Türkler Moğol mu? Bozkırın Genetik ve Tarihsel Sırları
Belki siz de denk gelmişsinizdir… Geçtiğimiz günlerde bir Moğol YouTuber’ın, “Cengiz Han Moğoldur, Mete Han da, Timur da… Türkler bizim tarihimizi çalıyor,”[1] şeklindeki çıkışı epey tartışıldı. Bu tartışmanın gündem olmasının sebebi ise anlaşılabilir: Sosyal medyada—özellikle X’te—“Siz Moğolsunuz, barbarsınız, Orta Asya’ya dönün,” gibi söylemleri genellikle Yunan, Balkan ya da Avrupa kökenli hesaplardan duymaya alışığız. Bu nedenle siyasal ve tarihsel tartışmalara uzun süredir “Garp cephesi” psikolojisiyle yaklaşırken, doğuda bıraktığımız açığı fark edemedik.
Aslında ne bu Moğol hanıma özel bir cevap vermeye, ne de X’te “İzmir’i, İstanbul’u, Trabzon’u çaldınız! Orta Asya’ya dönün” diye poz kesen şu Amerikalı hanım gibi toksik profilleri ciddiye almaya gerek var. Onlar yalnızca bugünkü konuyu açmamıza vesile olan figürler.
Anadolu’nun etnik ve genetik tarihini konu alan video serimin bu bölümünde, bir yandan Anadolu’nun ilk fatihleri ve “ilk büyük devlet kurucuları” kabul edilen Hititleri incelerken, diğer yandan bu halkların ilişkili olduğu ve Avrupa’ya neredeyse bugünkü genetik şeklini kazandıran bozkır kavimlerinin göçünü; tarih, dil ve genetik perspektiflerinden ele alacağız.
Ancak buna geçmeden önce, birkaç dakikamızı ayırarak “Türkler Moğoldur” ve “Orta Asya’ya geri dönmeli” söylemlerini üreten zihniyetin nasıl çalıştığını biraz kurcalamak istiyorum. Çünkü bu söylemlerin arka planının, bugünkü konumuzla çok ama çok alakalı olduğunu ve daha derin bir hikâyeye dayandığını iyice fark etmenizi istiyorum.
Avrupa, Orta Çağ’dan itibaren kendisini “medeniyetin merkezi” olarak tanımlayan bir tarih kurgusu geliştirdi. Bu anlatıya göre şehir kuran, Hristiyan olan, tarımla uğraşan toplumlar “medenî”ydi. Bu kalıba uymayan herkes — Viking, Kelt, Hun, Türk fark etmez — otomatik olarak “öteki” ilan edildi.
Ama Türkler, bu ötekiler arasında özel bir yerde duruyordu. Neden?
Çünkü Türkler Avrupaya sadece “uzaktan bakan” bir halk değildi; yüzyıllar boyunca doğrudan Avrupa’nın sınırına dayanmış, kıtanın güç dengesini defalarca altüst etmiş bir rakipti.
Hunlarla başlayalım: 370’te Alanları yendiler, Volga’nın batısına geçtiler ve Avrupa tarihinin akışını değiştirdiler. Kavimler Göçü’nün kıvılcımını ateşlediler. Roma, Hun baskısını uzun süre ensesinde hissetti.
Avarlar 600’lerde Balkanların en güçlü aktörü oldular; Sirmium’u ve Belgrad’ı aldılar. 626’da İstanbul’u (yani Doğu Roma’nın başkenti Konstantinopolis’i) kuşatabilecek kadar yükseldiler.
Peçenekler ve Oğuzlar Macarları batıya ittiler, Bizans kentlerini sürekli baskı altında tuttular.
Selçukluların 1071’deki darbesi ise Avrupa’da “Türk tehdidi” algısını kalıcı hâle getirdi.
Ve Osmanlı… Viyana kuşatmaları, Balkanların yüzyıllarca Osmanlı idaresinde kalması, Akdeniz’de deniz üstünlüğü… Avrupa’nın kolektif hafızasında Türklere dair “korkulacak büyük güç” imajını onlar pekiştirdi.
Peki bu korku nerelere işlendi?
İtalyanca ‘Mamma li Turchi’ (Anne, Türkler geliyor) ifadesinin de gösterdiği üzere, Türk imgesi, folklordan tarihe ve dinî metinlere kadar pek çok alanda kendine yer bulmuştur. Yani mesele yalnızca askerî üstünlük değildi; zihinsel bir çerçeve oluşuyordu. Sonra sahneye ulusçuluk çıktı.
1700’lerden sonra Avrupa, kendine yeni bir kimlik yaratırken bazı sorular sormaya başladı:
Kim medenidir? Kim barbar sayılmalıdır? Ve işte o noktada eski “barbar listesi” yeniden düzenlendi. Vikingler romantikleştirildi; Keltler folklorik bir şefkatle kucaklandı;
Ama Türkler? “Zirveye sabitlendi.” Üstelik bu kez sadece propaganda değil, “akademik” bir anlatıyla.
18.yüzyılda Roma İmparatorluğunun Gerileyişi ve Çöküşü adlı ünlü eserin de yazarı Edward Gibbon, Hunları, Gotları ve Türkleri “medeniyet düşmanı barbar sürüleri” diye tanımladı. Bu ifadeler doğrudan Türkleri hedef almaz; fakat Avrasya bozkır topluluklarının tamamını “yıkıcı güçler” kategorisine sokarak ortak bir algı yaratır. Sonraki nesil tarihçiler ise bu kalıbı neredeyse hiç sorgulamadan devralır.
19.yüzyılda Alman romantik tarihçileri “uygarlığın doğal sahipleri”nin Aryanlar olduğunu, Türk ve Moğol topluluklarının ise “tarih dışı göçebeler” olduğunu iddia ederler. Tarih felsefesi alanında önemli bir isim olan Alman filozof Johann Gottfried von Herder’in “Tarih, insanlığın medeniyete doğru yürüyüşüdür” sözü bu zihniyetin özetidir. Sanki tüm insanlık tek bir hatta ilerliyormuş gibi… Üstelik o hattın doğal sahipleri Avrupalı kavimlerdir; diğer herkes Asyalı, Afrikalı vs. bu ilerleyişi bozan, sekteye uğratan unsurlar olarak düşünülmüştür.
Rus düşünürler, Osmanlı’yı biraz da rekabet ve kendilerini asırlardır sıkıştıran Kırım Hanlığı’nın da etkisiyle “yıkıcı barbar Tatarlar” olarak tanımlar. Hatta Çarlık Rusyası’nın resmi yayınlarında Türk ve Tatar halkları “uygarlaştırılması gereken doğu kavimleri” başlığı altında listelendi[2]. Ve 20. yüzyıla gelindiğinde bu sade ama etkili formül yerleşti:
“Göçebeler = Medeniyete katkısı sınırlı halklar.”
Peki burada sorulması gereken asıl soru ne?
Neden Avrupa kendi göçebe geçmişini romantikleştirirken Türklerin göçebe dönemlerini küçümsedi? Neden aynı yaşam biçimi, bir taraf için “kahramanlık” iken diğer taraf için “barbarlık” oldu? Ve bu tarihsel seçicilik nasıl oluyor da bugün bile sosyal medya tartışmalarını şekillendiriyor?
Çünkü Tarih yazımı denilen şey, sadece yaşananları tüm çıplaklığıyla anlatmaktan ibaret değil aynı zamanda kimin, kime, hangi gözle baktığı da etkili.
1920’lerde Yunanistan’da Megali Idea’yı savunan çevreler, Anadolu’daki Türk varlığını “tarihi bir hata” yani ‘tarihin olağan gidişatından sapma’ olarak tanımlıyor ve Türklerin “geldikleri yere, Asya steplerine dönmesi gerektiğini” söyleyen broşürler dağıtıyordu. Bu söylemler, 19. yüzyıl Avrupa tarihçiliğinden ödünç alınmış; sadece dönemin siyasetine uygun şekilde yeniden paketlenmişti. Balkanlarda Osmanlı’dan ayrılma mücadelesi veren Bulgarlar, Sırplar, Hırvatlar, Rumenler ve Yunanlılar için Türk karşıtlığı, ulusal kimliklerinin neredeyse zorunlu bir parçası hâline gelmişti. Hatta 1919’da bir Yunan gazetesinde şöyle bir ifade yer alıyordu: “Bu savaş, Yunanistan’ın asi Kemal’e karşı verdiği bir savaş değildir. Yunan ırkının Türk milletine karşı verdiği bir savaştır. Üstelik çetin bir savaştır; iki rakipten biri yok olana kadar sürecek bir savaş. Ya o, ya biz… Ortası yok.”[3]
Bugün sosyal medyada Türklere yönelik “Moğol”, “barbar” gibi söylemlerin büyük kısmının Balkan kökenli hesaplardan gelmesi, aslında hiç de tesadüf değil. Çünkü 19. ve 20. yüzyıl boyunca Balkan ulus devletleri kendi kimliklerini, “Osmanlı’ya karşı mağduriyet” anlatısı üzerine kurdu. Bu anlatıda sıkça rastlanan ifadeler şunlardı:
- “Türk = işgalciydi”
- “Türk = stepten gelen barbardı”
- “Türk = yaşadığı topraklarda bulunmaması gereken bir yabancı unsurdu”
Bu örnekleri, artık bir kenara bırakılması gereken düşmanlıkları körüklemek için vermiyorum. Ama bunların son birkaç nesil üzerindeki etkisi açıktır: Aynı zamanda bu etki-tepki süreci süreci bugünkü Türk kimliğinin şekillenmesinde rol oynamıştır. Ortam ve tarih, kimliklerin oluşumunu belirlemiştir; sosyal medyada bugün gördüğümüz klişeler, aslında bu uzun tarihin bir yansımasıdır. Neyse özetle tüm bu Balkan külliyatının temel cümlesi şuydu: “Biz Türk değiliz; biz buranın asıl halkıyız.” Bu karşıtlık dili asırlar boyu kullanılınca Avrupa’nın kolektif hafızasında bir dizi klişe kalıcılaştı.
