla ticaret yapmaktan çekinmeyen, gerektiğinde diğer Hristiyan devletlerle çatışan, logosu San Marco Aslanı olan bir ticaret imparatorluğu…
Ve bu imparatorluğun başında o gün için Dandolo vardı.

1201’de Haçlılarla bir anlaşma yapıldı. Venedik, yaklaşık 33–35 bin Haçlıyı, atlarıyla ve erzaklarıyla birlikte Mısır’a taşıyacaktı. Bedel netti: 85 bin gümüş mark.
Bazı kaynaklar gemi hazırlığı, mürettebat ve lojistik masraflarla bu rakamın 94 bin gümüş marka çıktığını söyler. Burada atlamamamız gereken önemli bir ayrıntı var: Gümüş mark, bir madeni para değil, bir ağırlık birimiydi. Bir mark yaklaşık 230–250 gramdı. Yani 85 bin mark, 21–22 ton, 94 bin mark ise 23–24 ton gümüş demekti. Bugünün spot gümüş fiyatlarıyla hesaplandığında bu miktar on milyonlarca dolara denk düşer. Ancak nakit gümüş arzı son derece sınırlı olduğu Ortaçağ Avrupa’sında, bu, tek seferde toplanması neredeyse imkânsız, birkaç devletin yıllık gelirine yaklaşan bir servetti. Nitekim yola çıkma zamanı geldiğinde Haçlılar bu parayı toplayamadı. Yelken açılması gerekirken ortada sadece 12 bin Haçlı vardı ve ödenebilen miktar 35 bin marktı. Papa III. Innocentius 14 bin mark daha gönderdi ama hâlâ 45 bin mark açık duruyordu. Sefer fiilen kilitlenmişti.

Borç baskısı altındaki Haçlılar, rotayı ilk kez değiştirdi. Hedef artık Mısır değil, Adriyatik’teki Zara kentiydi. Bugünkü adıyla Zadar. Katolik Macar Krallığı’na bağlı, zengin bir liman kenti… ve aynı zamanda Venedik’in ticari rakibi. Plan basitti: Zara ele geçirilecek, şehir Venedik’e teslim edilecek, borç kapatılacaktı.
Dandolo için bu kaçırılmaz bir fırsattı. Dalmaçya kıyılarını uzun süredir kontrol altına almak istiyordu. Borçlu Haçlıları kendi çıkarı için kullanmak, son derece akıllıca bir hamleydi.

Kasım 1202’de Haçlılar Zara’ya saldırdı. Tarihte ilk kez bir haçlı seferi, Hristiyan ve üstelik Katolik bir şehri hedef almıştı. Papa III. Innocentius öfkeyle seferin tamamını aforoz etti. Daha sonra Venedikliler dışındaki herkes için bu kararı geri aldı. Zaten suçlu belliydi. Dandolo aforoz edilmişti ama seferin başında kalmaya devam etti.

Bugünden bakınca Zara’da yaşananlar, birkaç yıl sonra Konstantinopolis’te olacakların adeta genel provasıydı.

Dördüncü Haçlı Seferi başladığında Bizans İmparatorluğu zaten içten içe çöküyordu. İmparator II. İsaakios, kardeşi tarafından kör edilip hapsedilmişti. Tahta geçen isim, III. Aleksios’tu. İsaakios’un oğlu—ki onun da adı Aleksios’tu—Haçlılardan yardım istedi. Zara’da yapılan pazarlıkta bol keseden vaatlerde bulundu:
Tahta çıkarılırsa 200 bin gümüş mark ödeyecek, asker ve erzak sağlayacak, üstelik Bizans’ın Roma’daki Papa’nın otoritesini tanımasını sağlayacaktı.

Bu sonuncusu, 1054’teki Büyük Şizma’dan sonra Doğu Ortodoks Kilisesi’nin yeniden Roma’ya bağlanması anlamına geliyordu. Ama burada bir yanlış anlaşılma olmasın: İstanbul bir gecede Katolikleşmeyecekti. Ayinler Yunanca yapılmaya devam edecek, ibadet düzeni büyük ölçüde korunacaktı. Sadece patrik, Papa’nın üstünlüğünü kabul edecekti. Haçlılar bu teklifi kabul etti. Ve sefer, bir kez daha yön değiştirdi.

