Sabah uyanıyorsunuz. Telefon başucunda.
Ekran sessiz, ama hayat çoktan uyanmış
Bildirimler bekliyor.
Birileri sizi etiketlemiş.
Bir arkadaşınız tatile gitmiş, bir başkası konserde.
Belki eski arkadaşlarınız bir yerde, sizin dahil olmadığınız bir fotoğrafı paylaşmış.
Bir tartışma büyümüş.
Bir kriz patlamış.
Dolar düşmüş, altın yükselmiş.
Bir ülkede savaş, başka bir yerde barış.
Karadeniz’de yine petrol bulunmuş.
Mecliste kavga çıkmış.
Bir ünlü beklenmedik bir sebeple tutuklanmış.
Zaman durmuyor.
Siz okula ya da işe gidiyorsunuz.
Ama zihniniz hâlâ o küçük ekranda.
Bakmadığınız her an bir şeyi kaçırıyormuşsunuz gibi geliyor.
Akşam yatağa giriyorsunuz.
Telefon yine elinizde.
Ekranda parmağınızı kaydırıyorsunuz.
Bir video daha.
Bir fotoğraf daha.
Belki siz de bir şey paylaşıyor, en azından bir yorum bırakıyorsunuz.
Ve bir noktada fark ediyorsunuz:
Hayatınızın bir bölümü artık bir telefon ekranının içinde geçiyor.
Peki sizin, bizim bu durumunuz, insanlığın dijitalleşme sürecinin doğal sonucu mu?
Yoksa çocukluğumuzu, gençliğimizi ve geri kalan hayatımızı, fark etmeden tükettiğimiz bir düzene mi hapsolduk?
Bugün birçok ülkede çocuk ve gençlerin sosyal medyaya erişimi tartışılıyor.
Yasağı savunanlar, “Z kuşağını kaybettik, bari Alfa ve Beta kuşaklarını kurtaralım” diyor.
Bazı ülkeler sınırlamaları uygulamaya başladı bile.
Bu bir çözüm mü, yoksa sonu nereye varacağı kestirilemeyen bir mesele karşısında verdiğimiz alelacele bir tepki mi?
Bugün bu konuyu deşeceğim.
Akıllı telefonlar gerçekten bir kuşağı yok etti mi yoksa henüz adını koyamadığımız bir dönüşüm mü yaşıyoruz?
İnsanlar günümüzde çok az konuda hemfikir.
Buna rağmen, dünya genelinde ebeveynleri ve seçmenleri aynı noktada buluşturan istisna bir konu var:
Sosyal medya çocuklara ve gençlere zarar veriyor olabilir mi?
Ve eğer öyleyse, yasaklanmalı mı?
Bu soru artık soyut bir tartışma da değil. Somut yasal düzenlemelere dönüşüyor.
Avustralya, 16 yaş altındaki çocukların sosyal medya platformlarında hesap açmasını yasaklayan ve türünün ilk örneği sayılan bir düzenlemeyi kabul etti. Birkaç ay önce 10 Aralık 2025’te yürürlüğe giren yasa; Instagram, Facebook, Threads, Snapchat, TikTok, YouTube, X, Reddit, Twitch ve Kick dahil olmak üzere toplam 10 platformu kapsıyor.
Şirketler yaş doğrulama için “makul adımlar” atmak zorunda. Aksi halde ciddi para cezaları var.
Yani dünyada işler değişiyor.
Fransa artık sosyal medya için ebeveyn iznini zorunlu hale getirdi.
Norveç ve Danimarka yaş sınırını yükseltmeyi tartışıyor.
Britanya ve İspanya dahil birçok ülke benzer düzenlemeleri masaya yatırmış durumda.
Amerika Birleşik Devletleri’nde ise bazı eyaletler işi daha da ileri götürdü ve doğrudan yasaklara yöneldi.
Peki Türkiye?
Türkiye’de de benzer bir adım gündemde. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın hazırladığı taslağa göre 15 yaş altındaki çocuklara sosyal medya hizmeti sunulması yasaklanabilir.
Taslak ne diyor?
Sosyal medya şirketleri yaş doğrulama sistemleri kurmak zorunda olacak.
Ebeveyn kontrol araçları oluşturulacak.
Yani “çocuk mu, değil mi?” sorusu artık platformların sorumluluğunda olacak.
Daha dün, 20 Şubat 2026’da, Kişisel Verileri Koruma Kurumu; TikTok, Instagram, Facebook, YouTube, X ve Discord hakkında resen inceleme başlattı. Amaç çocukları dijital ortamda karşılaşabilecekleri risklerden korumak.
Öte yandan oyunlara toptan bir yasak düşünülmüyor.