Avrupa kendini yüzyıllar boyunca “Hristiyan medeniyet” olarak tanımlarken Türkler; • farklı din, farklı hukuk, farklı yaşam biçimi gibi sebeplerle en kolay “öteki” haline getirilebilecek gruptu. Ancak 20. Yüzyıl ortalarına gelindiğinde dengeler daha da tuhaf bir hâl aldı: Artık Avrupa’ya Osmanlı orduları yerine yoksul Türk köylüleri işçi olarak gidiyordu. Bu psikolojik kırılmayı düşünün:
Dün “kapına dayanan kudretli rakip”, bugün “ülkende iş arayan gariban göçmen” oldu.
Ancak bu dönüşüm bile listeden çıkarılmamıza yetmedi. Aslında Türkler Avrupa’nın zihinsel haritasında hiçbir zaman nötr bir konumda olmadı. Ya rakiptiler, ya tehdit, sonra uyum sağlamayı beceremeyen göçmen. “Normal bir halk” olarak görülmelerine tarih izin vermedi.
Bugün hâlâ bazı Avrupalıların refleks olarak kullandığı klişeler —
• “Orta Asyalı”,
• “barbar”,
• “Moğol”,
• “dışarıdan gelmiş” —
geçmişten miras kalan klişelerden başka bir şey değil.
Gerçekten kim “dışarıdan gelmiş” diye merak eden varsa… Avrupa’nın gen havuzunun büyük bölümü, Yamnaya gibi bozkır kökenli göçebe toplulukların Avrupa’ya gelişiyle oluştu. Yamnaya birazdan açıklayacağım. Yani özetle:
Bugün “göçebelik” üzerinden başkasını küçümseyen birçok Avrupalı, aslında göçebe ataların torunu. Bilim bunu söylüyor; fakat kimlik politikaları bilimle değil, duygulara hitap eder. Bu nedenle bu ezberleri bugün hâlâ sosyal medyada duyuyoruz.
Ulusların kendi tarihlerini yazma süreci çoğu zaman nesnel bir araştırma olmaktan çok politik bir edebiyat külliyatının derlenmesidir. Kendi hikâyeni yüceltmek için çoğu zaman karşı tarafın hikâyesini silmek, küçültmek, çarpıtmak “normal” bir yöntem sayılmıştır.
Bu söylemlerin sadece tarihsel değil, sosyolojik bir tarafı da var. İnsan zihni karmaşık hikâyeleri basitleştirmeye bayılır. Oysa Türk tarihi… Tek bir çizgiye sığmayacak kadar geniş ve çok merkezli bir yapıya sahip. İran’dan Arap dünyasına, Hindistan’dan Çin’e; Balkanlardan Kafkasya’ya kadar uzanan devletler, kültürler, göçler, etkileşimler… Biz bile menkıbelerle tarihi vakaları birbirinden ayırt etmekte zorlanırken sıradan bir Avrupalının bütün bu tabloyu anlama çalışmak yerine eski klişelere sarılmasına şaşırmamak lazım.
Gelelim asıl meseleye:
Türklerle Moğollar, genetik, kültürel ve dilbilimsel açıdan aynı halk değildir.
Evet, Dil, kültür, tarihî temaslar ve komşuluk… hepsi var
Evet, yüzyıllarca aynı coğrafyayı, aynı ekolojik şartları paylaştık
Evet, her iki toplumda da güçlü bir atlı-göçebe geleneği vardı.
Ancak modern popülasyon genetiği araştırmaları bu konuda oldukça net:
Anadolu Türkleri ile Moğollar arasında yakın bir genetik akrabalık bulunmuyor.
Moğol nüfusunun genetik profili belirgin biçimde Doğu Asya kümelerinde yer alıyor.
Anadolu Türklerinin profili ise tarih boyunca Anadolu, İran, Orta Doğu, Kafkasya ve kısmen Orta Asya’dan gelen karma bir bileşime dayanıyor.
Hatta 2000’lerin başında yapılan daha eski çalışmalar bile —mesela HLA analizleri— Anadolu Türklerinin Moğol gruplarıyla yakın bir akrabalık taşımadığını göstermişti. Bazı sonuçlara göre, Anadolu Türkleri ile Avrupalı gruplar, Moğollarla benzer uzaklıkta. Yani ortalama bir Alman ne kadar Moğol değilse, biz de tam o kadar Moğol değiliz. Bu konuyla ilgili bilimsel kaynakları ve daha ayrıntılı açıklamaları aşağıda linkini verdiğim blog yazımın linkinde bulabilirsiniz.[4]
Göçebeliği hakaret gibi kullanmak… Aslında bu, modern ulus devletlerin kendi geçmişlerini daha temiz gösterip, parlatmak için yürüttüğü çabanın bir yan ürünü. Oysa tarih boyunca hepimiz bir yerlerden geldik, karıştık, değiştik. Hiçbir halk ırkçı ideologların savunduğu gibi “saf”, “tek kökenli”, “bozulmamış” değil. Önemli olan bu karmaşıklığı görebilmek. Gelelim Batı’nın kendi “bozkır kökenlerini unutma” hikâyesine.
1800’lerden itibaren Avrupa’da ulus devletler kurulurken akademisyenler, bu yeni uluslara soylu ve tertemiz bir geçmiş yaratmak zorundaydı. Ve o dönemin hâkim ideolojisi şu formüle dayanıyordu: Medeniyet = yerleşiklik + tarım + taş binalar + yazı + devlet
Peki bu denklemde göçebeler nereye düşüyor? Hiçbir yere. Çünkü göçebe toplumlar merkezi otoriteye sıkı sıkıya bağlı değildir; sabit toprağa değil, harekete dayanır. Dolayısıyla Avrupalı tarihçilerin gözünde göçebelik rahatsız ediciydi. Alman, Fransız, İngiliz tarihçiler de kendi proto-göçebe kökenlerini geri plana itti. Bunun yerine Yunan–Roma ve Kelt–Germen mirası öne çıkarıldı; bozkır etkisi ise gölgede bırakıldı. Ama iş Türkler olunca işler değişti. Türkler tarih sahnesine güçlü bir atlı-savaşçı kimliğiyle çıktığı için, Avrupa’nın hafızası Türkleri Orta Çağ’dan beri hep “bozkır akını” üzerinden hatırladı. Yani Avrupalı kendi göçebe geçmişini unuttu… ama bozkır denilince aklına hep Türkler geldi.
Elbette haksızlık etmeyelim: Osmanlı’nın da göçebelere karşı tutumu vardı ama sebebi farklıydı. Osmanlı’nın düzeni yerleşik köy–tımar sistemine dayanıyordu. Bu yüzden Anadolu’daki göçebe ve yarı-göçebe Türkmen boyları, “tehlikeli” oldukları için değil, idari açıdan zor kontrol edilen, vergilendirme ve asayiş bakımından problem çıkarabilecek topluluklar olarak görülüyordu. Çünkü yaylak–kışlak hareketleri sürekli sınırları aşar, bazı büyük oymaklar siyasi bir güç odağına dönüşebilir, Safevî propagandasından etkilenebilir ve zaman zaman büyük aşiret isyanları ortaya çıkabilirdi. Bu nedenle Osmanlı sık sık zorunlu iskân, sürgün ve dağıtma politikalarını uyguladı. Sözün özü bizde mesele etnisite değil, devlet düzeninin gerektirdiği idari dengeydi.
Toplumlar kendilerine üstün bir kimlik yaratmak istediğinde, “öteki”yi ilkel, barbar ya da göçebe ilan etmek hep işe yarar. Bu, kimlik inşasının en eski numaralarından biridir: Romalılar Germenlere “barbar” dedi. Germen kökenli modern Avrupalılar Türklere “barbar” dedi. Romalılara göre Germenler yarı göçebe topluluklardı. Kim kimi küçümser? Genellikle en çok benzeyenler. Çünkü aynaya bakmak rahatsız eder. Ve gelelim işin en ironik, hatta en eğlenceli kısmına: Bugün Avrupa halklarının çoğunun genomunda %30 ile %60 arasında Yamnaya kökeni bulunur. Peki nedir bu Yamnaya?
Kurgan tipi mezarları olan, Atlı-göçebe kültüre sahip, Yay ve oku temel dövüş silahı oalrak kullanan, Ekonomisi büyük ölçüde hayvancılığa dayanan, Çadırda yaşayıp sürekli hareket halinde olan bir bozkır topluluğu. Tanıdık geldi değil mi? bugün bize “göçebe” diye yukarıdan bakan Fransızın, Almanın, İngilizin, İsveçlinin ataları da aslında bozkırın tozunu yuta yuta at üzerinde Avrupa’ya göç etmiş topluluklardı. Yani biyolojik olarak tam da o atlı bozkır topluluklarının mirasçısı.
Toplumlar tarihlerini her zaman ihtiyaçları doğrultusunda cilalar; hoşlarına gitmeyen kısımları unutur, işlerine gelen bölümleri parlatır. Kimlik inşasının doğası böyledir. Somutlaştırmak istersek dikkat ederseniz son yıllarda Türk televizyonlarında yayınlanan sayısız tarihi konulu dizi de tarihi gerçeklerden ziyade hamaset ve dramatik anlatılar öne çıkarılıyor. Belki de bu şekilde güncel ihtiyaçlara uygun yeni bir kimlik kurgulanmak isteniyor. Kim bilir?
Gelelim Anadolu’nun özel durumuna… Bir önceki programda Anadolu’nun gen havuzunun, bugün bile Neolitik çiftçilerin izlerini taşımaya devam ettiğini söylemiştik. Yani Avrupa halklarıyla özellikle kuzeylilerle kıyasladığımızda, “bozkır çocuğu” olma oranımız çok daha düşük. Anadolu, on bin yıldır kesintisiz biçimde yerleşik tarım toplumlarının yaşadığı bir coğrafya. İnsanlık tarihine geniş açıdan baktığımızda, hepimiz bir yerlerden geldik, göçtük, karıştık, değiştik. Bu, tek bir halkın hikâyesi değil; devasa bir göç, kültürel etkileşim ve karışım bulmacası. Yani tarihin sahibi yok. Hepimiz onun parçalarıyız.