Kutsal Topraklar’a gitmekte ısrar eden az sayıdaki şövalye dışında, ordunun büyük bölümü İstanbul’a yöneldi. İmparator adayı Aleksios yanlarındaydı. Haziran 1203’ün sonunda şehrin önlerine geldiler. Haçlılar İstanbul’u gördüklerinde gözlerine inanamadı. Villehardouin’in anlattığına göre, daha önce böyle bir zenginlik görmemişlerdi: Yüksek surlar, görkemli kuleler, saraylar, sayısız kilise… O dönem için dünyada eşi benzeri yoktu.

Temmuz’da kuşatma başladı. Venedikliler surlarda gedik açtı. III. Aleksios korku içinde kaçtı. Ağustos 1203’te IV. Aleksios, babası II. İsaakios ile birlikte taç giydi. Ama bu zafer kısa sürdü. Şubat 1204’te sahneye yeni bir isim çıktı: Aleksios Dukas, bitişik kaşlarından dolayı takılan lakabıyla Murzuflos. IV. Aleksios’u tutukladı, tahta geçti ve V. Aleksios adını aldı.

Batılılara karşı halkta zaten güçlü bir tepki vardı. Haçlılara ödenemeyen borçlar ve Ortodoks imparatorluğu Roma’ya bağlama girişimi, IV. Aleksios’u gözden düşürmüştü. Artık şehirde ipler kopmak üzereydi.

  1. Aleksios’un, V. Aleksios tarafından hapsedilmesiyle Haçlıların Konstantinopolis’te dayandığı son zemin de çöktü. Bekledikleri para yoktu. Dahası, V. Aleksios şehir pazarlarını Haçlılara kapattı. Erzak kesildi. Açlık başladı. Ve ardından imparator askerlerine surların dışındaki Haçlı ordusuna saldırı emrini verdi.

1204’te İstanbul’da Ne Oldu?

Konstantinopolis Patriği, Meryem Ana ikonunu ve imparatorluğun en kutsal emanetlerini yanına alarak askerlerin önünde yürüdü. Bu, yalnızca askerî değil, ilahi bir meydan okumaydı. Bizanslılar bu ikonanın şehri koruduğuna inanıyordu.

İlk anda Haçlılar sarsıldı. Ama bu tereddüt uzun sürmedi. Patriğe saldırdılar. İkonu ve kutsal emanetleri ele geçirdiler. V. Aleksios’un ordusu paniğe kapıldı, dağıldı, kaçtı. İmparatorluk sancağı savaş alanında kaldı.

Bu, Bizans için basit bir askerî yenilgi değildi. Kutsal emanetlerin kaybı ve sancağın düşmesi, Tanrısal korumanın terk edildiği anlamına geliyordu. Fransız şövalye ve kronikçi Robert de Clari bu anı şöyle anlatır:

“Bizanslılar bu ikonaya öyle büyük bir inanç beslerdi ki, onu taşıyan kişinin asla yenilmeyeceğine inanırlardı. Oysa ki Murzuflos’un—yani V. Aleksios’un—onu taşımaya hakkı olmadığı için yenildiğini düşünmek daha akla yakındı.”

Bu olay, V. Aleksios’u kendi halkının gözünde bitirdi. Ardından gelen saldırılar da başarısız oldu. Son bir umutla Enrico Dandolo’yla pazarlık etmeye çalıştı. Ama artık çok geçti. Savaş kaçınılmazdı.

Üstelik V. Aleksios için asıl tehdit hâlâ hayattaydı: Hapsettiği IV. Aleksios. Haçlıların desteğine sahipti ve sembolik olarak bile tehlikeliydi. Çözümü genç imparatoru öldürtmekte buldu. Bu andan sonra Konstantinopolis tam anlamıyla kimsesiz kaldı.

  1. Aleksios’un ölümüyle Haçlılar, Bizans’taki son müttefiklerini ve vaat edilen parayı tamamen kaybetti. Geriye tek bir seçenek kalmıştı: Şehri zorla almak.

Nisan 1204’ün başında hazırlıklar başladı.

Venedikliler denizden saldırı için gemilerini silahlandırdı. Taş atan kuşatma makineleri gemilere yerleştirildi. Yangına karşı gövdeler sirkeye batırılmış derilerle kaplandı. Direklerin tepesine, askerleri surların üstüne çıkaracak “uçan köprüler” kuruldu.