Bunun yerine Avrupa’daki PEGI yani Avrupa Oyun Bilgi Sistemi benzeri bir yaş derecelendirme modelinin Türkiye’de uygulanması tartışılıyor.
Çin ise 2019’dan bu yana çocuklara ekran süresi sınırlaması uyguluyor.
‘Çocukları dijital dünyada nasıl koruyacağız?’ sorusu sadece siyasetçilerin değil, artık medya ve akademinin de gündeminde.
The Economist dergisi geçen hafta “Sosyal Medya Yasakları Neden İşe Yaramaz?” başlıklı bir dosya yayımlayarak, yasakların beklenen faydayı sağlamayabileceğini savundu.
Peki kamuoyu ne diyor?
Britanya’da halkın yüzde 70’inden fazlası, Amerika’da ise üçte ikisi 16 yaş altındakilerin bu platformlardan uzaklaştırılmasını destekliyor.
Anketler gösteriyor ki birçok ülkede 14–16 yaş altına yasak fikri çoğunluk tarafından destekleniyor.
Bu destek anlaşılır bir kaygıdan doğuyor.
Sosyal medyayla bağlantılı trajediler — çocukların istismara uğraması, algoritmaların kendine zarar verme içeriklerini öne çıkarması, intihar vakaları — ebeveynleri dehşete düşürüyor.
Ama bütün bu yasa tartışmalarının ötesinde daha derin bir kaygı var:
Sosyal medya gerçekten bir kuşağı değiştirdi mi?
Ebeveynler olarak Z kuşağı ve sonrası çocuklara dair sıkça dile getirdiğimiz gözlemlerimiz şöyle (Katılmayan varsa yorumlarda paylaşsın):
- Çocuklarımızın dikkat süresi kısalmış gibi görünü
- Uyku düzenleri bozuluyor.
- Duygusal iniş çıkışlar daha belirgin.
- Yüz yüze iletişim kurma zamanları azalı
Ve neredeyse hepimiz aynı cümleyi kuruyoruz:
“Bizim çocukluğumuz böyle değildi.”
Peki yasaklamaya dair güçlü kamuoyu desteği, en doğru çözümün bu olduğunu garanti ediyor mu?
Toplumsal uzlaşma ile bilimsel uzlaşma aynı paralelde mi ilerliyor?
İlk sosyal medya yasaklayıcısı Avustralya, iMessage ve WhatsApp gibi mesajlaşma uygulamalarını yasaklamadı yani bunlar serbestçe kullanılıyorlar. Snapchat ise kendisinin esas olarak mesajlaşma ve arama için kullanıldığını savunarak itiraz etti; fakat video akışı gibi özellikleri nedeniyle yasağa dahil edildi.
Roblox gibi platformların sosyal etkileşim sunduğu doğru ancak o da topun ağzında. Çocuklar burada oyun oynuyor, içerik üretiyor, arkadaşlık kuruyor. Ancak aynı platformun güvenlik açıkları ve istismar riskleri nedeniyle bazı ülkelerde tartışma konusu oluyor. Nitekim Türkiye’de 2024 yılında erişime kapatılması bu endişelerin sonucuydu.
Benzer biçimde, başlangıçta eğitici içerikleri nedeniyle daha “masum” görülen YouTube bile çocukları korumaya yönelik düzenlemeler kapsamında Avustralya’nın yasak listesine dahil edildi. Yani bu kararlar sorunun yalnızca içerik meselesi değil; sistem meselesi olduğunu gösteriyor.
Peki sorun gerçekten bu uygulamaların varlığı mı?
Dijital platformlar belki tek başlarına zararlı değil. Oyun, sosyalleşme ve yaratıcılık, çocuk gelişiminin doğal parçaları. Problem, uygulamaların kendisinden çok, onları yönlendiren iş modeli ve tasarım mantığında yatıyor.
Bugünün dijital dünyası “dikkat ekonomisi” üzerine kurulu. Amaç, kullanıcıyı mümkün olduğunca uzun süre içeride tutmak. Bu hedef doğrultusunda tasarlanan algoritmalar, çocukların psikolojik olgunlaşma süreçlerini hesaba katmak zorunda değil; çünkü optimize edilen şey “çocuğun daha iyi olması” değil, “etkileşimde kalması”.
Çocuklar sadece sosyal medyaya değil, aslında birbirlerine bağlı hissediyor.
Arkadaş grubunun içinde kalmak istiyorlar.
Kabul görmek istiyorlar.
“Acaba beni dışlarlar mı?” diye düşünüyorlar.
“Zaten herkes orada.” düşüncesi sosyal medyayı bir eğlence aracı olmaktan çıkarıp, neredeyse bir zorunluluk haline getiriyor.