Antik DNA araştırmaları, özellikle 2010’lardan sonra genom düzeyinde çalışma imkânı doğunca bambaşka bir boyuta taşındı. Eskiden geçmişi yalnızca çanak çömlekten, mezar tiplerinden ya da mitlerden anlamaya çalışıyorduk. Şimdi ise o insanların gerçek biyolojik izlerini okuyabiliyoruz.
Bu teknoloji, adeta zamanda açılan bir pencere gibi… Binlerce yıl önce yaşamış toplulukların nereden geldiklerini, kimlerle karıştıklarını, hangi kültürel dönüşümlerin arkasında hangi göçlerin olduğunu çok daha net görmeye başladık. Arkeoloji ile genetik yan yana gelince, tarihin boş bırakılan sayfaları da dile geldi. Bu da geçmişi anlama biçimimizi temelden değiştirdi; artık yalnızca tahmin etmiyoruz, veriyle konuşturuyoruz.
Bir önceki programı hatırlayalım… Anadolu’dan çıkan, G2a haplogrubuna sahip ilk Neolitik (eski adıyla Cilalı Taş Devri) çiftçilerin Trakya üzerinden tüm Avrupa’ya yayıldığını konuşmuştuk. Bu insanlar yalnızca yeni bir yaşam biçimi götürmediler; binlerce yıldır Avrupa’da yaşayan avcı-toplayıcı toplulukları kültürel açıdan dönüştürdüler. Ama hikâye burada bitmedi. Çünkü Tunç Çağı’na geldiğimizde sahneye bambaşka bir göç dalgası çıktı.
Karadeniz’in kuzeyindeki geniş steplerden gelen Yamnaya atlı göçebeleri, ardından onların mirasını taşıyan Corded Ware (İpli Seramik) kültürü ve Erken Tunç Çağı’nın Avrasya toplulukları… Bunlar neredeyse at sırtında yaşayan, yüksek hareketliliğe dayalı bozkır toplumlarıydı ve Avrupa’nın gen havuzunda adeta ikinci bir devrim yarattılar. Yani tarımı Anadolu’dan Avrupa’ya taşıyan Neolitik çiftçilerin ardından, kıtayı bir kez daha baştan sona şekillendiren güçlü bir bozkır etkisi ortaya çıktı.
“Peki… Hint-Avrupalılar Avrupa’yı işgal etti mi?”
Bu soru kulağa biraz iddialı geliyor ama tartışılması şart. Çünkü “hayır, hiç gelmediler” diyen ve her şeyi kültürel etkileşimle açıklamaya çalışan bir görüş de var. Bu yaklaşımı savunanlar, Bronz Çağı teknolojisinin ve at kullanımının Batı Avrupalılar tarafından doğudaki komşularından öğrenildiğini; yani büyük bir göçe veya istilaya gerek olmadığını söylüyor.
Ama burada kritik bir nokta var: Dil. İtalik, Kelt ve Cermen gibi Hint-Avrupa dillerinin Batı ve Kuzey Avrupa’da bu kadar yaygınlaşmasını, kayda değer bir nüfus hareketi olmadan açıklamak gerçekten zor. Evet, “diller temasla yayılır”, “prestijli elit gruplar konuştukları dili diğerlerine benimsetir” gibi iddialar var. Ama gerçek hayatta bu iş o kadar kolay işlemiyor.
Düşünün: Bugün elimizde sözlükler, ders kitapları, zorunlu okul dersleri, televizyon programları, dil kursları… yani dil öğrenmeyi destekleyen sayısız araç var. Buna rağmen çoğumuz İngilizceyi akıcı konuşamıyoruz. Kaldı ki burada bahsettiğimiz iki dil ailesi, İngilizce–Çince kadar birbirine uzak. Yani tam anlamıyla bambaşka iki sistemden söz ediyoruz.
Bu nedenle Hint-Avrupa dillerinin Batı Avrupa’da bu kadar baskın hâle gelmesini yalnızca “temasla yayıldı” diyerek açıklamak, gerçeği fazlasıyla basitleştirmiş olur. Tüm verileri yan yana koyduğumuzda tablo netleşiyor: Batı Avrupa’da Hint-Avrupa dillerinin benimsenmesini açıklayan en güçlü model, büyük çaplı bir Hint-Avrupa göçüdür. Bu dalganın etkisine sadece birkaç dil dayanabildi. Onlardan biri de hâlâ yaşayan en eski dil ailelerinden biri olan Baskça—muhtemelen Neolitik dönemin son yerli dillerinden biri.
Peki, bu büyük değişimin izlerini nerede görüyoruz?
Bir küçük parantez açayım… Hani derler ya, “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla.” Şimdi anlatacağım değişim kalıplarını yalnızca Avrupa’ya giren bozkır topluluklarına değil, aynı dönemlerde ya da sonrasında Anadolu’ya gelen farklı halklara da uygulayabilirsiniz. Hititler için de geçerlidir, Yunanlılar için de… Hatta yüzyıllar sonra gelen Türkler için bile. Bu “değişim izleri” onların gelişinde de karşımıza çıkıyor mu? Bazen sonuçlar gerçekten şaşırtıcı olur. Şimdi bu izlere yakından bakalım.
Neolitik Avrupa’da çanak çömlek üç bin yıl boyunca giderek daha süslü, daha detaylı hale geliyor. Ama Bronz Çağı’nın başında bir şey oluyor: bir anda her şey sadeleşiyor. Süsleme yok denecek kadar azalıyor, formlar değişiyor, üslup bozkırdaki örneklere benzemeye başlıyor. Burada sormadan duramıyoruz:
Bir toplum, yüzyıllardır geliştirdiği sanat üslubunu bir günde neden geri bıraksın? Bu tür sıçramalar “moda değişti” diye açıklanamaz. En makul ihtimal, bu yeni stilin bölgeye yeni bir toplulukla birlikte gelmiş olması.
Ekonomi de neredeyse bir gecede değişti… Neolitik halklar tarımcıydı. Ancak MÖ 2500 civarında Avrupa’nın büyük bölümünde tarımın ağırlığı birden azalıyor. Onun yerine hayvancılık öne çıkıyor—özellikle de at yetiştiriciliği. İnsanlar neden bir anda tarladan uzaklaşıp sürü peşine düştü? Süt ürünleri neden birden yaygınlaştı? Ekonomi neden bozkır yaşamına bu kadar hızlı döndü? Bu tablo, bozkırın ekonomik modelinin taşındığını gösteriyor. Yani burada yalnızca “kültürel etkileşim” yok; sahneye bizzat yeni bir nüfus çıkıyor.
Peki Bereket tanrıçaları nereye kayboldu? Neolitik Avrupa’da binlerce yıl boyunca süren güçlü bir bereket kültü vardı: küçük kadın figürinleri, ana tanrıça heykelcikleri… Bunlar aslında Anadolu ve Yakın Doğu’dan gelen ilk çiftçilerin inanç dünyasının izleriydi. Ama sonra bu figürler sahneden çekiliyor. Yerlerini hayvan heykelleri, bozkır kozmosunun sembolleri almaya başlıyor. Dini semboller bu kadar kolay kaybolmaz. Böyle bir kırılma ancak bambaşka bir inanç dünyasına sahip insanların bölgeye yerleşmesiyle olur.
Neolitik dönemde toplu mezarlar yaygındı. Kremasyon (ölen kişinin yakılması işlemi) de vardı. Ama Bronz Çağı’na geçtiğimizde Avrupa’da tablo değişiyor: Bireysel mezarlar öne çıkıyor. At kemikleri, silahlar, savaşçı elitler… Ve en önemlisi: tümülüsler—yani bozkır kurganları. Bu geleneğin kaynağı çok açık: Kuzey Karadeniz bozkırı. Bu kadar köklü bir mezar pratiği, yerli halk tarafından aniden “icat edilemez.” Bu, güçlü bir yeni elitin geldiğini ve kendi geleneklerini yerleştirdiğini gösteriyor. Ancak en önemli ve ilginç bilgileri genetik sağlıyor…
Yıllarca R1b haplogrubunun Batı Avrupa’ya özgü olduğu sanıldı. Sonra tablo değişti: En eski ve çeşitli R1b kolları Kafkasya–Anadolu–Orta Asya hattında. Avrupa’daki ana kol oldukça geç, MÖ 3500–3000 civarında ortaya çıkıyor. Batı Avrupa’da erkek soyları bu tarihten sonra adeta patlama yaşıyor. Bu da şu anlama geliyor: R1b Avrupa’ya sonradan geldi ve büyük ihtimalle Hint-Avrupa dalgasıyla yayıldı.[5]
Sonuç: Evet, büyük bir göç oldu. Tüm arkeolojik, ekonomik, kültürel ve genetik işaretler aynı yere bakıyor: MÖ 2500–2100 arasında Avrupa’ya büyük ölçekli bir Hint-Avrupa göçü gerçekleşti. Bu göç beraberinde yeni bir yaşam şekli getirdi: Daha sade seramikler, tarımdan hayvancılığa geçiş, yeni dini semboller, kurgan tipi mezarlar, ataerkil ve savaşçı bir toplumsal yapı… Sonunda Neolitik Avrupa kültürü yerini tamamen yeni bir Bronz Çağı kültürüne bıraktı. Kıtanın kaderini belirleyen bu dönüşüm, iç dinamiklerle değil, dışarıdan gelen güçlü bir nüfus ve kültürel dalga ile şekillendi. Bu sahne yalnızca Avrupa’nın değil, aynı dönemlerde Anadolu’nun da tarihsel dokusunu anlamamız için harika bir referans noktası yaratıyor.
