Site icon Özhan Öztürk Makaleleri

Büyük İstanbul Depremini beklerken: Tarih ve Mitoloji Işığında İstanbul Depremleri

Büyük İstanbul Depremi (Küçük Kıyamet), 1509.

1999 İzmit depreminin dehşetini yaşayınca, beklenen büyük İstanbul depreminin artık uzak bir ihtimal olmadığı, pusuda beklediği gerçeği yüzümüze tokat gibi çarpmıştı. Araya zaman girince tam unutup huzur bulmak üzereydik ki 23 Nisan günü Silivri açıklarındaki 6.2 büyüklüğündeki deprem, zihnimizin bir köşesine attığımız eski kâbusumuzu uykusundan uyandırdı.

Biraz sakinleşsek de günlerdir tüm İstanbulluların aklında aynı sorular var: Büyük depremi atlattık mı, yoksa asıl tehlike şimdi mi geliyor? Risk azaldı mı, yoksa daha da mı arttı? Evlerimiz, işyerlerimiz, okullarımız depreme dayanabilecek mi? Şehri yıkan bir depremden kurtulmayı başarsak bile bizi nasıl bir hayat bekliyor? gibi…

Açıkçası, bu soruların kesin yanıtını ne biz verebiliriz ne de uzmanlar arasında tam bir görüş birliği var. Uzmanı olmadığım bir konuda farklı görüşler arasında taraf seçecek ya da kehanetlerde bulunacak değilim. Bunun yerine, konuyu kendi ilgi alanım açısından, yani tarih ve mitoloji penceresinden değerlendireceğim.

Bu programda, İstanbul’da tarih boyunca meydana gelen büyük depremleri, bu felaketlerin şehir üzerinde bıraktığı izleri, şehir halkında yarattığı tedirginlik ve travmayı anlamaya çalışacağız. Dahası insanın doğanın kudreti karşısındaki acizliğini nasıl açıklamaya çalıştığını ve tarih boyunca başımıza gelen felaketlere dayanabilmek için, ne tür başa çıkma mekanizmaları kullandığımızı göreceğiz. Belki de bu sayede, yani İstanbul’un tarihindeki acı tecrübeleri öğrenirken, doğanın sinsi gücünü daha yakından tanıma ve korkularımızla yüzleşme fırsatı bulabileceğiz.

İster basit bir köyde ister modern bir şehirde yaşıyor olalım, diğer doğal afetler gibi deprem de bize hep aynı gerçeği hatırlatıyor: Ne kadar güçlü ve kudretli olduğumuzu düşünsek de, aslında biz doğanın efendisi değiliz. Biz doğanın, küçük, geçici ve zayıf bir parçasıyız. Bu gerçekle yüzleşmek, insanın ruhunu derinden sarsıyor; çünkü belirsizlik ve bilinmezlik, insanın tüm korkularının kaynağıdır. Bu yüzden insanoğlu tarih boyunda doğal felaketlere bir anlam yükleyerek onlarla başa çıkmaya çalıştı. Geçmişte depremler, sadece yer kabuğunun sarsıntısı olarak görülmedi. Tanrıların gazabı, yeraltı canavarlarının öfkesi ya da bir sebepten evrenin dengesinin bozulması olarak kabul edildi. İnsanlık, devasa doğa güçlerini anlamlandırmak, kafasında bir yere oturtabilmek için mitolojik anlatılar yarattı.

Efsaneler, yani mitler, insanlığın bilinmeyene karşı duyduğu korku, merak ve anlam arayışıyla ortaya çıktı. Özellikle gök gürültüsü, deprem, güneş tutulması, kuraklık gibi doğa olaylarının mekanizmasının insanlar tarafından anlaşılamadığı dönemlerde, bu olaylara insansı özellikler atfedilerek açıklanmaya çalışıldı. Bu açıklamalar da mitolojinin temelini oluşturdu. Örneğin Antik Yunan’da şimşek ve gök gürültüsü Tanrı Zeus’un öfkesi ile açıklanırdı ya da Eski Mezopotamya’da yıldızların hareketi, tanrıların insanlara verdiği mesajlar olarak görüldü. Dolayısıyla efsaneler, doğa karşısındaki çaresizlik duygumuzu dengelemek ve onu anlamlandırma çabamızın sonucu olarak doğmuş, yaşanan felaketlere bir neden-sonuç ilişkisi kazandırılmaya çalışılmıştır.