Fransız Haçlılar karadan saldırıya hazırlandı. Kuşatma kuleleri inşa edildi. Lağımcılar—bugünün deyimiyle istihkâmcılar—surların altını oymak için görevlendirildi. Bu arada ganimet, daha savaş başlamadan paylaşılmıştı. Elde edilecek servetin dörtte üçü Venedik’e, kalanı Fransızlara ait olacaktı. Böylece borçlar kapanacak, yeni bir düzen kurulacaktı.

Hatta daha da ileri gidildi. Bizans’ın başına geçecek imparator bile önceden kararlaştırıldı. Altı Venedikli ve altı Fransızdan oluşan bir kurul imparatoru seçecekti.

Saldırı 9 Nisan sabahı başladı. İlk gün Bizanslılar direndi ve Haçlıları geri püskürttü. Ama 12 Nisan’da her şey değişti. Elverişli bir rüzgâr çıktı. İki geminin birleştirilmesiyle oluşturulan Venedik gemilerinden biri bir kuleye yanaşmayı başardı. Aynı anda Amiensli Lord Pierre’in gemisi başka bir kulenin dibine dayandı.

Pierre, adamlarına kulenin tuğlalarla örülmüş yan kapısına saldırmalarını emretti. Tek kişinin geçebileceği dar bir gedik açıldı. Savunmacılar taş yağdırıyor, kaynar yağ döküyordu. Robert de Clari’ye göre, elinde kılıcıyla bu dar açıklıktan ilk geçen kişi, kendi kardeşi olan Clari’li Aleaumes, bir din adamıydı.

Bu an, Bizans savunmasını çözdü. Panik başladı. Savunmacılar kaçtı. V. Aleksios da kaçtı. Bir balıkçı teknesiyle uzaklaşmayı başardı ama kısa süre sonra yakalandı ve öldürüldü. Konstantinopolis ileri gelenleri apar topar yeni bir imparator seçti. O da kaçtı.

Şehri kurtarmak için son bir hamle yapıldı. Kilise yetkilileri teslim teklifinde bulundu. Haçlılar teslimi kabul etti. Ama yine de şehri yağmaladılar. Villehardouin, Haçlıların şehre girişini şöyle anlatır:

“Ardından katliam ve yağma başladı. Rumlar her yerde kılıçtan geçiriliyordu. Ölenlerin ve yaralananların sayısı o kadar fazlaydı ki, saymak mümkün değildi.”

Oysa Haçlılar, fetih öncesinde kimseyi öldürmemeye, tecavüz etmemeye ve kiliseleri yağmalamamaya yemin etmişti. Bu yeminler, 13 Nisan 1204 itibarıyla tamamen unutuldu.

Bizanslı tarihçi Niketas Honiates, sözünü sakınmaz. Ona göre Haçlılar, Deccal’in habercileriydi. İlk hedef kiliseler olmuştu. Nikolaos Mesarites yağmayı şöyle anlatır:

“Zırhlı, mızraklı, kılıçlı, uluyup böğüren savaş delileri kiliseleri yağmalıyor, kutsal olan her şeyi ayaklar altına alıyordu.”

Yağma günlerce sürdü. Cinayet, tecavüz, fidye için kaçırmalar… Ayasofya talan edildi. Altın ve gümüşten ne varsa söküldü. Pantokrator Manastırı yani bugünkü Molla Zeyrek Camii yağmalandı. Korunmak için buraya getirilen hazineler de alındı.

Batılı piskoposlar ve din adamları bile yağmaya katıldı. Kutsal emanetler ve relikler, Avrupa’daki piskoposluklara taşındı.

Ganimet tek bir kilisede toplandı. Manzara karşısında Haçlılar bile şaşkındı. Robert de Clari şöyle der:

“Dünya yaratıldığından beri, ne İskender’in zamanında ne de Şarlman’ın zamanında, bundan daha büyük bir hazine görülmemiştir.”

Venedikliler 150 bin gümüş mark, Fransızlar 50 bin mark aldı. Ardından imparator seçildi. Enrico Dandolo’nun desteğiyle Flandre Kontu (bugünkü Belçika civarı), I. Baudouin adıyla taç giydi.