Peki… “Bu gelenler kimdi?” Haritaya baktığınızda Anadolu, Kafkasya ve Avrasya bozkırı üç ayrı dünya gibi görünür ama genetiğin bize anlattığı şey bambaşka. Bu bölgeler, aslında kesintisiz bir insanlık koridorunun parçalarıydı. MÖ 5000 ile 1000 yılları arasında —yani Kalkolitik ve Tunç Çağları boyunca— öyle yoğun bir etkileşim yaşandı ki, bu hat adeta dev bir “insanlık deltasına” dönüştü. Bir nehrin kollarının deltada buluşması gibi, soylar birbirine karıştı, ayrıldı, yeniden birleşti. Bu büyük akışın iki belirgin yönü vardı:
Güneyden kuzeye doğru giden bir hat… Anadolu ve Kafkasya’dan bozkıra taşınan soylar.
Bir de kuzeyden güneye doğru inen hat… Bozkırın çoban topluluklarının Balkanlar’a ve Kafkasya üzerinden Ermenistan’a yayılışı. Burada ilginç olan şu:
Bu iki hareket dalgası, üç bölgeyi aynı şekilde etkilemedi. Anadolu başka bir hikâye yazdı, Kafkasya başka, Balkanlar bambaşka. Aynı akıntıya maruz kalmış olsalar bile, her biri kendi genetik kaderini oluşturdu.
Gelelim güneyden kuzeye akan o kritik harekete…Bugün Yamnaya dediğimiz -ünü Avrupa’nın dört bir yanına yayılmış— o bozkır çobanlarının ortaya çıkışı, aslında Anadolu ve Kafkasya’dan taşınan genetik bileşenlerle başlıyor. Yaklaşık 7.000 yıl önce Kafkasya avcı-toplayıcıları ile İran Neolitik toplulukları kuzeye doğru hareket etti. Bozkırda yaşayan Doğu Avcı-Toplayıcılarıyla (EHG) karışarak Khvalynsk ve Progress–Vonyuchka gibi erken Eneolitik (Bakir Çağı) kültürlerin temelini oluşturdular. Yani Yamnaya’nın kökü, bozkırın ortasında ansızın beliren izole bir halk değildi; tam tersine, güneyden gelen genetik dalgaların yeniden harmanlanmış bir sonucuydu.
MÖ 3300–2600 arasında sahneye çıkan Yamnaya adının kökeni Rusçadır ve “çukur mezar” anlamına gelen яма (yama) sözcüğünden türetilmiştir. Bu kültürün insanları ölülerini, üzeri toprak yığılarak oluşturulan kurganlar içine, tabana açılmış basit çukur mezarlara gömüyorlardı. Arkeologlar da bu karakteristik gömü biçiminden dolayı kültürü “Yamnaya” (ya da “Pit Grave Culture”) olarak adlandırdı. Çünkü Yamnaya’nın en belirgin izi, tepecikler hâlinde yükselen o kurganlar. Mezar çukurlarının üzerine toprak yığılarak oluşturulan bu tümülüsler, hem bozkırın hem de daha sonra Avrupa’nın imza görüntülerinden biri hâline geldi.
Mezarlara baktığınızda insanların genellikle sırtüstü, dizleri çekik bir pozisyonda yatırıldığını görüyorsunuz. Üstelik üzerleri okerle—kırmızı boyayla—kaplı. Yanlarında hayvan adakları, silahlar, kişisel eşyalar bulunuyor. Bazı mezarlarda ise boylu boyunca insan şeklinde oyulmuş taş steller var: başı, kolları, kemeri, hatta silahlarıyla betimlenmiş dev taş figürler.
Bu insanlar nasıl yaşıyordu?
Göçebe ya da yarı göçebe… Büyük sürülere bakan, tekerlekli arabalarla uzun mesafeleri aşan bir toplum. İskeletlerinde at biniciliğinin bıraktığı izleri bile görebiliyoruz. Elit mezarlarında metal işleyen ustalarına ait objeler duruyor—yani yalnızca savaşçı değil, zanaatçı bir toplumsal yapı da var.
Şimdi gelelim bütün bu hikâyenin en kritik noktasına. Yamnaya yıllarca “saf bozkır halkı” olarak anlatıldı. Hani sanki bozkırda kendi kendine ortaya çıkmış, izole bir topluluk gibi… Genetik bu masalı tersine çevirdi. Yamnaya’nın kökeninin kabaca yarısı Kafkasya–İran hattından geliyor. Diğer yarısı ise bozkırın yerel bileşeni olan Doğu avcı-toplayıcılarından. Kısacası Yamnaya, sandığımız gibi tek parça, homojen, kapalı bir bozkır ürünü değildi. Aksine, Batı Asya’dan gelen güçlü bir gen akışının yeniden şekillendirdiği karma bir nüfustu. Ve bu karma yapı, sonrasında Avrupa’nın genetik ve dilsel haritasını değiştiren o büyük dalganın kaynağı oldu.
Anadolu, bozkırın dalgalı akıntılarına karşı asırlar boyunca tıpkı dışarıdaki fırtınayı uzaktan izleyen sakin bir iç deniz gibi kendi berraklığını korumayı başardı. Göçler etrafını sardı, Balkanlar’ı ve Kafkasya’yı sarstı ama Anadolu kıyısına gelip çarpan dalgarlar gücünü yitirip dağıldı. Sözün özü Balkanlar’ı ve Orta Avrupa’yı hızla değiştiren, Kafkasya’da bile iz bırakan Yamnaya akımı aynı dönemde Anadolu’ya pek nüfuz edemedi. Arkeogenetik verilere göre Tunç Çağı boyunca Anadolu’ya Yamnaya kökenli bir giriş neredeyse yoktur. Bozkır halklarının ayırt edici izi olan Doğu avcı-toplayıcı bileşeni, MÖ 3000–1500 arasına tarihlenen yüzlerce bireyde yok denecek kadar azdır. Eğer bozkırdan anlamlı bir göç gerçekleşseydi, mutlaka iz bırakırdı; bırakmamış olması, göçün de yaşanmadığına işaret ediyor. Bölgenin genetik dokusunu esasen üç kaynak besler:
- Kafkasya’nın Kafkasya Avcı Toplayıcı ağırlıklı çekirdeği
- Levant’ın (yani bugünkü İsrail, Ürdün, Lübnan, Suriye bölgesinin) eski çiftçi hatları,
- Anadolu’nun Neolitik köylü mirası.
Bu üç damar arasında yüzyıllar boyunca süren alışveriş, bölgeyi hem Batı Asya’nın omurgası hâline getirmiş hem de onu komşularından farklı bir hat üzerinde yürütmüştür. Bu tablo, Hint-Avrupa dillerinin Anadolu kolunun kökeni gibi eski bir tartışmayı da çözüme kavuşturmuştur. Hititçe, Luvice ve onların akrabaları, bozkır dalgalarının taşıdığı dillerden değildir. Arkeogenetik veriler ve dilbilim burada aynı noktada buluşuyor: Anadolu dilleri büyük ihtimalle Batı Asya içinde gelişmiş, buraya özgü bir dil ailesidir. Bozkır göçlerinin yokluğuyla bu noktada kusursuz şekilde örtüşür. Bu durumun iki temel nedeni olduğu düşünülür:
- Demografik üstünlük:
Tunç Çağı Anadolu’su büyük, yerleşik ve örgütlü nüfusa Dışarıdan gelen küçük çoban grupları, böylesine güçlü bir gen havuzunda çakıl taşı kadar etkisiz kalmış olabilir. - Kültürel ve ekonomik engeller:
Şehirleşmiş toplumlar, saray ekonomileri, ticaret ağları ve tarım temelli düzen; bozkırdan gelen yarı-göçer toplulukların içeri sızmasını zorlaştırdı. Kültür kapıları kapalı olunca gen kapıları da kapalı kaldı.
Buradaki asimetri özellikle çarpıcıdır: Kafkasya’dan Anadolu’ya akış var, fakat Balkanlar’dan Anadolu’ya neredeyse hiç yok. Erkek soyları üzerinden bakınca tablo daha da keskinleşir. Yamnaya’nın alametifarikası olan R1b-Z2103/M269 kolları, Anadolu’nun antik DNA’sında oldukça nadirdir. Yerine J, G ve kısmen E hatları hâkimdir; yani Batı Asya ve Kafkasya’nın yerli damarları. Bu da bozkır erkek hatlarının bu topraklarda tutunmadığını apaçık gösterir. Yani Avrupa’nın kaderi Yamnaya ile şekillenirken, Anadolu kendi çizgisinde yürümeye devam etmiş; kökleri çok daha eskiye dayanan yerli bir uygarlık yatağı olarak tarih sahnesinde yerini almıştır.
Kafası karışanlar için ve bir önceki bölümü seyretmeyenler için resmi yeniden sadeleştirelim. Avrupa’nın son on bin yıllık hikâyesini anlamak için aslında iki büyük insan akımına bakmak yeterli. Biri güneyden, diğeri kuzeydoğudan geldi ve ikisi de kıtanın hem genetik hem kültürel zeminini kökten değiştirdi.
İlk büyük dalga yaklaşık 8.500 yıl önce Yakın Doğu’dan yükseldi. Tarımı, yerleşik yaşamı ve bambaşka bir soy bileşimini beraberinde getiren bu çiftçiler, Anadolu’daki akrabalarıyla aynı kökten geliyordu. Avrupa’ya vardıklarında yerel avcı-toplayıcılarla karşılaştılar ve iki dünyanın karışması böylece başladı. Bugün Avrupa’daki ilk çiftçilerin kimliğini büyük ölçüde bu Yakın Doğu menşeli topluluk belirledi; tarım sadece bir üretim biçimi değil, genetik bir devrimdi.
İkinci büyük dönüşüm ise yaklaşık dört bin yıl sonra bozkırdan çıktı. Arkeoloji literatüründe Yamnaya adıyla geçen göçebe çoban toplulukları, MÖ 2500 civarında Avrupa’ya doğru güçlü bir yayılma başlattı. Artık kökleşmiş olan çiftçi-toplayıcı nüfusla karıştılar ama yalnızca karışmakla kalmadılar, Avrupa’nın genetik zeminini büyük ölçüde yeniden düzenlediler. Corded Ware (İpli Seramik) kültürüne ait bireylerin soyunda görülen yüzde yetmişe yakın bozkır kökeni, bu dalganın ne kadar büyük olduğunu açıkça gösteriyor. Bu hareket, özellikle kuzey Avrupa’da bugünkü Hint-Avrupa dillerinin erken atalarını taşıyan temel güç hâline geldi.