Sanki katılmadığında bir şey kaçırıyorsun.
Sanki hiç yokmuşsun gibi.
Hatta bazen dışlanma korkusu, anne-babanın koyduğu yasaklardan bile daha ağır basabiliyor.
O yüzden burada yapılması gereken şey, tek bir suçlu aramak değil.
Bütün sorumluluğu teknolojiye yüklemek kolay…
Ama adil değil.
“Her şey ailede bitiyor” demek de kolay…
Ama bu da yeterli değil.
Asıl sorun şu:
Çocukların bulunduğu dijital alanlar, onların psikolojik ve sosyal gelişimine uygun şekilde mi tasarlanıyor? Eğer yanıt çok temiz bir “evet” değilse, tartışmamız gereken şey uygulamaların varlığı değil; onları şekillendiren teşvik sistemi.
Şimdi verilere bakacağız. Bu arada, videoda söz ettiğim ya da birazdan edeceğim tüm haber linklerini ve akademik kaynakları açıklama bölümünde bulabilirsiniz.
2010’dan sonra birçok ülkede ergenlerde depresyon ve kaygı oranları hissedilir oranda artmaya başladı.
Amerika’da durum o kadar ciddiye alındı ki, Amerikan Pediatri Akademisi gençlerin ruh sağlığı için “ulusal acil durum” ifadesini kullandı.
Peki neden? Ona geliyoruz.
Bu tartışmanın merkezinde son yıllarda tek bir isim öne çıktı:
Jonathan Haidt.
New York University’de psikoloji profesörü olan Haidt’in 2024’te yayımlanan The Anxious Generation adlı kitabı — Türkçeye Kaygılı Kuşak diye çevrildi— haftalarca The New York Times çok satanlar listesinde zirvede kaldı.
Kitap iki bölümden oluşuyor:
İlk bölümde, çocukluğun dijital dünyayla nasıl değiştiği ve bunun ruh sağlığı üzerinde yaratabileceği olumsuz etkiler anlatılıyor.
İkinci bölümde ise bu sorunlara karşı neler yapılabileceğine dair çözüm önerileri sunuluyor.
Haidt’in tezi oldukça iddialı:
Ona göre akıllı telefonlar ve internetin yaygınlaşması, Z kuşağında kaygı ve depresyonun hızla artmasına yol açtı.
Sebep olarak şunu gösteriyor:
Gençlere sosyal medyaya, çevrimiçi oyunlara ve internet temelli diğer etkinliklere sürekli ve sınırsız erişim sağlanması.
Jonathan Haidt’e göre bu değişim, çocuklar ve gençler üzerinde dört büyük olumsuz etki yaratıyor:
- Sosyal yoksunluk yani yüz yüze ilişkilerin azalması
- Uyku kaybı
- Dikkat dağınıklığı
- Bağımlılık benzeri kullanım yani sosyal medyanın ve dijital içeriklerin kontrolsüz, uzun süreli ve bırakılması zor bir şekilde kullanılması
Bunlar önemli iddialar ve dayandığı bilimsel veriler de var gibi görünüyor.
2010–2023 arasında gençlerde depresyon, kaygı ve intihar girişimlerinde ciddi artışlar rapor edildi. Bu artış, akıllı telefonların ve sosyal medyanın kitlesel yaygınlaşmasıyla aynı döneme denk geliyor.
Bu tartışma da aslında yeni değil.
Daha 2017’de San Diego Eyalet Üniversitesi‘nde psikoloji profesörü Jean Twenge, The Atlantic dergisinin kapağında şu soruyu sormuştu:
“Akıllı telefonlar bir kuşağı mahvetti mi?”
Twenge’e göre akıllı telefonun gelişi, gençlerin sosyal etkileşim biçiminden, ruh sağlığına kadar hayatlarının neredeyse her yönünü değiştirdi.
Araştırmalarında şunu vurguluyordu:
Ekran başında olmak mutluluğu azaltırken, ekran dışı etkinlikler mutluluğu artırıyordu.
Haftada 10 saatten fazla sosyal medya kullanan sekizinci sınıf öğrencilerinin, daha az kullananlara göre %56 daha fazla mutsuz olduklarını bildirdiklerini aktarıyordu.
Veriler, özellikle kız çocuklarında çarpıcı bir tablo ortaya koyuyordu:
2012–2015 arasında depresyon belirtileri erkeklerde %21 artarken, kızlarda %50 yükselmişti.
12–14 yaş arası kızların intihar oranı ise, 2015’te 2007’ye göre üç katına çıkmıştı.
Bu rakamlar, anne babalar için kırmızı alarm anlamına geliyor.