Böylece şehirde Latin Konstantinopolis İmparatorluğu kuruldu. Bu devlet 1261’e kadar İstanbul ve çevresinde varlığını sürdürecekti.
150 yıl sonra Bizans tarihçisi Nikephoros Gregoras, Bizans’ı fırtınada parçalanmış bir gemiye benzetir: Etrafında çok sayıda Yunan devleti ortaya çıkmış, imparatorluk geri dönülmez biçimde parçalanmıştı. Peki Bizans’ın kaybettikleri?
İşte onlar… hâlâ Avrupa müzelerinde.

Haçlı Yağması, Kutsal Emanetler ve San Marco

Dördüncü Haçlı Seferi sırasında İstanbul’dan tek tek sökülüp götürülen hazineler var.
Sanat eserleri var. Kutsal emanetler var.

Peki bunlar nerelerden alındı?
Şimdi neredeler?
Ve neden geri verilmediler?

San Marco’nun Atları

Videonun başında gördüğünüz o atlar var ya… İşte onlarla başlayalım.

Dört bronz at. Altın kaplamalı. Antik Çağ’dan günümüze ulaşabilmiş, neredeyse mucize sayılan nadir bronz heykellerden.

Bugün “Aziz Mark’ın yani San Marco’nun Atları” olarak bilinirler.
Ama aslında bir zafer arabasının—bir quadriga’nın—parçasıydılar. Büyük olasılıkla Roma döneminde, 2. ya da 3. yüzyılda yapıldılar. Yüzyıllar boyunca Konstantinopolis’te, at arabası yarışlarının yapıldığı Hipodrom’da durdular. Osmanlılar buraya At Meydanı diyecekti. Ama 17. yüzyılda Sultan Ahmed Camii yükselince, meydanın adı da yavaş yavaş Sultanahmet olarak değişti

Neyse 1204’te şehir yağmalandığında atlar söküldüler. Venedik’e götürüldüler.
San Marco Bazilikası’nın cephesine yerleştirildiler. Bugün hâlâ oradalar.
Ama dışarıda gördükleriniz kopya. Orijinalleri, 1970’ten beri içeride, camın arkasında korunuyor. Bu atlar bir dönem Paris’e bile gitti. Napolyon, Venedik’i işgal ettiğinde ganimet olarak Fransa’ya taşıdı ve Carrousel Zafer Takı’nın üzerine yerleştirdi. Napolyon yenilince, 1815’te Viyana Kongresi kararıyla tekrar Venedik’e döndüler.

Yani İstanbul’dan çıkan bir eser; Venedik’e gitti, Paris’e gitti, tekrar Venedik’e döndü…
Ama bir daha İstanbul’a dönmedi.

Edessa Mandylionu, Urfa Mendili

Şimdi gelelim belki de en kutsal, en tartışmalı emanetlerden birine.

Edessa Mandylionu.

Mandylion” bildiğimiz mendil. Kelime Latince’den Yunanca’ya, oradan Arapça’ya ve Türkçe’ye geçmiş. Edessa ise Urfa’nın antik adı. Yani buna, dümdüz “Urfa Mendili” demek de mümkün.

Bu, İsa’nın yüzünün mucizevi biçimde iz bıraktığına inanılan bir bezdi. Rivayete göre İsa yüzünü bu mendile silmiş ve sureti kumaşa geçmişti. Mandylion önce Urfa’daydı. 10. yüzyılda Konstantinopolis’e getirildi. Şehre ulaştığında törenle karşılandı. Önce Vlaherna Kilisesi’nde muhafaza edildi, ardından imparatorluk sarayının içindeki Pharos Meryem Ana Kilisesi’ne kondu.

Burası sıradan bir kilise değildi. Bizans imparatorlarının saray şapeli ve aynı zamanda imparatorluğun kutsal emanet kasasıydı. Ve orada sadece Mandylion yoktu. İsa’nın çarmıha gerildiği Gerçek Haç’tan parçalar, çiviler, mızrak ucu, kefenler…
ve en ünlüsü: Dikenli Taç. Yani İsa’nın çarmıha gerilmeden önce Roma askerlerinin alay etmek için başına taktığı taç.

Doğu Roma İmparatorluğu, Pers ve Arap istilaları sırasında Kudüs’ten ve çevre şehirlerden kurtarabildiği ne varsa Konstantinopolis’e toplamıştı. Amaç korumaktı. Sonuç ise hepsini aynı anda ve aynı yerde kaybetmek oldu.