Böylece günümüz Avrupa’sı üç ana soyun birleşiminden doğdu: yerel avcı-toplayıcılar, Yakın Doğulu ilk çiftçiler ve bozkır göçebeleri. Kıtanın biyolojik ve kültürel dokusu, bu üç hattın yavaşça birbirine örülmesiyle oluştu. Avrupa’nın tarihi, bir anlamda bu büyük birleşmelerin yüzyıllar süren dansı.
Aynı dönemde Anadolu’ya baktığımızda bambaşka bir tablo görürüz. Bu bölgenin nüfusu önce kendi yerel avcı-toplayıcılarıyla burada kök salan ilk çiftçilerin karışımından oluştu. Ardından Kafkasya ve Zagros’tan yeni gelenler bu karışıma güçlü bir doğu tonu kattı. Bozkırın etkisi ise Avrupa’daki gibi fırtına değil, hafif bir esinti düzeyindeydi. Tunç ve Demir Çağı boyunca Levant’tan, Mezopotamya’dan, Kafkasya’dan ve Balkanlar’dan sürekli insan akışı yaşanınca Anadolu yavaş yavaş katman katman birikmiş, çok renkli, çok yönlü bir nüfus mozaiğine dönüştü.
Gelelim Hint-Avrupa Dillerine… Bilmeyende olabilir kısaca özetleyeyim. Hint-Avrupa dil ailesi, bugün dünyadaki en geniş dil ailesi olarak kabul ediliyor. Yüzlerce dil ve lehçeyi kapsayan bu büyük aileye mensup insan sayısı 3,2 milyarı aşmış durumda; yani dünya nüfusunun neredeyse yarısı anadil olarak bir Hint-Avrupa dili konuşuyor. Avrupa’nın en önemli dillerinden Güney ve Batı Asya’nın geniş coğrafyasına, hatta Amerika kıtalarına ve Okyanusya’ya kadar çok geniş bir alanda karşımıza çıkmaları da bu yüzden şaşırtıcı değil.
Dilbilimciler, bu dev ağacın kökünde Proto Hint-Avrupa adını verdiğimiz, artık konuşulmayan ama pek çok dilin atası kabul edilen ortak bir dil olduğunu düşünüyor. Kurgan hipotezine göre bu dil, yaklaşık MÖ 4. binyılda Karadeniz–Hazar steplerinde yaşayan topluluklar tarafından konuşuluyordu. Ardından bu toplulukların dalgalar hâlindeki göçleriyle hem dil hem kültür çok geniş bir coğrafyaya yayıldı.
Hint-Avrupa dillerinin bilinen en eski yazılı örnekleri ise Bronz Çağı’nda karşımıza çıkıyor. Anadolu’da Hititçe ve Luvice gibi dillerle, Ege’de Miken Grekçesiyle yazılmış metinler, bu dil ailesinin tarih sahnesine ilk kez çıktığı kaynaklar. Hatta daha da geriye gidersek, Asurlu tüccarların Kültepe’deki tabletlerinde geçen bazı Hititçe kelimeler, bu dillerin en eski izleri arasında sayılıyor. Bugün konuşur sayısına göre dünyanın en yaygın 20 dilinin 11’i Hint-Avrupa kökenli. İngilizce, Hintçe–Urdu, İspanyolca, Fransızca, Rusça, Bengalce, Portekizce, Almanca gibi pek çok büyük dil bu geniş ağacın dallarını oluşturuyor.
Hint–Anadolu dillerinin kökeni yani nerede doğduğuna dair tartışma yıllarca iki uç arasında gidip geldi: “Her şey bozkırda mı başladı, yoksa Anadolu’da mı?”
Antik DNA araştırmaları bu düğümü çözmeye başladı ve ortaya hem sade hem de şaşırtıcı bir tablo çıktı.
Uzun süre Hititçe ve Luvice gibi Anadolu dillerinin bozkırdan geldiği iddia edildi. Antik DNA verileri, Colin Renfrew’in yıllarca etkili olan “Hint-Avrupa dillerinin Anadolu’da doğup çiftçilerle birlikte Avrupa’ya yayıldığı” tezini ciddi biçimde sarsmış durumda. Renfrew’in temel varsayımı şöyleydi: İlk çiftçiler yerleştikten sonra yeni ve büyük ölçekli bir nüfus hareketi pek mümkün değildi; bu yüzden dil yayılımının motoru tarımdı. Fakat aDNA bambaşka bir tablo gösterdi. Çiftçiliğin gelişinden çok daha sonra, MÖ 3000’lere doğru steplerden dev bir göç dalgası yaşandığı açık biçimde görülüyor. Bu hareket hem Avrupa’nın gen havuzunda çok güçlü bir iz bıraktı hem de Hint-Avrupa dillerinin yayılımıyla zamanlama açısından kusursuz biçimde örtüşüyor. Kısacası, genetik veriler Renfrew’in senaryosunun en kritik dayanağını çökerterek, dil yayılımının asıl taşıyıcısının step kökenli topluluklar olduğunu ortaya koydu. Bu da tarihin nasıl katman katman yeniden yazılabildiğinin güzel bir örneği.
Fakat Tunç Çağı Anadolu’sunun DNA’sı bu iddiayı pek taşımıyor. Yamnaya’ya özgü bozkır bileşimi (EHG – Doğu Avrupa avcı-toplayıcılar) Anadolu’da neredeyse yok denecek kadar düşük. Buna karşılık Avrupa ve Asya’daki diğer tüm Hint-Avrupa kolları —Keltlerden İranilere, Slavlardan Hint-Aryanlara kadar— tam da bu EHG + CHG karışımına bağlanıyor. Bu ayrışma bize şunu söylüyor: Anadolu dilleri bozkırın ürünü değil ama yine de Hint-Avrupa ağacının en eski dallarından biri.
Demek ki iki kolun da kökeni bozkırda değil, bozkırın güneyindeki ortak bir ata topluluğunda. Bu topluluk, Batı Asya’nın dağlık kuşağında bir yerlerde yaşıyordu. Bir kısmı Anadolu’ya doğru inerken, diğer kısmı Kafkasya’nın kuzeyinden steplere çıktı ve orada EHG avcı-toplayıcılarla karışarak Yamnaya’nın temelini oluşturdu.
Genetik tablo çok tutarlı: Tunç Çağı Anadolu’sunda CHG (Kafkas avcı-toplayıcı) kökeni yüksek, bozkırı tanımlayan EHG (Doğu Avrupa avcı-toplayıcılar) ise yok. Aynı CHG bileşimi bozkırda da var, fakat orada EHG ile birleşip yeni bir yapı oluşturuyor. Dolayısıyla ortak kökün Kafkasya’nın güneyi – Kuzey Zagros – Doğu Anadolu üçgeninde bir yerde durması en mantıklı senaryo hâline geliyor.
Bugün genetikçilerin en çok benimsediği model kabaca şöyle işliyor:
Batı Asya’da CHG ağırlıklı bir topluluk Proto-Hint-Anadolu dilini konuşuyordu. Bu topluluğun bir kolu batıya ve güneye yönelerek Anadolu dillerini oluşturdu. Diğer kol kuzeye çıktı, EHG ile karıştı ve Proto-Hint-Avrupa burada ortaya çıktı. Ardından bu bozkır kolu Avrupa’ya ve Güney Asya’ya yayıldı. Bu, ilginç bir şekilde iki ayrı hareketi birbirine bağlıyor: Dil ayrımı Batı Asya’da gerçekleşiyor, genetik dönüşüm bozkırda yaşanıyor, yayılım ise bozkırdan dünyaya açılıyor. Üstelik Yamnaya genomunun yaklaşık yarısı zaten güneyden, yani Batı Asya’dan taşınmış bir miras. “Bozkır kökeni” dediğimiz yapı bile temelde güneyli bir bileşimin kuzeyde dönüşmüş hâli.
Kısacası tabloyu yalınlaştırırsak:
Anadolu dilleri bozkırdan gelmedi; bozkır Hint-Avrupalıları ise Batı Asya kökenli bir topluluğun kuzeyde kazandığı yeni bir form. İki kolun kökü aynı; yolları ayrıldığı yer ise bozkır değil, Batı Asya’nın dağlık kuşağı. Doğu Anadolu, Güney Kafkasya ve Kuzey Zagros civarı bugün en güçlü aday. Bu da uzun süredir tartışılan “Anadolu hipotezi mi, bozkır hipotezi mi?” sorusunu daha gerçekçi bir çerçeveye taşıyor: Dilsel ayrım güneyde, yayılma kuzeyde başladı; iki dünya birbirinin devamıydı.
Peki Macaristan’dan Hindistan’a, Britanya’dan İran’a kadar uzanan devasa bir coğrafyada nasıl oldu da tek bir dil ailesi kök salabildi? Bunun cevabını arayalım.
Yamnaya toplumunun en büyük sıçraması, çağının ötesinde iki yenilikti: tekerlekli arabalar ve at sırtında hareket etme kapasitesi. Bozkırda tekerleği en erken benimseyen topluluklardan biri Yamnaya’ydı. Bu ahşap tekerlekli arabalar, aileleri, çadırları, yiyecekleri ve sürüler için gerekli tüm eşyaları yüzlerce kilometre öteye taşıyabiliyordu. İnsanlık tarihinde ilk kez büyük aile grupları, mevsimsel göçlerini böylesine geniş bir alana düzenli şekilde yaymayı başarmıştı.
Bir diğer devrim ise atın, av hayvanı olmaktan çıkıp gündelik yaşamın merkezine oturmasıydı. Atlı göçebelik, sürüleri kontrol etmeyi kolaylaştırdı, hız kazandırdı ve bozkırın etkin kullanım alanını katladı. Böylece geniş otlakları sonuna kadar kullanan, yüksek hareket kabiliyetine sahip sürü odaklı göçebe sistemi yepyeni bir ekonominin doğmasına sebep oldu. Sonuçta:
- Eskiden ulaşılamayan bozkır alanları yeni yaşam rotalarına dâhil oldu.