Depremler, yalnızca korkuyu değil, insanın bilinçaltındaki varoluşsal kaygıyı da tetikliyor. Çünkü felaketler, bir yandan bizi ölümlü olduğumuz ve hayatımızın bir anlamı olmadığı gibi düşüncelerle yani kendi zayıflıklarımızla yüzleştirirken diğer yandan Nietzsche’nin Putların Alacakaranlığı (1888) adlı eserinde: “Beni öldürmeyen şey, daha da güçlendirir” (Was mich nicht umbringt, macht mich stärker) sözünü doğrular gibi yeniden ayağa kalkma irademizi de güçlendiriyor.

Peki Depremler Eskiden Nasıl Algılanıp, Yorumlanırdı?

Antik Çağ’da Yunanlılar için depremler, denizlerin ve yer sarsıntılarının tanrısı Poseidon’un öfkesinin bir yansımasıydı. Bu yüzden ona ‘Enosikhthōn’ (Ἐνοσίχθων), yani ‘Yeri Sallayan’ unvanı verilmişti. Japon halk inançlarında dev yayın balığı Namazu, yerin altındaki suların içinde yaşar ve hareket ettiğinde yeryüzü sallanırdı. Kashima no Kami adlı tanrı Namazu’nun başını dev bir taşla bastırarak sabit tutuyordu ancak tanrının dikkati dağıldığında veya onu zapt edemediğinde balık serbest kalır ve deprem gerçekleşirdi. İskandinav mitolojisinde, kendi kuyruğunu ısırarak dünyanın etrafını bir çember gibi saran dev deniz yılanı Jörmungandr’ın kıpırdanmasıyla deniz kabarır, yer sarsılırdı. Onun hareketi, depremlerin ve yaklaşan kıyametin habercisi sayılırdı. Hindu dünyasında Shiva‘nın kozmik dansı, evrenin yaratımı kadar yıkımını da simgelerken, And Dağları’nın kadim halkları, Pachamama’nın, yani Toprak Ana’nın öfkesinin depreme neden olduğuna inanırdı. Bu anlatılar yalnızca felaketlere açıklama getirme çabası değil, aynı zamanda insanın korkuyla başa çıkma yöntemleriydi. Çünkü insan, nedenini bilemediği bir yıkımla yüzleştiğinde, onu anlamlı bir hikâyeye dönüştürmeden, yani kafasında bir yere oturtmadan varlığını sürdüremez.

Kısacası insanlık, depremleri sadece yer sarsıntısı değil, gökten gelen mesajlar olarak gördü. Aklın almadığı konularda inanç devreye girdi; Antik Çağ ve Orta Çağ boyunca bu arayışa dinler yön verdi.

Orta Çağ Hristiyanlığında depremler, Tanrı’nın gazabı ve günahkâr toplumlara verilen ilahi cezalar olarak görülürdü. Ancak modern teolojide bu anlayış yumuşadı. Papa XVI. Benedictus ve Papa Francis dönemlerinde de dile getirildiği gibi günümüzde Vatikan, Tanrı’nın doğa yasalarıyla işleyen bir evren yarattığını ve depremlerin bu düzenin doğal sonucu olduğunu kabul etmektedir.

Kur’an-ı Kerim’de 99. Suresi olan Zilzal Suresi’nde deprem, fiziksel bir doğal afet değil, kıyametin alameti olarak tasvir edilmiştir. İslam düşüncesinde depremler tarih boyunca zaman zaman ilahi bir uyarı, bir imtihan ya da insanın kendi sorumluluklarıyla yüzleştiği olaylar olarak yorumlanmıştır.

Budizm’de ise tablo çok daha farklıdır. Orada deprem ne ceza ne de gazaptır. O, her şeyin geçici olduğunu öğreten evrensel yasaların bir yansımasıdır. Dünya değişir, beden değişir, duygular değişir… Deprem de bu sürekli dönüşümün kaçınılmaz bir halkasıdır.