1204’te Haçlılar şehri aldığında Pharos Kilisesi de yağmalandı. Latin İmparatorluğu kuruldu. Ve kısa süre sonra… para bitti. Bugün gördüğümüz hâliyle, Sultan Ahmet Meydanındaki Örme Sütun bile aslında bu yağmadan geriye kalan bir iskelettir. Bir zamanlar üzerini kaplayan bronz levhalar, bu dönemde sökülüp eritilmiştir. Latin imparatorları ayakta kalabilmek için ellerindeki en değerli şeyi satmaya başladı: kutsal emanetleri.

Bu işin en hevesli alıcısı Fransa Kralı IX. Louis’ydi. Ama bu sadece dindarlık meselesi değildi. Louis, Paris’i Hristiyan dünyasının kutsal merkezi yapmak istiyordu.

Dikenli Taç, Venedikli bankerlerin elinde rehin durumundayken Louis devreye girdi. 1239’da büyük bir törenle Paris’e getirildi. Ödenen bedel neredeyse bir krallık bütçesiydi. Bu emanetler için özel bir yapı inşa edildi: Sainte-Chapelle.
Bu sadece bir şapel değildi. Taş ve camdan yapılmış bir güç bildirisi,
Tanrı bizim tarafımızda” demenin mimari versiyonuydu.

Daha sonra Gerçek Haç’tan parçalar, çarmıh çivisi ve başka birçok relik de Konstantinopolis’ten Paris’e taşındı. Bugün bunların önemli bir bölümü Notre Dame Katedrali’nde. Dikenli Taç, 2019’daki büyük yangından kurtarıldı ve hâlâ orada.

Urfa Mendili’nin—yani Edessa Mandylionu’nun—bugün nerede olduğu ya da özgün bir eser olarak hâlâ var olup olmadığı ise tarihçilerin tartıştığı bir konu.

Ortaya çıkan tablo çok net: İstanbul yağmalandı. Latinler devleti kurdu. Para bitti.
Kutsal emanetler satıldı. Batı zenginleşirken, Doğu tükendi.

Ve bugün Avrupa müzelerinde hayranlıkla baktığımız birçok eser, aslında Sultanahmet’ten, Haliç’ten, Sarayburnu’ndan sökülüp götürüldü.

Dördüncü Haçlı Seferi sırasında özellikle Venedik, kutsal emanetleri sistemli biçimde topladı. Bu rastgele bir yağma değildi. Bu, devlet aklıyla yürütülen bir “kutsal lojistik” operasyonuydu. Gemi vardı. Sandık vardı. Envanter vardı.

Venedik’in en kutsal azizi Aziz Mark’ın kemiklerinin yanına; İstanbul’dan yağmalanan Aziz Lucia, Aziz Agatha, Aziz Simeon, Aziz Anastasius ve Şehit Aziz Pavlus’un kalıntıları getirildi. Bazıları zamanla kayboldu. Ama 1971’de, Amerikalı Ortaçağ tarihçisi Kenneth M. Setton, Aziz George’un kafatasını San Giorgio Maggiore Kilisesi’nde bir dolapta yeniden keşfetti. Kaybolmamışlardı. Sadece… bir dolapta unutulmuşlardı.

Venedik bu kalıntıları dini prestij, siyasi meşruiyet ve ekonomik güç için kullandı.
Ortaçağ’da aziz kemikleri, modern dünyadaki nükleer caydırıcılık gibiydi:
Kimde Hristiyan azizlerin kalıntıları varsa, güç ondaydı.

Devam edelim. Nesneleri tek tek saymaktan çok, bütün bu parçaların birlikte ne anlattığını netleştirmek gerekiyor. Çünkü biraz önce sıraladıklarım bir koleksiyon kataloğu değil; bir imparatorluğun sökülüp başka bir yere yeniden monte edilmesinin hikâyesi. San Marco Bazilikası bu yüzden sıradan bir kilise değil: Kutsal emanetlerin üzerine taştan örülmüş siyasi bir manifesto.

Dört Tetrark Portresi

Bu tabloyu anlamak için Dört Tetrark heykellerine bakalım: Birbirine sarılmış ya da yan yana duran bu imparator figürleri Konstantin ve oğulları da olabilir, Theodosius hanedanına mensup imparatorlar da. Kim olduklarından daha önemli olan şey, neyi temsil ettikleridir. Taht kavgaları, ortak imparatorluklar ve kardeşler arası iç savaşlarla sarsılan Roma dünyasında bu heykeller açık bir mesaj veriyordu:
Bakın, biz kavga etmiyoruz. İmparatorluk uyum içinde.”