- Daha geniş sürüler, daha çok besin ve hızla artan nüfus anlamına geldi.
- Ortaya genç, kalabalık ve sürekli genişleyen topluluklar çıktı.
Bu güç birleşimi—demografik patlama ve yüksek mobilite—Yamnaya soyunu Avrasya’ya birkaç yüzyıl gibi kısa bir sürede yayılan bir fırtınaya dönüştürdü.
Torunları:
→ Batıda Macaristan’a,
→ Kuzeyde Baltık kıyılarına,
→ Doğuda Altaylara ve Kazak bozkırlarına,
→ Güneyde ise Andronovo–Sintashta hattı üzerinden Hindistan’a kadar ulaştı.
Genetikçi David Reich’in dediği gibi: “Yamnaya soyu, Hint-Avrupa dillerinin ulaştığı her yerde bir izleyici boya gibi görünür.” Gerçekten de antik DNA araştırmaları, Avrupa’nın büyük bölümünde dramatik nüfus değişimlerini ortaya koyuyor. Almanya, Polonya, İspanya, İtalya, Macaristan… hepsinde belirgin bozkır etkisi var. Ama en sarsıcı örnek Britanya: 40-50 yıl içinde nüfusun %90’ından fazlası değişiyor. Bu, Avrupa tarihinin gördüğü en büyük genetik kırılmalardan biri.
Yamnaya erkek soyunda gördüğümüz tablo, bozkır tarihinin ne kadar çok katmanlı olduğunu hatırlatıyor. R1b-Z2103 hattı Yamnaya’nın karakteristik imzası olsa da, Batı Avrupa’da bugün baskın olan R1b-L51 kolunun doğrudan Yamnaya içinden çıktığına dair net bir kanıt henüz yok. Bu da “bozkır demek Yamnaya, Yamnaya demek Batı Avrupalı erkek soyları” gibi kestirmeci varsayımların arkada bıraktığı soru işaretlerini hatırlatıyor. Bozkırın hangi hattının kimlerle, ne zaman karıştığını anlamak hâlâ zor.
Corded Ware toplumlarında ise başka bir ilginç durum var: Bu kültürde görülen baskın baba hattı R1a-M417. Bu hat, özellikle de onun Z645 ve Z93 kolları, Yamnaya’dan ziyade “Yamnaya’ya akraba” daha geniş bir bozkır gen havuzunu işaret ediyor. Yani Corded Ware’in Yamnaya ile benzer genetik bileşenlere sahip olması, baba soyunun birebir aynı kökten geldiği anlamına gelmiyor. Çoban birliğinden ziyade kuzen kabileler gibi düşünebiliriz; gen havuzu ortak, ama soy hatlarının ayrım çizgileri biraz daha eskiye tarihleniyor.
Bu ayrım özellikle Güney Asya’da önem kazanıyor. Hint-Aryanlarla ilişkilendirilen R1a-Z93 kolu tam da bu Corded Ware → Sintashta → Andronovo hattında yoğunlaşıyor. Güney Asya’da bozkır soyunun görünmesi bu nedenle daha çok bu “orta bozkır” Tunç Çağı toplulukları üzerinden ilerleyen bir güzergâhı işaret ediyor. Yani Güney Asya’ya taşınan ata soyu, doğrudan Yamnaya değil; Yamnaya’ya kardeş ama farklı bir erkek hattına sahip olan Sintashta-Andronovo çizgisi.
Bütün bunların birleşimi, bozkırın tarih boyu tek bir kavmin değil, sürekli genişleyen ve küçülen, karışan ve yeniden ayrılan bir topluluklar ağı olduğunu gösteriyor. Modern genetik bu ağın düğümlerini didik didik ortaya çıkarıyor; işin güzel yanı da burada: İnsanlığın geçmişi sandığımızdan çok daha hareketli, çok daha melez ve çok daha şaşırtıcı.
R1b Haplogrubu
R1b’nin bütün bu karmaşık tarihinden çıkan tablo, Avrasya’nın erkek soylarının aslında binlerce yıl boyunca yerinde durmadığını gösteriyor. Bu hat, Paleolitik Sibirya’da mamut avcıları arasında başlıyor; Kafkasya ile Mezopotamya arasındaki koridorlarda yeniden şekilleniyor; Pontus–Hazar bozkırında hız kazanıyor; Avrupa’ya, Orta Asya’ya, hatta Çin’in batısına kadar yayılıyor. Coğrafyaların kaderini belirleyen, savaşların sonucunu etkileyen ve kültürlerin dillerini bile değiştiren bir uzun yolculuk söz konusu.[6]
Buzul Çağı avcı-toplayıcısı R* soyundan, Neolitik’te Kafkasya ve Mezopotamya geçitlerinde dallanıp budaklanan R1b1a’ya; oradan bozkırda atlı çoban toplumlarının omurgasına dönüşen L23 ve Z2103’e geldiğimizde artık bir “genetik hat”tan ziyade bir medeniyet dinamiğinden bahsediyoruz. Bu hat, 4000 yıllık bir dönemde yalnızca erkek soyunu değil, bozkırın hareketli ekonomisini, savaş teknolojilerini, dilleri ve toplumsal yapıları taşıyan bir araç hâline geliyor.
Batı kolu L51 Avrupa’da Keltler, İtalikler ve Germenler aracılığıyla bir kıta kimliği oluştururken; doğu kolu Z2103 Yamnaya, Poltavka, Kimmerler, İskitler ve erken Anadolu Hint-Avrupa toplulukları üzerinden bambaşka bir tarihsel sahne kuruyor. Aynı soyun hem Troyalılarla hem Friglerle hem Ermenilerle hem de Volga’daki Udmurtlarla ortak bağlar taşıması Anadolu ve Avrasya’nın ne kadar iç içe geçmiş olduğunu açıkça gösteriyor.
Türkiye’deki bugünkü R1b oranı da (yaklaşık %12–15) bu nedenle tek bir dönemin mirası değil. Önce Tunç Çağı’nda Kafkas kökenli dalgalar geliyor. Ardından Demir Çağı’nın savaşçı bozkır kabileleri (Kimmer–İskit) hiç olmazsa Karadeniz ve Orta Anadolu’da iz bırakıyor. Daha sonra Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerinin Akdeniz havzası boyunca uzanan göçleri tabloyu tamamlıyor ki R1b-M269’un önemli bir kısmı bu dönemden gelir. Bu yüzden Anadolu’da R1b “yerli” değil; tarih boyunca gelen dalgaların birikimiyle kalıcılaşmış bir unsur.
Bütün bu soy çizgilerinin ardında duran gerçek, genetiğin tarih ile okunduğunda ortaya bambaşka bir hikâye çıkarmasıdır. Dillerin yayılması, kültürlerin çarpışması, şehirlerin kurulması—hepsi arkalarında at iziyle, tekerlek iziyle ve Y-kromozomunda minik bir işaretle iz bırakıyor. Bu izleri takip ettikçe Avrasya tarihi, sıradan bir kronoloji olmaktan çıkıp göç yollarının birbirine dolandığı bir büyük harita hâline geliyor. Bu haritayı anlamak, bugünkü toplumların köklerini daha berrak görmek için eşsiz bir imkân sunuyor.
J1 Haplogrubu
J1 haplogrubunun tarihsel yayılımı, Demir Çağı’nda ve sonrasında oluşan devlet yapılarıyla da yakından ilişkilidir. Levant ve Mezopotamya’da ortaya çıkan erken şehirleşme süreçleri, J1 taşıyıcılarının hem tarım toplumlarıyla hem de göçebe gruplarla etkileşime girmesine zemin hazırlamıştır. Bu karşılaşmalar, hem kültürel hem de genetik düzeyde önemli bir karışımı beraberinde getirmiştir. Özellikle MÖ 2. binyılda Amoriler, Aramiler ve daha güneyde Güney Arabistan toplumları, J1-P58’in Orta Doğu tarihinde belirginleştiği dönemlere karşılık gelir.
Arap Yarımadası’nda ise J1-P58’in yoğunlaşması, iklimsel kuraklaşmanın hızlandığı Geç Holosen döneminde belirginleşmiştir. Çölleşmenin artması, göçebe çoban yaşam tarzını daha da önemli hâle getirmiş; mevsimlik göç döngüleri, hem Arap kabilelerinin kimliğini hem de J1 taşıyıcılarının genetik sürekliliğini şekillendirmiştir. Bu dönemde deve kültürü, hareketliliği artırarak kabileler arası etkileşimleri genişletmiş ve haplogrubun hem kuzeye hem batıya doğru yayılmasını kolaylaştırmıştır.
Klasik çağda ve Orta Çağ boyunca J1-P58, özellikle Arap kabile konfederasyonları aracılığıyla hızla genişlemiştir. İslam’ın 7. yüzyıldaki yayılımı, bu genişlemenin en önemli demografik kırılma noktalarından biridir. Arap yarımadasından Levant’a, Mezopotamya’ya, Mısır’a, Kuzey Afrika’ya ve hatta İber Yarımadası’na kadar uzanan fetihler, yalnızca dil ve dinin değil, aynı zamanda belirli Y-DNA soylarının da yayılmasını hızlandırmıştır. Bu süreçte J1-FGC12 ve L858 alt kolları, Arap kimliğiyle en yakından örtüşen hatlar hâline gelmiştir.
Günümüz genetik verileri, J1’in yalnızca Arap kültürel alanıyla değil, aynı zamanda Kafkasya ve Anadolu’daki kadim dağ topluluklarıyla da bağlantılı olduğunu göstermektedir. Kafkasya’da, özellikle Dağıstan ve Çeçen-İnguş bölgesindeki J1 yoğunluğu, bu haplogrubun tarih boyunca yalnızca güneyden kuzeye doğru bir yayılım göstermediğini; yer yer bölgesel olarak çok daha eski, yerleşik soy hatlarının da olduğunu ortaya koymaktadır. Bu nedenle J1, tek bir “etnik köken” ile sınırlandırılamayacak kadar geniş, karmaşık ve çok katmanlı bir soydur.