İnsan, en büyük yıkımların içinde bile bir anlam aramıştır. Çünkü acı, ancak bir anlamla birleştiğinde taşınabilir hâle gelir. Bu yüzden dini inançlar, depremleri sadece açıklamakla kalmaz; onlara ruhsal bir çerçeve kazandırarak, insanın yaşadığı felakete katlanmasına yardımcı olurlar.

Modern çağda 18. yüzyıldan itibaren (özellikle 1755 Lizbon Depremi‘nden sonra), bilimsel yaklaşımlar gelişmeye başlamış, depremler jeoloji, fay hatları, levha tektoniği gibi kavramlarla açıklanır hâle gelmiştir. Modern insan mitolojik ve dini açıklamaların ötesine geçtiyse de salt bilgi, insanı her zaman teselli etmedi. Çünkü modern insan için en büyük travma, bir doğa olayını tam zamanında öngörememek, önleyememek ve kontrol edememek oldu. Depremin zamanı bilinemezdi, gelince engellenemezdi ve ne getireceği kestirilemezdi. Bu belirsizlik, bizde büyük bir güvensizlik hissi doğurdu. Kimi zaman güvenlik arayışıyla mühendislik hesaplarına, sigortalara ya da yönetmeliklere sarıldık; ama yine de içimizdeki kontrol kaybı korkusu tam olarak geçmedi.

Psikologlara göre depremler, bireylerde derin bir ölüm korkusu ve travma yaratıyor. Hayatta kalma içgüdüsünün tetiklenmesi, geleceğe dair belirsizlik, “bize bir şey olmaz” inancının yıkılması gibi durumlar, insanı duygusal açıdan savunmasız bırakıyor. Deprem sonrası görülen post-travmatik stres bozukluğu, sadece fiziksel yıkımın değil, deprem anında yaşanan yoğun korku ve çaresizliğin, zihinde bıraktığı izlerin bir sonucudur. Bazıları için bu travma, inkârla geçiştirilmeye çalışılır: “Büyük deprem geçti gitti” ya da “bizim bölgede bir şey olmaz” gibi ifadelerle. Kimileri acının içinde ilahi bir takdir bulunduğuna inanarak dini inançlarına daha sıkı sarılarak bir anlam üretmeye çalışır. Kimileri ise toplumsal dayanışmayla, ortak acıyı diğer kurbanlarla paylaşarak yaralarını iyileştirir.

Sonuç olarak, insanın deprem karşısındaki duygusal tepkileri kültüre, inanca ve bilgiye bağlı olarak değişse de özünde hep aynı kaygılarla şekillenir: ölüm korkusu, kontrolsüzlük, yalnızlık ve anlamsızlık. En başta söylediğim ifadeye geri dönüyorum. Deprem, insanın doğaya hükmettiği yanılgısını paramparça eder.

İstanbul Tarihinde Depremler

Kurulduğu ilk günden beri, deprem gerçeği İstanbul’un alın yazısı olmuştur. Çünkü İstanbul, sadece medeniyetlerin değil aynı zamanda fay hatlarının da kesişim noktasında yer alıyor. Tarih boyunca her büyük deprem, bu kadim şehrin görünümünü, ruhunu ve hafızasını yeniden şekillendirmiştir.

Depremler, şehirlerin kaderini şekillendirir ve toplumların hafızasında derin izler bırakır; ancak yıkımın şiddeti sadece yer altındaki güçlere değil, insan eliyle inşa edilen yapıların doğanın öfkesine ne kadar dayanabildiğine de bağlıdır.

İstanbul’un 2700 yıllık tarihinde, Byzantion’dan Konstantinopolis’e oradan İstanbul’a uzanan süreçteki sayısız depremin izlerini, mimaride, yazılı kaynaklarda, fermanlarda ve halk hikâyelerine kadar her yerde görmek mümkündür.