Bu “kardeş uyumu” propagandası, Konstantinopolis’te kabaca bugünkü Laleli–Şehzadebaşı civarına denk gelen Philadelphion meydanında sergileniyordu. Venedik’e taşındıklarında ise bu heykeller ironik biçimde bir fetih hatırasına dönüşmüştür.

Heykellerin mor renkli porfir mermerden yapılmış olması tesadüf değildir. Porfir, Roma’nın imparatorluk taşıdır; mor, imparatorluğun rengidir. Venedik bu heykeli alırken yalnızca bir sanat eserini değil, Bizans’ın Roma’nın gerçek mirasçısı olduğu iddiasını da söküp alır.

Bu hikâyenin en çarpıcı ayrıntılarından biri şudur: Heykellerden birinin tek ayağı İstanbul’da kalmıştır. İmparatorların bedeni artık Avrupa’dadır ama topuk eski Bizans toprağına basar. 1960’lı yıllarda, kayıp ayağın topuk kısmı İstanbul’da Bodrum Camii yakınlarında yapılan kazılarda ortaya çıkarılmıştır. Bugün İstanbul Arkeoloji Müzesi’ndedir. 1261’de Bizans şehri geri aldığında Philadelphion artık diriltilmez. Osmanlı döneminde ise adı tamamen unutulur. Mekân silinip gider.

Aynı düşünce San Marco’nun bronz kapılarında da karşımıza çıkar. Kapı mimari bir objedir ama aynı zamanda sembolik olarak eşiktir, sınırdır, iktidar beyanıdır. Yunanca yazıtlı Bizans kapısını en önemli yapısının cephesine yerleştiren Venedik aslında şunu söyler: “Artık İstanbul’a kimin girip çıkacağına biz karar vereceğiz.”

Muhtemelen Aziz Polieuktos Kilisesi’nden sökülen Akka veya Akre Sütunları ve hemen yakınlarındaki Pietra del Bando’yu da bu bağlamda düşünmek gerekir. Burada estetikten çok ibret vardır. Bazilikanın, Doge Sarayı’na bakan tarafında yer alan ve “İlan Taşı” olarak bilinen bu küçük porfir kütüğü, 1258’de Akka (veya Acre) Muharebesi’nden Venedik’e getirildiğinde ilk olarak Cumhuriyet’e ihanet edenlerin yargı kararlarının okunduğu yer olarak kullanılır. Ardından bu kişilerin kesilen başları bu taşın üzerinde sergilenir.

San Marco Hazinesi’ne girdiğimizde yağmanın ölçeği artık inkâr edilemez hâle gelir. Bakire Mağarası gibi eserler hibrit nesnelerdir. Muhtemelen Bizans imparatoru VI. Leo’ya ait bir tacın üzerine, Venedik üslubunda gümüş üzeri altın kaplama Meryem Ana heykelciği yerleştirilmiş; bu figür, Bizans ustalarının oyduğu kaya kristalinin içine oturtulmuştur. Bu bize şunu gösterir: Ganimet yalnızca taşınmamış, yeniden anlamlandırılmıştır. Venedik kutsalı yok etmemiş; onu başka bir forma sokmuştur.

Bu sürecin zirvesi ise Pala d’Oro’dur. Bizans’ta imparatorluk ideolojisini ve kozmik düzeni anlatan emayeler, Venedik’te San Marco Bazilikası’nda, Aziz Mark’ın ana sunağının arkasında parıldar. Pantokrator Manastırı’ndan (yani bugünkü Molla Zeyrek Camii) sökülen sahneler burada yeni bir hiyerarşi kurar: Tanrı yerinde durur ama onun yeryüzündeki temsilcisi artık değişmiştir.

Gerçek Haç’tan kalan parçaların saklandığı, emaye ve değerli taşlarla süslenmiş emanet sandıkları; Mikail ikonları; ve zafer getirdiğine inanılan son derece kutsal Meryem Ana ikonası Nicopeia, bu anlatının devamıdır. Nicopeia aslında dini olmaktan çok askerî bir nesnedir. Aziz Yuhanna Teolog Manastırı’nda saklandığına ve Bizans imparatorlarının onu savaşlara giderken yanlarında taşıdığına inanılır. Venedik’in bu ikona için değerli taşlar, inciler ve emayelerle süslü bir Bizans çerçevesi yaptırıp onu Madonna Nicopeia adıyla sunak hâline getirmesi estetik bir tercih değildir; zafer ikonunu kendi zafer anlatısına bağlama çabasıdır.