Son yıllarda antik DNA çalışmalarının ilerlemesi, J1 haplogrubunun tarihini daha da ayrıntılı biçimde ortaya çıkarmaktadır. Yeni kazılardan elde edilen genomlar, özellikle Neolitik ve Kalkolitik dönemlerdeki çoban topluluklarının hareketlerini haritalandırmada kritik rol oynamaktadır. Önümüzdeki yıllarda daha fazla arkeogenetik veri yayımlandıkça, J1’in erken yayılım yolları—özellikle Kafkaslar, Doğu Anadolu ve Zagros üçgenindeki rolü—çok daha net bir şekilde anlaşılacaktır.[7]
Bu soyun hikâyesi, yalnızca Y-DNA mutasyonlarının soğuk kronolojisi değildir; aynı zamanda çobanlığın, göç yollarının, dağ geçitlerinin ve Sami dillerinin iç içe geçtiği uzun bir insanlık tarihinin canlı bir parçasıdır.
R1a Haplogrubu
R haplogrubunun ve özellikle R1a’nın Avrasya tarihindeki hikâyesine.
Yaklaşık 24.000 yıl önce, Sibirya’nın karla kaplı Altay Dağları’nda bir avcı grubunun mensubu olan “Mal’ta çocuğu” elimizdeki en eski R* örneği bu. Onun ailesi mamut avlayan, kıtaları aşan sert bir Paleolitik yaşamın kahramanlarıydı. İşin ilginç tarafı şu: Bu erken Sibirya topluluklarının genleri, daha sonra hem Avrupa’ya hem Güney Asya’ya damga vuruyor. Yani bugün Polonya’dan Hindistan’a uzanan R1a yoğunluğunun kökleri, o buz gibi coğrafyadaki avcı-toplayıcılara kadar gidiyor.
R haplogrubunun dallarından R1a’nın tam olarak nerede ortaya çıktığı hâlâ tartışmalı. Balkanlar mı, Orta Asya mı, Sibirya mı? En makul senaryo, Güney Rusya–Kazakistan hattı, yani Orta Asya merkezli bir çıkış. Çünkü burası hem Stepe yani bozkır kültürlerinin hem de R1a’nın en eski kollarının kesiştiği bölge.
Sonra Büyük Buzul Çağı bitiyor ve R1a kabileleri genişlemeye başlıyor. Kimileri kuzeye ve batıya giderek Doğu Avrupa’daki avcı-toplayıcı topluluklarla karışıyor. Kimileri güneye, İran Platosu’na doğru süzülüyor. Bu güney hattında Zagros dağlarında çok erken R1a kollarına rastlanması, buraya kadim bir geçiş olduğunu gösteriyor. Ölçeği anlamak çok önemli: Bu hareketleri kafanızda modern ülkelerle ilişkilendirmeyin… İnsanlık, o gün için tamamen doğal sınırlar içinde ilerliyordu yani yolculukları iklim, av yolları ve dağ geçitleriyle ilgiliydi.
Sonra sahneye Yamnaya kültürü giriyor. Yani tekerleği, atı ve bozkır mobilitesini devreye sokan o büyük dönüşüm. Proto-Hint-Avrupa dillerinin yükselişi de tam burada başlıyor. Güney bozkırdaki Yamnaya’nın erkek soyu çoğunlukla R1b idi ama kuzeydeki orman-bozkır hattında R1a baskındı. R1a’nın büyük sıçraması da bu kuzey hattındaki kültürlerle oluyor: Corded Ware (İp Baskılı Seramik kültürü), Catacomb (Yeraltı Mezarlığı kültürü), Srubna veya Srubnaya kültürü… Bir bakıma R1a, “orman ve bozkırın dili” hâline geliyor.[8]
Bronz Çağı’na geldiğimizde R1a taşıyıcı topluluklar Avrasya’nın ortasında dev bir ağ kuruyor. Doğuya giden kollar, Andronovo ve Sintashta kültürleri üzerinden Proto-Hint-İran topluluklarına dönüşüyor. Bunların torunları, İran Platosu’na, Afganistan’a ve Hindistan’ın kuzeyine kadar ulaşıyor. Veda kültürünün taşıyıcıları da bu Z93 kolunun bir parçası.
Daha doğuya ilerleyen R1a grupları, Altaylar üzerinden bugün Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ndeki Tarım Havzası’na gidiyor. İşte 2000 yıl önceki o ünlü Tarım mumyaları… Açık tenli, uzun boylu, R1a taşıyan ve büyük ihtimalle erken bir Indo-Avrupalı topluluk. Burada işler karışık, çünkü iki bin yıl sonra aynı bölgeyi Tohar gibi Kentum dilleri konuşan başka bir grup devralıyor. Dil başka, gen başka… Avrasya tarihinde bu tür karışıklıklar çok yaygın: Genetik çizgilerle dil çizgileri birebir örtüşmüyor.
Sonra Orta Asya’da sahneye yepyeni bir güç çıkıyor: Proto-Türk toplulukları. Hunlar, Göktürkler, Uygurlar… Genetik olarak çoğu karma topluluklardı ve ilginç bir şekilde taşıdıkları Y-DNA’daki R1a oranı oldukça yüksekti. Ama dilleri Türkçe olduğundan, bölge yavaş yavaş Türkleşti. Yani genetik değil, kültür kazandı. Bu yüzden bugün Kazaklar, Kırgızlar, Tatarlar R1a bakımından güçlü bir soy taşırken Türkçe konuşuyorlar. Tarihte buna “kültürel üst katman değişimi” diyebiliriz.
R1a’nın batıdaki hikâyesi de çok güçlü. Slavların genişlemesiyle Doğu Avrupa boyunca yayıldı ve bugün Polonya, Ukrayna, Belarus, Rusya gibi ülkelerde çok yüksek frekanslara sahip. Aslında Slavların büyük demografik patlaması, Avrupa’nın Ortaçağ öncesi genetik haritasını ciddi biçimde yeniden şekillendirdi.
Kısacası R1a, Avrasya tarihinde bir çizgiden çok bir ağ gibi düşünülmeli: Sibirya’daki avcı-toplayıcılardan Step kültürlerine, oradan Hint-İran dillerine, Slavlara ve Orta Asya halklarına kadar uzanan dev bir yolculuk. Dil başka yönlere savrulmuş olabilir, kültür değişmiş olabilir, ama soy çizgisinin izi hâlâ taş gibi ortada duruyor.
Türkiye’de yapılan Y-DNA çalışmalarına baktığımızda R1a oranı genelde yüzde 6 ile 10 arasında seyrediyor. Bölgelere göre ufak dalgalanmalar var ama hiçbir yerde baskın bir hat haline gelmiş değil. Yani R1a Anadolu’da mevcut ama düşük bir paya sahip.
Bu hattın kökeni de tek bir yere bağlanmıyor. Bir kısmı İranî ve Orta Asya’ya uzanan R1a-Z93 koluyla, daha küçük bir kısmı ise Doğu Avrupa ve Sibirya hattıyla ilişkilendiriliyor. Kısacası ‘tek bir gelişi’ olan bir soy değil; farklı dönemlerde, farklı yerlerden karışmış bir yapıdan söz ediyoruz.
Antik DNA’ya baktığımızdaysa tablo daha da net. Anadolu’nun Neolitik, Kalkolitik ve Erken Tunç Çağı toplumlarında R1a neredeyse yok. Avrupa’da büyük değişime yol açan o ünlü bozkır göçü —Yamnaya ve Corded Ware dalgası— Anadolu’ya aynı güçle ulaşmamış. Bu yüzden bilim insanları, Anadolu’daki Hint-Avrupa dillerinin R1a ağırlıklı bir göçle gelmediği konusunda oldukça birleşmiş durumda. Sözün özü R1a Anadolu’da az. Hem modern nüfusta hem de antik DNA’da bu oranlar bu açıdan oldukça tutarlı…
Gelelim Hititlere… Hitit İmparatorluğu’nun keşfi, sadece arkeoloji tarihini değil, İncil’in tarihsel güvenilirliği etrafındaki tartışmaları da kökten değiştirmiştir. 19. yüzyılın sonlarına kadar Hititler’den bahseden tek ciddi kaynak “Hatti Ülkesi” teriminin geçtiği Kitab-ı Mukaddes’ti. Klasik Yunan ve Latin metinlerinde bu halktan bahsedilmediği için birçok eleştirmen, Hititler’i “tarih dışı” bir unsur, yani İncil anlatısının uydurma bir parçası olarak görüyordu. Sonra dengeler bir anda değişti. 1834’te Charles Texier’in Boğazköy’deki kalıntıları fark etmesi, ardından 1906’da Hugo Winckler’in Hattuşa’da Hitit saray arşivine ait on binlerce kil tabletten oluşan dev arşivi bulmasıyla Hititler tarihin sayfalarına kaydedildi. Tabletlerin bir kısmı Akadça yazılmıştı. Hatta tarihin en eski uluslararası barış antlaşmalarından biri olan Kadeş Antlaşması da bu tabletler arasındaydı. 20. yüzyıl boyunca yapılan kazılar Hattuşa’nın Hitit İmparatorluğu’nun gerçek başkenti olduğunu kesinleştirdi.[9]
Hititçe, bugün bildiğimiz en eski Hint-Avrupa dilidir. Bu dilin Anadolu’da ortaya çıkması, Hititlerin atalarının bir dönem dışarıdan biraz önce de değindiğimiz gibi muhtemelen Kafkasya’nın güneyi – Kuzey Zagros – Doğu Anadolu üçgeninde bir yerlerden geldiğini gösteriyor ancak Doğu Balkanlar’da geliştiğini iddia eden bir teori de vardır. Zamanlama olarak en çok MÖ 2200–1900 arası öne çıkıyor. Eski Tunç Çağı’nın sonu, Anadolu’da siyasi ve toplumsal çalkantıların arttığı dönem… Ardından MÖ 1650 civarında Hattuşa merkezli Hitit Krallığı sahneye çıkıyor. İlginç olan şu ki, bu tabloya büyük bir nüfus göçü sebep olmuyor. Yani ileride yeni şeyler çıkabilir ancak şu anki verilere göre konuşursak Anadolu’da küçük bir elit tabakanın yayılması ve yerli halklara kendi dilini benimsetmesi söz konusu. Anadolu yerli tarımcıları olan Hattiler de böylece Hitit devlet yapısı içinde eriyip gidiyor. Sonuçta ortaya çıkan tablo çok tanıdık bir Anadolu manzarası: Dil göçle gelmiş, halkın kendisi ise yüzyıllar boyunca karışa karışa yerelleşmiş. Bozkır ile Anadolu’nun bu yavaş ve katmanlı buluşması, Hititlerin tarih sahnesine çıkışındaki en önemli biyolojik ve kültürel arka planı oluşturuyor.
Gelelim en merak edilen konulardan birine: Hititlerin DNA’sına. Kuzeybatı Anadolu’daki Barcın örnekleri, MÖ 3900–3600 yıllarında bile yaklaşık yüzde 13 oranında bozkır kökenli bir katkı gösteriyor. Bu bulgu, Hint-Avrupa dilini taşıyan grupların bölgeye düşündüğümüzden daha erken sızmaya başladığını düşündürüyor. Benzer şekilde, Kumtepe’de MÖ 3700 civarında görülen yeni nüfusun, Hititçe’nin atası olan dili konuşan erken topluluklarla ilişkili olma ihtimali bulunuyor.
Eski Hitit dönemine tarihlenmiş DNA örnekleri ise yerli Anadolu çiftçi kökleriyle bozkır katkısının belirgin şekilde harmanlandığını gösteriyor. Bugüne kadar yapılan çalışmalar, Hititlerin gen havuzunda bozkır bileşeninin yaklaşık yüzde 16–17 civarında olduğunu ortaya koydu. Bu oran, dilin bozkır kökenli olduğunu, fakat halkın büyük ölçüde yerli Anadolu toplulukları olduğunu tutarlı biçimde açıklıyor. Erkek hatlarında J2, G2a, yerel R1b kolları ile L ve H gibi haplogruplar görülüyor; fakat işte “Hititlerin imzası” diyebileceğimiz tek bir genetik hat belirgin değil.
Bununla birlikte bazı araştırmacılar, bu tablonun gerçek Hitit genetiğini yansıtmadığı görüşünde. Eleştirinin temel noktası şu: Şu ana dek “Hitit” etiketiyle analiz edilen örneklerin neredeyse tamamı gerçekte Hitit öncesi Hatti kültürüne veya Hint-Avrupa olmayan Hurri bağlamlarına ait. Hitit elitleri için kremasyon yani yakma gömüsü zorunluydu ve bu uygulama DNA’yı yok ettiğinden o bireylerden genetik bilgi almak neredeyse imkânsız. Hitit toplumunun daha geniş kesimi ise genellikle büyük toprak kaplara, yani pithos mezarlara gömülüyordu. Osman-Kayası, Alişar Höyük ve Kültepe kazıları bu uygulamayı açık biçimde gösteriyor. Pithos mezarlar kemiklerin daha iyi korunduğu, dolayısıyla gerçek Hitit popülasyonuna ulaşmak için en değerli kaynak konumundaki alanlar. Bu nedenle Hitit genomunu gerçekten anlamak için, doğru kültürel bağlama oturan ve özellikle pithos mezarlara odaklanan yeni bir örnekleme stratejisine ihtiyaç var. Bu yaklaşım, Hititlerin kim olduklarını genetik düzeyde nihayet daha net görmemizi sağlayabilir.
Bu arada Hititlerin Anadolu’nun tamamına hâkim olmadığını da unutmamak gerekir. Batı Anadolu’da Arzawa Krallığı uzun süre bağımsız kaldı. Bu bölgedeki halklar—Lydialılar, Karyalılar, Likyalılar—kendi kültürlerini, dillerini ve sanatlarını geliştirdiler. Lydia altın para basan ilk devletlerden biri oldu. Karya’nın Halikarnassos’u güçlü bir kültür merkeziydi. Likya ise Luvi ailesine bağlı özgün bir dili yüzyıllarca yaşattı. Bu bölgelerde bozkır etkisi neredeyse yok; genetik yapı güçlü bir şekilde yerli Anadolu devamlılığı gösteriyordu.
MÖ 1200 civarında Hitit İmparatorluğu çöktüğünde, bütün Doğu Akdeniz büyük bir krizin içindeydi. Ekonomik sıkıntılar, isyanlar, kıtlık, göçebe baskıları ve “Deniz Kavimleri”nin etkisi bir araya geldi. Hitit sonrasındaki Karkamış, Tabal, Melid gibi “Geç Hitit” krallıkları ayakta kaldı ama eski kudret yoktu. Aynı dönemlerde Balkanlar’dan gelen Frigler Anadolu’da sahneye çıkmaya başladı. Batı kıyılarında ise Miken etkisi zaten yüzyıllardır hissediliyordu. Tüm bu konuları bir sonraki programda anlatmayı düşünüyorum.
YOUTUBE’DA İZLEMEK iÇİN
Notlar
[1] https://www.facebook.com/Demokracy/videos/mo%C4%9Fol-bir-youtuber-cengiz-han%C4%B1n-mete-han%C4%B1n-ve-emir-timurun-mo%C4%9Fol-oldu%C4%9Funu-s%C3%B6yley/1179370434053599/
[2] Frontier Orientalism in D.A. Milyutin’s Descriptions of the North Caucasus in the 1840s (2023) https://jfs.today/index.php/jfs/article/view/492 ve Orientalism in the Narratives of Russian Travelers and Intelligence Officers on Peoples of the North-West Caucasus in the Second Half of the 19th Century (2024)https://journals.rcsi.science/0869-5415/article/view/271647 ve RUS ÇARLIĞI’NIN EGEMENLİK ANLATISINA ELEŞTİREL BİR YAKLAŞIM: SİBİR HANLIĞI KRONİKLERİNİ ÖTEKİ PERSPEKTİFİNDEN OKUMAK (2025)https://dergipark.org.tr/tr/pub/gttad/issue/90258/1596055
[3] Georgios Nakracas. Anadolu ve Rum Göçmenlerin Kökeni. Belge Yayınları. İstanbul, 2003 s. 10
[4] 2003 yılında yayımlanan bir başka araştırma, belirli Moğol kabileleriyle Almanlar ve Anadolu Türkleri arasındaki ilişkileri incelemek için insan lökosit antijeni (HLA) genlerine bakmıştır. Almanlar ve Anadolu Türklerinin, Moğol topluluklarına genetik olarak eşit uzaklıkta olduğu bulunmuştur. Dilleri ve tarihî komşuluklarına rağmen, Anadolu Türkleri ile Moğollar arasında yakın bir genetik ilişki saptanmamıştır: https://doi.org/10.1034%2Fj.1399-0039.2003.00043.x
[5] Massive migration from the steppe…“ (Nature 2015) https://digital.library.adelaide.edu.au/items/54bcb655-ef8c-436f-bfa2-d22a5d3d7c62 ve The Beaker phenomenon and the genomic transformation of northwest Europe https://digital.library.adelaide.edu.au/dspace/handle/2440/129599 ve A major Y-chromosome haplogroup R1b Holocene era founder effect in Central and Western Europe https://www.nature.com/articles/ejhg2010146 ve R1b-M269 R1B kökeni https://digital.library.adelaide.edu.au/items/54bcb655-ef8c-436f-bfa2-d22a5d3d7c62 ve The genomic history of southeastern Europe https://www.nature.com/articles/nature25778 ve Large-scale recent expansion of European patrilineages https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC4441248/
[6] https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/20736979/ ve https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/36456614/ ve https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/28779148/ ve https://www.nature.com/articles/ejhg2009231 ve https://www.researchgate.net/publication/235891861_Ancient_History_of_the_Arbins_Bearers_of_Haplogroup_R1b_from_Central_Asia_to_Europe_16000_to_1500_Years_before_Present ve https://www.nature.com/articles/ejhg2010146 ve https://www.nature.com/articles/ejhg2009231 ve https://link.springer.com/article/10.1007/s00439-017-1773-z
[7] https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC7987999/ ve https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC2987219/ ve https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/19367321/ ve https://avesis.ankara.edu.tr/yayin/ef386d0b-7e0f-444f-a3fe-9e5fe146ac8b/y-chromosomal-haplogroup-j-as-a-signature-of-the-post-neolithic-colonization-of-europe ve https://hrcak.srce.hr/file/245800
[8] https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/24667786/ ve https://www.researchgate.net/publication/235891857_Haplogroup_R1a_Its_Subclades_and_Branches_in_Europe_During_the_Last_9000_Years ve https://www.researchgate.net/publication/235891838_Haplogroup_R1a_as_the_Proto_Indo-Europeans_and_the_Legendary_Aryans_as_Witnessed_by_the_DNA_of_Their_Current_Descendants ve https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/19888303/ ve https://www.walshmedicalmedia.com/abstract/the-major-ychromosome-haplotype-xi-haplogroup-r1a-in-eurasia-11300.html ve https://www.researchgate.net/publication/352448476_The_Ancestors_of_Today%27s_Poles_with_the_Haplogroup_R1a
[9] Hitit Kavramının Ortaya Çıkışı ve İlk Araştırmalar https://acikders.ankara.edu.tr/pluginfile.php/174621/mod_resource/content/1/3%20Hitit%20Kavram%C4%B1n%C4%B1n%20Ortaya%20%C3%87%C4%B1k%C4%B1%C5%9F%C4%B1%20ve%20%C4%B0lk%20Ara%C5%9Ft%C4%B1rmalar.pdf ve Hitit Tapınak Kentleri https://www.academia.edu/2083096/_Hitit_Tap%C4%B1nak_Kentleri_The_Sacred_Cities_of_the_Hittites_Y%C3%BCksek_Lisans_Tezi_Master_Thesis ve Hititler https://yunus.hacettepe.edu.tr/~skucuk/ekitap/AnadoluMedeniyetleri.pdf