Marmara Bölgesi, Kuzey Anadolu Fay Zonu’nun batı ucunda yer alır; bu zonun Marmara Denizi altından geçen kolları, tarih boyunca birçok kez kırılarak İstanbul’u etkileyen büyük depremlere yol açmıştır. Yazılı kaynaklara göre Roma İmparatorluğu döneminden günümüze kadar, bu bölgede 289 deprem kaydedilmiştir. Ayasofya’nın kubbesi çökmüş, 1766’da Fatih Camii, 1894’te Kapalıçarşı harabeye dönmüş, Topkapı Sarayı neredeyse her büyük sarsıntıda zarar görüp onarılmıştır. Bugün bu tarihi yapılar hâlâ ayaktaysa sadece sağlam inşa edildikleri için değil, her deprem sonrası yapılan onarım ve güçlendirme çalışmaları sayesindedir.

2025 yılı itibarıyla İstanbul’un nüfusu, mülteciler ve yabancı uyruklular dâhil tahmini 16,2 milyona ulaşmış durumda. Yalnızca Türkiye’nin değil, dünyanın da en yoğun kentlerinden biri olan bu mega kentteki deprem tehlikesi, geçmişteki yıkımlardan çok daha büyük bir tehdit oluşturmakta. Üstelik bugün artık risk, sadece yaşamlarımız için değil; insanlığın ortak mirası olan Ayasofya, Topkapı Sarayı, Süleymaniye Camii, Kapalıçarşı gibi tarihi mirasımız için de geçerli… Ayrıca bir gerçeği unutmamak gerek: İstanbul açıklarında, 1766’dan bu yana 7 ve üzeri büyüklüğünde bir deprem yaşanmadı. 1894’teki sarsıntı istisna kabul edilirse, Dolmabahçe Sarayı, Çırağan Sarayı, Ortaköy Camii gibi önemli tarihi yapılar, henüz büyük bir depremle yüzleşmedi.

Olası bir Kumburgaz ya da Adalar segmenti kırılması, özellikle dolgu zeminlerde sıvılaşma riskiyle bu tarihi yapıların ciddi şekilde zarar görmesine neden olabilir. Bu durum yalnızca taş ve yapıların değil; hafızamızın, kimliğimizin ve kültürel sürekliliğimizin de yıkılması anlamına gelir. Bununla birlikte bilimsel temelli güçlendirme çalışmaları yapılırsa ata emaneti bu yapılar gelecek nesiller için ayakta tutulabilir.

İstanbul, Türkiye ekonomisinin %30’undan fazlasını üreten bir merkez. Yani ‘taşı toprağı altın’ bu kent yalnızca binalar ve sakinlerinden değil; alın terinden, üretimden ve hayalden de oluşuyor. Onun yıkımı, sadece bir şehrin değil, tüm ülkenin dengesinin bozulması anlamına gelir. Ve daha da ürkütücüsü, depremler sadece binaları değil, devletin varlığını bile sarsabilir. Tarihte bunun örnekleri var: 447 depremi Hun hükümdarı Attila’nın ordularının önünü açtı; 1354 depremi Osmanlı’nın Rumeli’ye geçişini kolaylaştırdı; 1509’daki “Küçük Kıyamet”, Osmanlı’yı zayıflattı ve Batı’nın müdahale arzusunu körükledi. Günümüzdeyse şehrin büyüklüğü ve nüfus yoğunluğu düşünüldüğünde, böyle bir sarsıntı İstanbul’da iç güvenlik sorunlarına, hatta uluslararası krize bile yol açabilir. Nitekim 2023 Kahramanmaraş depremleri sırasında Hatay’da yaşanan kısa süreli yağma ve kaos ortamı, büyük bir metropolde yaşanacak felaketin nelere yol açabileceği konusunda fikir verebilir.

İstanbul Deprem Tarihine girmeden önce nasıl bir tehlike ile karşı karşıya olduğumuzu anlayabilmek adına bazı özet teknik bilgiler vereceğim ki daha detaylı bilgi edinmek isteyenler aşağıya ekleyeceğim kaynakları okuyabilir.