Çünkü günlük hayatta gözlenen değişimler de bu verilerle örtüşüyor gibi görünüyor:
- Telefonu sürekli kontrol etme dürtüsü
- Yatağın yanında telefonla uyuma
- Sabah gözünü açar açmaz ekrana bakma refleksi
Bunlar son on yılda normalleşti.
Ve çoğumuz, evet biz… farkında bile olmadan, bu alışkanlıkları çocuklarımızın gözünün önünde yapa yapa, biz normalleştirdik. Onlara ‘hayat böyle yaşanır’ mesajını biz verdik.
Şimdi zor sorulara geçme zamanı:
Sosyal medya şirketlerinin işi, ne üzerine kurulu?
Bunların başarıları, kullanıcıyı uygulamada ne kadar süre tutabildikleriyle ölçülüyor.
Ne kadar uzun kalırsanız, o kadar çok reklam görüyorsunuz.
Ne kadar çok reklam gösterilirse, şirket o kadar çok gelir elde ediyor.
Örneğin YouTube’da bir videonun başarısı, verdiği bilginin doğruluğu ya da kalitesiyle değil; sizi ekranda ne kadar tuttuğuyla belirleniyor.
Algoritmanın temel sorusu şu:
“Bu içerik ziyaretçileri platformda tutuyor mu?”
Bazı eleştirmenlere göre, sosyal medya platformları, insanları tekrar tekrar geri gelmeye teşvik edecek şekilde tasarlanıyor.
Aralıksız gelen bildirimler, sonsuz kaydırma ve videoların otomatik başlaması gibi özellikler, kullanıcıyı biraz daha fazla ekran başında tutmak için tasarlanıyor.
Bu nedenle bazı uzmanlar, sosyal medya kullanımının kimi kişilerde bağımlılığa benzer bir hâl alabileceğini düşünüyor. Hatta bazı araştırmacılar, oyun ve kumar bağımlılığındaki ölçütlere benzer şekilde tanımlanabilecek bir “sosyal medya kullanım bozukluğu” kavramını tartışıyor.
Şimdi aynanın karşısına geçelim: Sizde ya da çocuğunuzda şu durumlar var mı?
- Sosyal medya kullanımını kontrol edememek
- Sosyal medya nedeniyle tartışmalar yaşamak ya da sorumlulukları aksatmak
- Uyku düzeninin bozulması
- Kişisel bakımın veya günlük işlerin ihmal edilmesi.
Varsa eyvah… Yine de bilim dünyasında bu konuda tam bir fikir birliği yok.
Kaliforniya Üniversitesinden Candice Odgers ve Oxford Üniversitesinden Andrew Przybylski gibi uzmanlara sorarsak, sosyal medya kullanımı ile ruh sağlığı arasındaki ilişki karmaşık.
Evet, akıllı telefonların yaygınlaşması ile depresyon artışı aynı döneme denk geliyor olabilir. Ama “korelasyon nedensellik değildir” diyorlar. Yani İki olay birlikte gerçekleştiğinde aralarında bir bağlantı olabilir. Fakat bu, birinin diğerine sebep olduğunu kanıtlamaz.
Yani sorumuz hâlâ yanıt bulmuş değil:
Akıllı telefonlar bu krizin nedeni mi, yoksa zaten artmakta olan ruh sağlığı sorunlarıyla sadece aynı zamana mı denk geldiler?
Öte yandan, birkaç dakikamızı daha ayırıp bu uygulamaların gerçekte nasıl çalıştığını da öğrenmek gerekiyor:
Çoğu sosyal platform için yıllarca asgari yaş 13’tü. Bu sınır, Amerika’nın 1998’de kabul ettiği ‘Çocukların Çevrimiçi Gizliliğinin Korunması Yasası’ sayesinde yaygınlaştı.
Ancak bu kural genellikle beyana dayanıyor.
Şirketler çoğu zaman sadece “13 yaşından büyük müsün?” diye soruyor ve aldıkları cevabı doğru kabul ediyor.
Britanya’nın iletişim ve medya düzenleyicisi Ofcom’un anketlerine göre:
10–12 yaş arası çocukların
%50’den fazlası Snapchat,
%60’tan fazlası TikTok,
%70’ten fazlası WhatsApp kullanıyor. Aranızda dünyanın başka yerlerinde bu oranların farklı olduğunu düşünen var mı?
Peki resmî asgari kullanım yaşı kaçtı? 13.
Yani fiiliyatta yasak var. Ama uygulamada yok.
Şunu netleştirmek gerekiyor: Sorun çocukların sosyal medyaya erişmesi mi?
Yoksa o erişimi cazip ve bağımlılık yapıcı şekilde tasarlayan sistem mi?