Sardoniks taşından kadehler, turkuaz kaseler, yeşimtaşı emanet sandıkları işin lüks boyutudur ama aynı zamanda ideolojiktir. Kıymetli taş oymacılığı Roma’dan Bizans’a, Bizans’tan İslam dünyasına uzanan bir elit sanat zinciridir. Venedik bu zincirin son halkası olmayı seçer. Açıkça şunu söyler: “Ben de buradayım.”

Bütün bunların ortak noktası şudur: 1204’te sadece Konstantinopolis yağmalanmadı. Roma’nın süreklilik iddiası da Avrupa’ya taşındı. San Marco’ya bakarken görülmesi gereken tam olarak budur.

Yağma ve yıkımın boyutunu anlamak için verdiğim bütün bu örnekler aslında devede kulak. Çünkü Batı’ya götürülebilenler, bir şekilde hayatta kalabilenlerdi. Asıl yıkım, taşınamayanların yok edilmesiydi.

Anıtsal bronz heykeller, forumları tanımlayan sütunlar, kamusal alanlara anlam kazandıran dev figürler… Bunlar satılamadı, paylaşılamadı, taşınamadı. O yüzden eritildiler.

1204’ün en önemli Bizans tanığı olan Niketas Khoniates, Haçlıların antik imparator heykellerini “put gibi görüp parçaladıklarını” açıkça yazar. Bu mecaz değildir; teşhistir. Konstantin’in Forum Constantinide’deki, yani bugünkü Çemberlitaş’taki bronz heykeli 1204’te çalınmadı, yok edildi.

Bu heykel, bugün Roma’daki Kapitolin Müzeleri’nde yalnızca baş, el ve ayak parçaları sergilenen dev heykelle sık sık karıştırılır. Oysa ikisi aynı değildir. Aynı dönemde, biri Roma’da, diğeri Konstantinopolis’te yapılmıştır. Ayrıca Antik Çağ’dan kalma, olağanüstü büyüklükte bir Helios ya da Apollo heykeli eritildi. Forumlarda ve Hipodrom çevresinde yükselen Hera, Athena ve diğer tanrı heykelleri eritildi.

İmparator Theodosius ve ardıllarına ait Forum Tauri’deki (bugünkü Beyazıt Meydanı) imparatorluk heykel grupları parçalandı; eritilmek üzere fırınlara atıldı. Sarayların ve kiliselerin büyük bronz kapıları sökülerek eritildi. Zafer sütunlarının tepesindeki heykeller devrildi, kırıldı. Ayakta kalmaları için değil, yok olmaları için çalışıldı.

Ayasofya’nın içi de bundan muaf değildi. Gümüş ikonostasis (yani kilisenin ana bölümü ile din adamlarına ayrılmış bölümü ayıran mimari bölme), ile altın kaplama ritüel kaplar, değerli taşlarla bezeli litürjik yani ayin sırasında kullanılan eşyalar… Bunların büyük bölümü eritildi, tahrip edildi ya da iz bırakmadan kayboldu. Tarihsel ya da kutsal anlamlarıyla değil, yalnızca ağırlıklarıyla değerlendirildiler.

Belki de en sessiz felaket Bizans kütüphanesinde yaşandı. Binlerce el yazması eser yok oldu. Metinler yakıldı, dağıldı, unutuldu. Bugün Avrupa koleksiyonlarında rastlanan birkaç parça, kaybolan bütünün yalnızca bir gölgesidir. Özgün koleksiyon, bir uygarlığın hafızasıyla birlikte geri dönmemek üzere silindi.

Niketas Khoniates bu kültürel yıkımı şu sözlerle özetler: “Antik bilgelik sessizliğe gömüldü; şehir, kendi hafızasından koparıldı.”

Bugün San Marco’da gördüklerimiz, bu felaketin sadece buzdağının görünen yüzüdür. Açıkçası 1204 yağmasında kaybolanların büyük bölümünün bugün ne adını biliyoruz ne de nerede olduklarını.