Anadolu levhası, kuzeydeki Avrasya ve güneydeki Arabistan levhaları arasında sıkışarak batıya doğru itiliyor. Bu hareketin sonucunda Anadolu’yu doğudan batıya kesen yaklaşık 1200 kilometrelik büyük bir yarık yani Kuzey Anadolu Fay Hattı oluşuyor. Kaliforniya’daki San Andreas Fayı gibi yatay atımlı olarak tanımlanan bu fayda, iki levha zıt yönlerde sürtünerek hareket eder. Hatırlarsanız, 2015’te bu faya atıfla ‘San Andreas Fayı’ adlı düşük kalitede bir felaket filmi de çekilmişti.

Anadolu’yu doğudan batıya kat eden Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın Marmara’daki uzantısı, Marmara fay sistemi olarak adlandırılır. Marmara Denizi’nin altında tek bir hat değil, karmaşık ve dallanmış birçok fay parçası bulunur; bu parçaların her biri tarihte İstanbul’da yıkıcı depremlere yol açmıştır. İstanbul işte bu aktif sismik yapının hemen yanı başında, birbirine sürtünen levhaların tam sınırında yer almaktadır.

Son 2000 yıl içinde Marmara fay sistemi, 7 ve üzeri büyüklükte en az 34 büyük deprem üretmiştir; bu da yaklaşık her 60 yılda bir büyük bir sarsıntı anlamına gelir. Bazı depremler o kadar güçlüydü ki, yalnızca karada yıkım yaratmakla kalmadı, 1509 ve 1766 depremlerinde olduğu gibi 6 ila 10 metre yüksekliğindeki tsunamilerle kıyıları da vurdu.

Yirminci yüzyıl boyunca Kuzey Anadolu Fay Hattı, 1939 Erzincan depremiyle başlayan ve doğudan batıya doğru ilerleyen bir dizi büyük deprem üretti. Sismologların ‘batıya göç eden depremler‘ ya da ‘zincirleme kırılma modeli‘ olarak adlandırdığı bu süreçte, her büyük kırılma stres transferi yoluyla bir sonrakine zemin hazırladı. Bu durum bir tür ‘domino etkisi‘ olarak görülüyor. Bazı uzmanlara göre, 1999 İzmit depremiyle Marmara’ya ulaşan bu zincirin bir sonraki halkasının İstanbul açıkları olması bekleniyor.

Bu korkunç öngörüye rağmen, bir gerçeği unutmamak gerekir: Depremlerin tam zamanını öngörmek, bugünkü bilimle bile mümkün değil.

1999 yılında meydana gelen Gölcük Depremi’nden sonra ABD’li jeofizikçi Tom Parsons ve Prof. Dr. Aykut Barka, Marmara’daki fay hatlarını detaylıca incelediler. Parsons, İstanbul’a yakın olan ana Marmara fay segmentlerinin 1509 Küçük Kıyamet” ve 1766Büyük İstanbul Depremi” zamanında kırıldığını belirtti. Bu iki büyük depremin arasında 257 yıl vardı. Bugün ise 2025 yılındayız yani 1766’nın üzerinden tam 259 yıl geçti.

Parsons şöyle diyordu:
“Zaman geçtikçe, yeni bir depremin olasılığı artar. Ayrıca 1999 İzmit Depremi, Marmara’nın doğu segmentine stres ekledi. Bu gerilim sistemin batı segmentlerine de aktarılmış olabilir. Ama deprem tahminleri kesinlik taşımaz; çünkü fay her kırıldığında, daha önce temas etmemiş kayaçlar birbirine sürtünür ve yeni bir enerji düzeni oluşur. İşte bu yüzden zamanlamayı yalnızca olasılık olarak sunabiliyoruz.”

Parsons ve ekibi 2016 yılında, önceki verileri güncelleyerek İstanbul için önümüzdeki 30 yıl içinde, yani 2046’ya kadar yüzde 47 oranında büyük bir deprem olasılığı hesapladı. Parsons deprem konusunda İstanbulluları şöyle uyarıyordu: “Daha önce oldu. O yüzden, maalesef yine olacak.”

İstanbul Deprem Tarihi

Yüzyıllar önce yaşanan depremler, dönemin tarihçileri tarafından çoğu zaman efsanevi ve duygusal bir dille aktarılmıştır. Tarihler çelişebilir, yer adları değişmiş olabilir ve tanık anlatımları çoğunlukla abartı ya da eksiklik içerir. Sismik ölçüm cihazlarının bulunmadığı dönemlerde, bir depremin merkez üssünü ya da büyüklüğünü kesin olarak belirlemek mümkün değildir. Bu nedenle tarihî depremlere dair veriler, bilimsel ölçümden çok, hissedilen şiddet ve yol açtığı yıkım üzerinden değerlendirilir.

İstanbul’un tarihindeki depremler, çoğu zaman sis perdesinin ardında kalır. Bazıları gerçekten şehri sarsmış, camileri yıkmış, surları delmiş ve halkı sokaklara dökmüştür. Her küçük sarsıntı, zaman zaman halkı ‘acaba şimdi mi?‘ sorusunu sormaya itmiş, bazen de büyük bir suskunluğun habercisi olmuştur. İşte bu suskunluk, belki de en korkutucu olandır. Çünkü fay hattı, biz unutmuş olsak da bizimle aynı zaman ölçüsünü paylaşmaz. O, bin yılların ritminde hareket eder. Şu anda ise o ritmin yeniden yükseldiği, gergin bir sessizlik içinde beklediğimiz bir dönemdeyiz.

Bizans Dönemi

MÖ 7. yüzyılda Megaralılar tarafından kurulan Byzantion, uzun yıllar önemli bir ticaret kenti olarak varlığını sürdürdü. Ancak, MS 330’da İmparator Konstantin’in burayı ‘Yeni Roma’ olarak ilan etmesiyle tarihi bir dönüm noktası yaşandı. Artık sadece bir şehir değil, Doğu Roma İmparatorluğu’nun kalbiydi. Bu süreci ve neden-sonuç ilişkilerini, ‘Konstantinopolis’in Doğuşu: Roma’nın Yeni Kalbi! İstanbul Başkent Oluyor!’ başlıklı videomda detaylıca inceleyebilirsiniz. Konstantin, başkentini taşırken şehrin stratejik konumunu, iklimini, limanlarını ve savunma avantajlarını göz önünde bulundurmuştu. Ancak bu kadim kentin, büyük bir fay hattının gölgesinde varlık göstereceğini elbette tahmin edememişti.

Aristoteles, MÖ 4. yüzyılda yazdığı Meteorolojika adlı eserinde, yer kabuğundaki hareketlerin atmosferik olaylarla ilişkili olduğunu öne sürmüş ve depremleri, yeraltındaki hava akımlarının baskı yaparak tetiklediğini açıklamıştır. Bu teori, o dönemin bilimsel yaklaşımına örnek olsa da modern sismolojik anlayışla uyumlu değildir. MS 330’dan sonra ise, kronikler ve kilise kayıtları, depremleri sadece doğal afetler olarak değil, Tanrı’nın gazabı veya halkın tövbeye çağrılması olarak da yorumlamaya başlamıştır. Asırlar sonra Eski Yunan düşüncesinin bile gerisinde kalan bu görüşler, Bizans’ta hala Aristoteles’in teorilerine inananlar ile dini tövbe çağrıları yapanlar arasında büyük bir fikir ayrılığına yol açmıştır.

Ve nihayet, 358 yılı geldiğinde bu korkular gerçeğe dönüştü.
Henüz “İstanbul” adını almamış olan Konstantinopolis, gece yarısına doğru korkunç bir sarsıntıyla uyandı. Tarihçi Ammianus Marcellinus, bu anı “şehir bir savaş alanına dönmüştü” diyerek anlatır. Taş döşeli yollar çatladı, kuleler çöktü, bazilikalar yıkıldı. Mese Yolu (Divanyolu) üzerindeki görkemli yapılar, birkaç saniyede harabeye döndü.

Şehirde panik hüküm sürdü.
Kimi insanlar sokaklara kaçtı, kimileri kiliselere sığındı. Kimi dua etti, kimi sessizce çöktü kaldı. Sarsıntıların ardından günler süren artçılar, korkuyu bir hayal değil, bir alışkanlık haline getirdi. