Türkler, Sibirya’nın doğusunda yaşayan Yakut, Rusya’nın Volga bölgesindeki Çuvaş, Romanya, Bulgaristan, Moldova ve Ukrayna’da yaşayan Gagavuzlar gibi İslam olmayan halklar da dâhil olmak üzere Orta Asya, Kafkasya, Anadolu, Balkanlar ve Mezopotamya’ya dağılmış ana dili Türkçe olan çok uluslu bir topluluktur.

Türk dini

Dil yönünden akraba olan iki toplumun bir zamanlar Avrasya bozkırlarında yaşayan tüm halklar gibi Gök tanrı Tengri tapımını esas alan ortak bir dine de sahip olduğu sanılmaktadır. MÖ 3. Yüzyılda Baykal bölgesinden Çin sınırlarına doğru inmeye başlayan Tuobalar (Tabgatç) ile Uygurların atası Kaokiu Ting-linglerden oluşan Proto-Türkler ile MS 6. yüzyılda Kuzey Moğolistan’da hüküm süren Tu-Kiular, daha güneyde Türgeşler ve Karlukların dini düşüncelerinin aynı doğrultuda sürdüğü sanılmaktadır. Doğu Tu-kiular Orhon bölgesinde dikili mezar taşları üzerinde Tonyukuk (725), Kültigin ( 732) ve Bilge Kağan (735) adlı üç büyük yazıt, Batı Tu-kiuları ise beş kısa yazıt Talas bölgesinden, üzeri oyulmuş bir değnek eski Türk dini hakkında fikir edinmemizi sağlamaktadır. Uygur harfleri ile yazılmış ve Paris’teki Milli Kütüphane’de korunan Oğuz Han efsanesi XI. yüzyılın ikinci yarısında Kaşgarlı Mahmut tarafından yazılan Divânu Lügati’t-Türk ile XV. yüzyılda yazılan Dede Korkut Kitabı Eski Türk gelenekleri hakkında bilgi veren temel kaynaklardır. Karadeniz’in kuzeyinde büyük bir imparatorluk kurduktan sonra yok olan Hazarların, Hıristiyanlık ve İslam’ı seçen diğer toplulukların tek tanrılı dinleri kabul etmelerinden önceki inanç sistemi animizmdi ve çoktanrılı Türk panteonun zirvesinde kadere hükmeden yaratıcı Gök Tanrı ile eşi yeryüzü tanrıçası Umay bulunmaktaydı. 14. Yüzyılda Orta Asya ekonomisinin çöküşü İslam ve Budizmin bölgede yayılmasını hızlandırmışsa da Yakutlar gibi bazı Türk halkları halen Şamanist olup doğa ruhlarının (tanrılara ‘toyon’, tanrıçalara ‘Kübey’ derler) yanı sıra atalarına ve ateşe de tapmakta, pek çok hayvanı özellikle atları kutsal kabul etmekte hatta soyluların ölülerini atlarıyla birlikte gömmekteydiler. Kozmik düzenin sağlayıcısı kabul edilen Gök tanrı yaşam (kut) ve talihin (ülüğ) paylaştırıcısı olup, onuruna beyaz atlar kurban eden Türk hükümdarları onun yeryüzündeki temsilcisi kabul edilmekteydi. Yer, dağ, su, pınar ve ırmakların hatta ev ve kutsal kabule dilen ağaçların bile ‘İye’ adıyla bilinen sahipleri ikincil önemde doğa ruhlarıydı. Türklerin 10. Yüzyılda İslamlaşması ve 1071’den itibaren Anadolu’ya yerleşerek coğrafyanın yerlileri ile kaynaşması, Orta Asya geleneklerinin Arap, Yunan, İran kültürlerinin yanı sıra İslam ve Hıristiyan inançları ile yoğrulup bozulmasına hatta unutulmasına yol açmıştır. Tengri inancının hemen terk edilmekle birlikte Dede Korkut Kitabı’nda ‘iyeler’ gibi ikinci dereceden tanrıların izlerinin bulunması Müslüman Oğuzların geçmiş inançlarını birkaç asır içerisinde tamamen unutmadığını göstermektedir.

Türk Yaratılış Efsanesi

Çin sınırlarında Karadağ’da bir mağara varmış. Bu mağarayı bir defasında yağmur suları basmış ve insan biçiminde olan bir çukuru doldurmuş. Güneş ısısının etkisiyle, bu kalıbın içindeki çamur, dokuz ay sonunda canlanmış. İşte ilk insan böyle meydana gelmiş olan Ay Atam’dır. Kırk yıl boyunca o tek başına yaşamış. Bir gün yeni bir su baskını ile o çukur yine dolmuş ve ikinci bir yaratık canlanmış kalıbın içinde. Ama bu kez ısısı yeterince olmadığı, çamur tam pişmediği için yaratık eksik kalmış: bu ilk kadındır. Ay Ayam ile bu kadının birleşmesinden 40 çocuk doğmuş. Ay Ata 120 yaşında ölmüş, ondan kırk yıl sonra da karısı ölmüş. En büyük oğul onları, yeniden canlanırlar umudu ile o kalıba yerleştirmişse de umduğu çıkmamış. Ay Ata’nın en büyük oğlu Türklerin ilk hanı Onu, ölünce, içi boş altından bir heykelin, heykeli de mağaranın içine koymuşlar. Bu mağara böylece Türklerin tapındığı kutsal bir yer olmuştur.

Tengri

Türk ve Moğol halklarının inanışında kaderi kontrol edip, görünen veya görülemeyen her şeyi efendisi kabul edilen yaratıcı gök tanrı olup, Tangara, Tengeri, Tura adlarıyla da bilinmekteydi. İnanışa göre insanı ateş, su ve rüzgârdan yaratıp içine ruh üflemiştir. Moğollar Tengri’nin mavi gökyüzü görünümünün yeryüzü olaylarını, Ebedi Tengri adlı görünümünün ise insanoğlunun kaderini yönettiğini düşünmekteydi. Eski Türk dini Tengrizm, animizm, Şamanizm ve atalara tapma pratikleriyle birlikte gök tanrı Tengri ile toprak ana Eje tapınımını içermekteydi. Tengri kelimesi ilk olarak MÖ 4. Yüzyıl Çin yıllıklarında Kuzey Çin’de yaşayan göçebe Xiongnu veya Hsiung-nu halkının inançlarını tanımlarken kullanılmıştır. Tengri tapımına dair en önemli yazılı kaynak aynı zamanda Türklerin efsanevi köklerine dair bilgiler de içeren 1889 yılında Moğolistan’da Orhun Vadisi’nde bulunup, MS 8. Yüzyıl başların tarihlenen Göktürk Kağanlığına ait Orhun Yazıtları olup, Kül Tigin Yazıtı 732 yılında, Bilge Kağan Yazıtı 735 yılında yazılmıştır.  Yazıta göre evrenin yaratıcısı olan Tengri’nin isteğiyle Göktürkler bir kağanlık kurmuş, Türklere kağanlarını bizzat Tengri vermiştir. İslami kaynaklarda Tengri adı ilk olarak 11. Yüzyılda Kâşgarlı Mahmud’un ünlü eseri Divân-ı Lügati’t-Türk’de yer almış “Tanrı” anlamının yanı sıra “gökyüzü” ve “yüce” anlamlarında da kullanılmıştır:

 “Yere batası kâfirler göğe Tengri derler. Yine bu adamlar, büyük bir dağ, büyük bir ağaç vs. gibi gözlerine ulu görünen her şeye Tengri derler. Bu yüzden bu gibi şeylere yükünürler (secde ederler). Yine bunlar bilgin kimseye Tengrigen derler. Bunların sapıklıklarından Tanrıya sığınırız” (Kaşgarlı, III: 377-378).

Türkçe ve Moğolca’nın yanı sıra Japonca (ten) ve Çince (tien) gökyüzü anlamına gelen kelime bu diller arasındaki ortak kökler ve etkileşime dikkat çekmektedir.

Tengrikut, Kutluğ ve Kutalmış gibi isimler taşıyan Göktürk hakanları güçlerini Tengri’den almakta ve tanrının yeryüzündeki temsilcisi olduklarını iddia etmekteydi. MS 6-9. Yüzyıllar arasında Orta Asya bozkırlar halklarının en önemli tanrısı olmakla birlikte MS 8. Yüzyılda Uygur hanlarının Maniheizm devlet dini olarak kabul etmesiyle önemi azalmaya başlamıştır.

Tengri her şeyi gören, kanunları koyan ama yeryüzündeki olayları vekili olan Hanlarla düzenleyen en büyük güç olup, Moğol mitolojisinde tanrılar 33 hükümdarlığı yönetip 17 gökte yaşayan büyük bir aile olarak tasavvur edilmekteydi. Benzer şekilde Buryat panteonu birbirleriyle sonsuza dek mücadele edecek 55 iyi 44 kötü tanrıdan oluşmaktaydı.