Ayrıca şunu da sormak gerekir:
Bir kuşağın ruh sağlığındaki değişimi yalnızca tek bir teknolojiye bağlamak bilimsel olarak ne kadar doğru? Yine verilere bakalım…
17–25 yaş arası gençlerle yapılan bir çalışmada, sosyal medyadan üç hafta uzak kalmanın gençlerin ruh halinde küçük ama ölçülebilir bir iyileşme sağladığı görüldü.
Bu önemli.
Ama aynı zamanda şunu da gösteriyor: Etki var, fakat mucizevi bir dönüşüm değil.
Genel nüfus için tablo daha karmaşık.
Cambridge Üniversitesinden Amy Orben şunu söylüyor: Sosyal medyada geçirilen süre ile depresyon ve antisosyal davranışlar arasında küçük ama düzenli bir bağlantı var.
Yani ilişki var — fakat sanıldığı kadar güçlü değil. Üstelik çalışmaların büyük bölümü gençlerin kendi beyanlarına dayanıyor.
“Şu kadar saat kullandım” demek, çoğu zaman gerçeği yansıtmıyor. Yani 5 saat oynuyor ancak 2 saat diyebiliyor.
Muhtemelen cihaza yerleştirilen otomatik takip yazılımlarıyla ölçüm yapıldığında sonuçlar değişebilir.
Bu yüzden birçok araştırmacı şunu söylüyor:
Belki de önemli olan ne kadar süre kullanıldığı değil, nasıl kullanıldığıdır.
Örneğin:
- Arkadaşlarıyla aktif bir şekilde mesajlaşıyor mu?
- Yoksa gece yalnız başına, amaçsızca ekranı mı kaydırıyor?
- Algoritma ona nasıl içerikler gösteriyor?
- Kişi zaten psikolojik olarak hassas mı?
Araştırmalar gösteriyor ki etkiler herkeste aynı değil.
En çok etkilenen gruplar genellikle:
- Zaten kaygı sorunu yaşayan gençler
- Akran zorbalığına maruz kalanlar
- Uyku düzeni bozuk olanlar
- Sosyal olarak yalnız ya da izole bireyler
Yani sosyal medya çoğu zaman tek başına bir neden değil.
Ancak hassas kişilerde etkisi çok daha güçlü olabiliyor.
Bu önemli bir ayrım. Belki de daha çok, risk altındaki gruplara özel destek sağlamayı tartışmalıyız.
Peki yasaklar gerçekten işe yarıyor mu?
Burada uygulama aşamasındaki sorunlar başlıyor.
Yaş doğrulama sandığımız kadar basit değil.
Gençler doğum tarihlerini yanlış girebiliyor.
VPN kullanabiliyor.
Avustralya’da yaş tahmini yapan yapay zekâ sistemlerini kandırmak için yüz mimiklerini değiştiren -yani görsel doğrulama yapılırken yüzünü buruşturup yaşlı görünmeye çalışan- gençler olduğu rapor edilmiş.
Şirketler genellikle 16 yaşından küçük olduğunu düşündükleri hesapları, davranış analizine göre tespit etmeye çalışıyor.
Meta, yaşı olduğundan küçük görünen kullanıcıları belirlemek için yapay zekâ kullandığını söylüyor.
Buna karşın sözgelimi Britanya’da 10–12 yaş arası çocukların üçte birinden fazlası Instagram kullandığını beyan ediyor. Bu da sistemin kusursuz olmadığını gösteriyor.
Ayrıca Avustralya, WhatsApp gibi mesajlaşma uygulamalarını ve çevrim içi oyunları yasakların kapsamı dışında bıraktı. Yani siber zorbalık bu alanlarda da devam edebilir.
Daha da önemlisi: Ana platformlara ulaşamayan çocuklar daha az bilinen daha riskli uygulamalara kayabilir.
Ve bu alanlar, istismar riskinin daha yüksek olduğu yerler olabilir.
Bir başka olasılık:
Yasağı delen çocuklar, kötü bir içerikle karşılaştıklarında bunu yetişkinlere söylemekten çekinebilir. Çünkü zaten “yasak” bir şey yapmışlardır.
Kimi uzmanlar, “16 yaşına kadar tamamen yasaklayıp, sonra bir gün ‘Artık serbest’ demek sağlıklı mı?” diye soruyor.
Bu, yüzmeyi öğretmeden, çocuğu denize atmaya benziyor.
Hiç deneyim kazanmamış bir genç, bir anda sınırsız erişimle karşılaşacak.
Kimileri yaş doğrulama için kimlik yükleme ya da yüz tanıma sistemleri öneriyor.
Ama bu da yeni riskler doğuruyor.
Örneğin Discord, Ekim 2025’te bir müşteri hizmetleri ortağının hacklenmesi sonucu kimlik fotoğrafları ve kullanıcı bilgilerine erişildiğini duyurmuştu. Bazı ülkeler sosyal medya hesabı açarken kimlik ibrazını zorunlu kılmayı tartışıyor.
Ancak sivil özgürlük savunucuları, anonimlik ilkesinin zedelenebileceği uyarısında bulunuyor.
Teknoloji şirketleri ise yaş kontrolünün donanım düzeyinde yapılmasını savunuyor:
Yani doğrulama işletim sistemi tarafından yapılsın, sosyal platformlar yalnızca anonim uygunluk teyidi alsın.
Apple, Google ve Microsoft gibi firmalar ise bu yükümlülüğün zararın kaynağı olan platformlarda olması gerektiğini belirtiyor.
Sözün özü teknik olarak da mesele zor:
- Biyometrik doğrulama (yani Parmak izi, yüz tanıma) kişisel bilgilerimizin kötüye kullanılması riskini taşıyor.
- Ortak kullanılan cihazlarda (yani anne, baba, ağabey, kardeş) yaş doğrulama işi karmaşıklaşı
- Ve belki de en önemlisi erişim kısıtlandığında gençlerin çevrim dışına döneceği şüpheli muhtemelen başka dijital alanlara kayacaklar…
Bazı uzmanlar, tam yasakların dijital okuryazarlık gecikmesi yaratabileceğini savunuyor. UNICEF ve OECD raporlarında, çocukların dijital ortamda tamamen dışlanması yerine rehberlik eşliğinde deneyim kazanmalarının daha sağlıklı olduğu vurgulanıyor.
Sonuçta tablo şu:
Gençlerin ruh sağlığı krizi gerçek.
Sosyal medyanın bu tabloya olumsuz katkısı var.
Ama insanlara etkisi homojen değil.
Ancak tüm bunların çözümü sandığımız kadar basit olmayabilir.
Sosyal medya, çocuk, genç ya da yetişkinler için sosyalleşme, aidiyet kurma ve kendini ifade etme alanı.
Dolayısıyla mesele, cezalandır gibi değil; çocukları korurken dijital medya okuryazarlığını ve kullanım becerilerini güçlendirecek şekilde olmalı.
Evet, algoritmalar kullanıcıları benzer ve giderek daha uç içeriklere yönlendiriyor.
Yetişkinler için bile sorun olabilen bu durum, çocuklar için daha riskli olabiliyor.
Örneğin sosyal medya algoritmaları, bir genç kızın beden, kilo ya da görünüşle ilgili içeriklere birkaç kez ilgi gösterdiğini fark ettiğinde, benzer içerikleri daha sık göstermeye başlıyor.
Zamanla karşısına sürekli “ideal beden”e nasıl sahip olunacağına dair gönderiler ya da zayıflık odaklı, diyet yapmaya yönlendiren paylaşımlar çıkabiliyor. Bu durum, gencin kendi bedeniyle ilgili memnuniyetsizliği artırabiliyor ve “yeterince iyi olmadığını” düşündürebiliyor.
Sürekli karşılaştırma yapmak, özellikle ergenlik döneminde hassas olan benlik algısını olumsuz etkileyebiliyor. Sonuçta bazı gençlerde bu durum, yeme bozuklukları gibi ciddi psikolojik ve fiziksel risklere kadar ilerleyebilir.
Yani şu önemli: İçerik tek başına sorun olmayabilir; ancak algoritmanın aynı temayı tekrar tekrar göstermesi, zararlı etkiyi güçlendirebilir.
Bu yüzden 15 yaş altına getirilen sınırlamalar, çocukları en problemli tasarım özelliklerinden korumaya yönelik önemli bir adım olarak değerlendirilebilir.
Ama bu tablo tek boyutlu değil.
Sosyal medya bazı gençler için de destek alanı olabilir.
Özellikle:
- Yalnız hissedenler
- Azınlık kimliğine sahip gençler
- Kırsalda yaşayan ya da sosyal imkânların sınırlı olduğu bölgelerde yaşayanlar
Bir genç kendi çevresinde, okulunda ya da mahallesinde yalnız hissedebilir.
Ama çevrim içi ortamda, kendisi gibi düşünen başka insanlarla tanışarak, yalnız olmadığını, bir topluluğun parçası olduğunu hissedebilir ve ait olma duygusu yaşayabilir.
Ayrıca sosyal medya, gençler için dünyaya açılan bir pencere hâline gelmiş durumda. Onlardan babaları ya da dedeleri gibi gazete okuyup, radyo dinlemelerini beklemeyin, artık biz bile, haberlere bu vasıtalarla ulaşmayı bıraktık. Gençler, güncel olayları, toplumsal tartışmaları ve trendleri, büyük ölçüde sosyal medyadan takip ediyorlar — bu bilgiler doğru da olabilir, yanlış da o ayrı…
Amerika Birleşik Devletleri merkezli bir düşünce kuruluşu olan Pew Research Center verilerine göre, gençler için sosyal medya, artık haber almanın başlıca yollarından biri.
Hatırlarsınız, pandemi döneminde sosyal medya, insanların fiziksel olarak birbirlerinden ayrı kaldığı bir süreçte iletişim kurmamızı sağlamış ve yalnızlık duygumuzu bir ölçüde hafifletmişti.
Yani konu sadece zarar değil; aynı zamanda hangi ihtiyacı karşıladığı ve nasıl bir işlev gördüğü.
Avrupa Birliği kısa süre önce TikTok’un “bağımlılık yapıcı tasarım özelliklerini” incelemeye aldı.
Gündeme gelen başlıca unsurlar şunlar:
1.Sonsuz kaydırma yani bir parmak hareketiyle bir başka videoya geçebilmeniz ve ulaşabileceğiniz video sayısının bir sınırı olmaması.
2.Videoların otomatik oynatılması.
3. Ve önemlisi kumar makinelerinde de kullanılan “değişken ödül” mantığı.
‘Değişken ödül veya Bağımlılık yapıcı tasarım’…
muhtemelen çoğunuz bu tanımları ilk kez duyuyorsunuz. Ancak en iyi anlamamız gereken konular da bunlar:
Öncelikle şunu bilelim: sosyal medyada bizi ekranda tutan şey içerik değil, belirsizlik.
Ekranı bir kez daha aşağı kaydırdığımda kaydırmada daha iyi bir video çıkacak mı?
Paylaştığımız gönderi bu kez daha fazla beğeni alacak mı?
Bilmiyoruz.
Ve tam da bu “bilmeme” hali ,beynimizin ödül sistemini harekete geçiriyor.
Ödülün ne zaman geleceğini tahmin edemediğimizde, beyin arayış moduna geçiyor.
Bu da bizi bir kez daha kaydırmaya, bir video daha izlemeye, uygulamayı bir kez daha kontrol etmeye itiyor.
Sonsuz kaydırma, otomatik oynatma, rastgele gelen beğeniler…
Bunlar tesadüf değil.
TikTok’un “For You” algoritması sürekli yeni içerik sunuyorr.
Videolar kısadır…
İlginizi çekip çekmeyeceği belli değildir
Ve kaydırma hakkınız neredeyse sınırsızdır.
Bu yapı aslında kumarhanelerdeki slot makinesi mantığıyla çalışır.
Davranış psikoloğu Burrhus Frederic Skinner şunu göstermişti:
Bir ödül her seferinde verilirse etkisi azalır.
Ama ödül rastgele ve tahmin edilemez şekilde verilirse, davranış çok daha güçlü ve kalıcı olur.
Buna “değişken oranlı pekiştirme” deniliyor.
Kumar makineleri bunun en bilinen örneği.
TikTok’ta da benzer bir süreç işliyor.
Kullanıcı ekranı kaydırıyor ve “acaba sıradaki video daha iyi mi?” diye düşünür.
İşte o belirsizlik anında dopamin artar.
Eğer video gerçekten ilgi çekiciyse, kişi ödül kazandığını hisseder.
Eğer değilse, “Bir sonrakine bakayım” der.
Ve bu dopamin döngüsü devam eder.
Burada bir yanlış anlama olmasın:
Dopamin mutluluk hormonu değildir.
Dopamin haz vermez.
Arayışı tetikler.
Beklenti ve motivasyonla ilgilidir.
Yani kişi mutlu olduğu için değil,
“Bir sonraki iyi içerik” ihtimali için ekranı kaydırır.
Sistemin gücü tam da buradan gelir:
Rastgele ödül.
Sonsuz deneme hakkı.
Ve neredeyse sıfır efor.
Bu kombinasyon, beynin en ilkel öğrenme mekanizmalarından birini hedef alır.
Ve ekran başında geçirdiğimiz süreyi sandığımızdan çok daha fazla uzatır.
Bu tasarım özellikleri yalnızca çocukları değil, yetişkinleri de etkiliyor.
Sonuçta TikTok’tan uzaklaştırılan gençler bir anda doğaya koşup bizim çocukluğumuzda oynadığımız körebe, yakar top ya da saklambaç gibi oyunları oynamayacak.
Muhtemelen oyun konsollarına, başka yayın platformlarına ya da başka dijital alanlara yönelecekler.