Radloff’un Altay Türklerinden derlediği bir efsaneye göre 17 kat göğün en üst katında Tengere Kayra Kan, 16. katında Ülgen, 9. katında Kızagan Tengere, Mergen Tengere ise 7. katında ikamet etmekteydi.  Tengri, Altay’da ve Buryatlarda Tengri, Tengeri ve Esege Malan Tengri (Kel kafalı Tengri), Çuvaşlarda Tura Hakazlarda Ter, Kalmıklarda Tenger, Şorlarda Tegri, Moğollarda Tenger ve Qormusta Tengri, Tuvanlarda Deer, Yakutlarda Tangara ve Urün ajı tojon (Bilge yaratıcı efendi), Azerilerde ise Tanrı olarak adlandırılmaktaydı.

Ülgen

Altay ve Şor Tatarlarının inanışında gök tanrı olup Bey Ülgen olarak da bilinmekte, adı muhteşem anlamına gelmektedir. Başlangıçta tüm dünya sularla kaplıyken Ülgen insanı (Erlik) yaratmış ve ona toprağı bulma görevini vermiştir. İnsan da ördek şekline dönüşerek suya dalmış ve dipten kum çıkartarak Ülgen’e getirmiştir. Ülgen, insanı ödüllendirerek ona kuru topraklar, ormanlar, dağlar, ovalar verip üzerini bitki ve hayvanlarla doldurmuştur. Bu söylencenin bir varyantında Ülgen su üzerinde yüzen çamur parçası görmüş buna üfleyerek canlandırmış ve Erlik adını vermiştir. Erlik başlangıçta Ülgen ile dost sonradan kötülükle özdeşleştirilen düşmanı olmuştur. Bir başka söylenceye göreyse Ülgen dünyayı biri merkezde diğerleri batı ve doğuda yer alan üç balığın sırtında taşıdığı bir daire şeklinde yaratmış, Budist mitolojisinden ödünçlenen Mandişire (Maidere) adlı bir kahraman balıkları hareket edip tufana sebep olmamaları için sıkıca bağlayıp sabitlemiştir. Ülgen şamanların koruyucusu olmakla kalmayıp bilgi ve yeteneklerinin de kaynağı olarak görülmekte, insanoğlunu kötü tanrı Erlik’e karşı korumaktaydı. Altay Türkleri gökyüzünün 7, 17 hatta 33 gök dairesinden oluştuğuna, Ülgen’in altın kaplı bir sarayda, altın bir taht üzerinde oturduğuna inanmaktadır. Rus etnograf Andrey Anohin (1869-1931), Ülgen’in Karşıt (saflık tanrısı), Pura Han (atların tanrısı), Yaşıl Han (tabiat tanrısı), Burça Han (refah tanrısı), Karakuş Han (kuşların tanrısı), Baktı Kan (bereket tanrısı) ile Er Han veya Kanım Han (güven tanrısı) isimlerinde Akoğlanlar veya Kıyatlar olarak da bilinen yedi oğlu olduğunu belirtmiştir. Muhtemelen yedi kat gök inancı da her biri göğün bir katında oturan oğulların sayısıyla ilişkilidir. Ülgen’in Akoğlanlar dışında Akkızlar veya Kıyanlar adlı dokuz kızı olmak üzere bunların isim ve nitelikleri bilinmemektedir.

Erlik Han

Altay Tatarlarının inanışında dokuz katlı yeraltı dünyasının kralı olan kötü ruh olup, Türkçe Erlik Han, İrlek, Şulman, Moğolca Erleg, Macarca Ördög adlarıyla da bilinmekteydi. Söylenceye göre yaratıcı tanrı Ülgen deniz üzerinde yüzen bir çamur

Moğol Budist ayinlerinde Erlik (Fotoğraf: G. Luvsangenden, 2007)

parçası görmüş ve ona ruh vererek kendine bir arkadaş yaratmıştır. İlk insan ve ilk düzenbaz olan Erlik kibri yüzünden yaratıcı ile anlaşamayınca yeryüzünden uzaklaştırılıp, yeraltındaki ölüler krallığının efendisi yapılmıştır. Ölülerin efendisi olan Erlik yardımcılarını yeryüzüne göndererek insanları günahkâr yapmaya çalışmaktadır. Bir söylenceye göre Ülgen insanları çamurdan yaratıp kurumaya bırakırken de başlarına bir bekçi köpeği dikmiştir. Ülgen’in ayrılmasını fırsat bilen Erlik köpeğe rüşvet vererek çamur insanları elde etmeye çalışmışsa da başarılı olamayınca insanların üzerine tükürerek kaçmıştır. Ülgen durumu görünce insanları ters yüz etmiştir bu yüzden kötülük insanoğlunun yüreğinde nemli ve kokuşmuş olarak kalmıştır. Bir söylencede ise Şulman olarak anılan tanrı yeryüzünü kavurup yok etmek için 3 güneş birden yaratmışsa da Burkhan (Bahksi) adlı yaratıcı tanrı Erkhe-Mergen adlı kahramanın kılığına girerek güneşlerin ikisini birden vurarak yok etmiştir. Erlik, Sibirya’da yaşayan Buryat halkının inanışında ise yeraltı dünyasının kralı olan bir iblis avcısı olarak tasvir edilmektedir.

Kayra Han

Altay ve Tuva Türklerinin inanışında on yedi yerin kesiştiği yerde yaşayan, evrenin kaderini idare eden, dünyayı ve insanları yaratmış bir ruhun adı olup Erlik ve Ülgen arasında aracılık yapmaktadır.

Türk Destanları

Farsça öykü anlamına gelen “dâstân” kelimesiyle ilişkili olan destanların en ünlüsü 13. Yüzyıl başlarına tarihlenen Dede Korkut’tur. Destanlar, Türk halk edebiyatında genellikle 8 ve 11’li hece ölçüsü kalıplarıyla oluşturulup, manzum tarzda yazılmakta ve ozanlarca saz eşliğinde söylenmekteydi.

Dede Korkut Kitabı

Muhtemelen 15. yüzyılda yazıya geçirilmiş Oğuz halkının destan derlemelerinin adı olup, orijinal metin kayıp olup, günümüze biri Dresden diğeri Vatikan’da bulunan iki nüshası ulaşmıştır. Hangi dönemde yaşadığı belli olmayan Oğuzların akıl hocası ya da koruyucu ata ruhu Dede Korkut her öykünün sonunda kopuzuyla ortaya çıkarak Oğuz beylerine dua ve şiir okumaktadır. Öykülerde Akkoyunluların eski yurtlarında (Seyhan) Kıpçak ve Peçeneklerle, yeni yurtları olan Kuzeydoğu Anadolu’da ise Trabzon Rumları, Gürcü ve Abhazlarla mücadeleleri anlatılmaktadır. Dede Korkut öyküleri destansı öykü olarak kabul edilmekte, dil olarak Azeri Türkçesi’ne yakın bir dille o döneme özgü yaşam biçimi, göçebe gelenekleri, İslamî motifler işlenmekte, Akkoyunlu Türkmenlerinden yetenekli ama kimliği bilinmeyen bir ozan tarafından yazıya döküldüğü sanılmaktadır.

Öykülerde Hint ve Yunan mitolojik öyküleriyle ortak temalar ve benzerlikler bulunmasına karşın eski Türk inançlarına ait izler belirgin ve zengindir. Deli Dumrul öyküsüyle Yunan mitolojisindeki Alkestis ile Admetos’un, Tepegöz öyküsüyle ise Homeros’un Odysseia destanında kyklop Polyphemus’un ki arasında büyük benzerlikler bulunmaktadır.

Dresden yazması giriş ile 12 öyküyü içermektedir:

Giriş: Korkut Ata

  1. Dirse Han Oğlu Boğaç Han
  2. Salur Kazan’ın Evi yağmalanması
  3. Kam Büre Bey Oğlu Bamsı Beyrek
  4. Kazan Bey Oğlu Uruz’un tutsak olması
  5. Duha Koca Oğlu Deli Dumrul
  6. Kanlı Koca Oğlu Kanturalı
  7. Kazılık Koca Oğlu Yegenek
  8. Basat’ın Tepegöz’ü Öldürmesi
  9. Begin Oğlu Emren
  10. Uşun Koca Oğlu Seyrek
  11. Salur Kazanın Tutsak Olup Oğlu Uruz’un çıkarması
  12. İç Oğuz’a Taş Oğuz Asi Olup Beyrek Öldüğü

Vatikan yazması da giriş ile altı öyküden oluşmaktadır:

  1. Hikâyet-i Han Oğlu Boğaç Han
  2. Hikâyet-i Bamsı Beyrek
  3. Hikâyet-i Salur Kazan’ın Evi Yağmalanduğudur
  4. Hikâyet-i Kazan Begün Oğlu Uruz Han Tutsak olduğudur
  5. Hikâyet-i Kazılık Koca Oğlu Yegenek Bey
  6. Hikâyet-i Taş Oğuz İç Oğuz’a Asi Olup Beyrek Vefatı

Dede Korkut Kimdir?

Oğuzların kendisine akıl danıştıkları, kopuz eşliğinde bilgece sözler söyleyerek sorunlara çözüm öneren yaşlı ve bilge bir karakter olup gelecekten haber verebilecek yeteneğe de sahipti. Korkut Ata, Dede Sultan, Dedem Korkut veya Dede Korkut ilk bakışta Yunan ozanı Homeros’u andırsa da gerçek bir insandan çok ölmüş ataların Oğuz halkını koruyan ruhlarının kişileştirilmiş formu olması muhtemeldir. Koruyucu ata ruhu İslam’ın kabulünün ardından Oğuzlar arasında İslam dinini yaymış bir çeşit evliya karakterine de büründürülmüştür. Dede Korkut karakteri Türkmen ve Azerilerin sözlü geleneğinde yaşarken Kazak ve Başkırlar gibi Oğuz olmayan Türk topluluklarınca da benimsenmiştir. Kazak söylencelerinde bakşı adı verilen kâhin ozanların koruyucusu olan bilge bir perinin oğlu olarak dünyaya gelmiş, başta ölümden uzun süre kaçabilmek olmak üzere pek çok mucize gerçekleştirmiştir. Dede Korkut efsanevi bir karakter olmakla birlikte kimi tarihi kişilerle özdeşleştirilmiş olmalıdır ki 17. Yüzyılda Evliya Çelebi Derbent’te Hazar gölü kıyısındaki mezarını ziyaret ettiğini bildirmiştir. Ayrıca Kazak söylencelerinde Aral gölüne dökülen Siri Derya nehri kıyısında gömülü olduğu bildirilmektedir.

 

Ergenekon Destanı

14. yüzyılda Reşidüddin Hamedani’nin kaleme aldığı Cami’üt-Tevarih adlı eserinin “Mujallad-i Awwal” bölümünde ve Ebu’l Gazi Bahadır’ın kaleme aldığı Şecere-i Türkî adlı eserinde Moğolların yaratılış destanı olarak anlatılan efsanenin adıdır. Tatarlar tarafından yenilgiye uğratılan Nekuz ve Qiyan adlı iki kardeş ile eşleri önce Ergene Kon adlı dar ve sarp bir yere yerleşmiş sülalesi 400 yıl boyunca çoğaldıktan sonra bölgeyi Börteçine (Bozkurt) liderliğinde topluca terk etmişlerdir. Türkler tarafından da sahiplenilen söylenceye göre Ergenekon Aral Gölü kıyısı civarında mitolojik bir mevki olup kılıçtan geçirilenlerden hayatta kalanların burada nesiller boyu türeyip çoğaldıktan sonra Altay dağlarının güneyindeki bölgeye yerleşmelerini açıklayan bir destandır. VI. Yüzyıl Çin kaynaklarında bir savaş sonucunda Tukyu kavminin hayatta kalan tek üyesi olan çocuğun bir kurt tarafından büyütülerek ölümden kurtulması ve dişi kurdu hamile bırakarak soyunu devam ettirmesi anlatılmaktaysa da söylencede Ergenekon adı anılmamıştır. Kurdun her biri ayrı bir kabilenin atası olan on erkek çocuk doğurduğu yazmaktadır. Tukyular liderleri Asen-Çe önderliğinde Ergenekon’dan göçen halkın Göktürkler olduğu iddia edilmiştir.

Manas Destanı

Manas adlı kahramanın maceralarıyla birlikte Kırgız halkının tarih, gelenek ve inançlarını anlatan yarım milyon dizeden oluşan manzum destanın adı olup, bu haliyle Homeros’un Odysseia’sından 20 kat daha uzundur. MS 9-15. yüzyıllar arasında Kırgız halkının Uygurlara karşı verdiği bağımsızlık mücadelesini konu alan destan 1885 yılında yazıya geçirilmiştir (V. Radlov, Proben der Volksliteratur der türkischen Stämme/1866-1907, 10 cilt). Müellifler destanın başlangıç zamanı konusunda MS 7-9. ve 11-12. yüzyıllar olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Üç bölümden oluşan destan Kırgız literatürünün en önemli eseri olup festivallerde üç telli kopuz adlı çalgının eşliğinde okunmaktadır.

Kaynakça

Öztürk, Özhan. Folklor ve Mitoloji Sözlüğü. Phoenix Yayınları. Ankara, 2009

Öztürk, Özhan. Dünya Mitolojisi. Nika Yayınevi. Ankara, 2016

Takip, tavsiye ya da beğeni için