Ayrıca şu gerçeği de görmezden gelemeyiz: Bizim çocukluğumuzdaki dünya değişti, güvenle koşturduğumuz sokak ve mahalleler yok artık.
Birçok çocuk, zaten ebeveynlerinin güvenlik kaygıları nedeniyle dışarıda daha az vakit geçiriyor. Sokaklar içimiz rahat bir şekilde çocuğumuzu emanet edebileceğimiz yerler değil artık. Peki çocuklarımızı fiziksel olarak eve kapattıktan sonra, dijital dünyayı da tamamen kapatmak ne kadar tutarlı olacak?
Eğer sorun bağımlılık riskiyse, sonsuz kaydırma, Otomatik oynatma, Bildirim bombardımanı ve Değişken ödül mekanizmaları gibi tasarım unsurlarını tartışmamız gerekmez mi?
Çünkü bunlar rastgele karşımıza çıkan şeyler değil.
Bilinçli tasarım tercihleri.
Birçok uzman, teknoloji şirketlerinin gençlerin kullanım verilerini araştırmacılarla daha şeffaf biçimde paylaşması gerektiğini savunuyor. Zararı ölçmeden, çözüm üretmek zor.
Avrupa Birliği, TikTok’un tasarım özelliklerinin “bağımlılık yapıcı” olduğuna dair ön değerlendirme yayımladı ve değişiklik yapılmazsa yaptırım uygulanabileceğini belirtti.
Son dönemde büyük platformlar “genç hesaplar” gibi ek güvenlik önlemleri geliştirmeye başladı. Bunlar bir yön değişimine işaret ediyorsa da yeterli değil, baştan aşağıya değişmeliler.
Peki Çin modeli benimsenebilir mi?
Çin, çocukların dijital kullanımına dair en katı düzenlemelerden bazılarına sahip.
“Genç modu” sayesinde:
- Çocuk dostu sürümler
- Süre sınırlaması
- Gece erişim kısıtlaması
- Yaşa göre içerik kategorileri
uygulanabiliyor.
Ancak bu modelin ifade özgürlüğü, devlet gözetimi ve kültürel farklılıklar açısından Batı demokrasilerinde birebir uygulanabilir olup olmadığı ayrı bir tartışma. Türkiye’yi bilemedim…
Siyasetçiler yasakları çözüm olarak sunuyorsa şu soruyu yanıtlamaları gerek.
Bugün Sosyal medyayı bile düzenleyemeyen, yasaklama ile geçiştiren bu sistem,
yarın yapay zekâ gibi çok çok daha güçlü araçları nasıl yönetecek?
Gençlerin yeni teknolojilerden tamamen dışlanması mı, yoksa güvenli, bilinçli ve yavaş yavaş dahil edilmesi mi daha akıllıca olur.
Çocukların dijital dünyada yer alma hakkı varsa
Yetişkinlerin o alanı mümkün olduğunca güvenli ve sağlıklı hâle getirmek gibi bir görevi var.
Şimdi bir de şu iddia var:
Bazı insanlar diyor ki…
“Bu yaş sınırları, kimlik doğrulama işleri aslında çocuklar için değil.”
Onlara göre asıl hedef, anonim hesapları tamamen ortadan kaldırmak.
Yani internette kimse isimsiz kalamasın.
Herkes kimliğiyle var olsun.
Ve sonuçta herkes daha kolay izlenebilir hale gelsin.
Hatta bazıları, biyometrik kimlik doğrulama gibi sistemlerin ileride daha büyük bir gözetim mekanizmasına dönüşebileceğini düşünüyor.
“Bugün çocuklar deniyor, yarın herkese zorunlu olur” diyorlar.
Şu an için “çocuklar bahane, asıl amaç yetişkinlere biyometrik kimlik zorunluluğu getirmek” iddiasını kanıtlayan somut ve açık bir veri yok. Ancak böyle bir ihtimal için safsata demek de zor.
Sonuçta tüm sosyal medya tasarımlarını ve algoritmalarını değiştirmeyi, firmaları bu değişime zorlamayı konuşmalıyız.
Çocukları korumak istiyoruz — bu çok insani.
Ama korkuyla atılan adımlar, üretilen politikalar çoğu zaman kalıcı çözüm üretmiyor.
Dijital dünya ortadan kalkmayacak.
Telefonlar yok olmayacak. Hatta zamanla bugün aklımıza bile gelmeyen daha ileri teknolojilerle donatılacak.
Yapay zekâ kapıda. Gelecek onunla şekillenecek… Bundan kaçamayız.
Gençleri bu dünyadan uzak mı tutacağız,
yoksa gelecekte bu dünyanın içinde var olabilmeleri için, güçlü ve bilinçli bireyler hâline mi getireceğiz?

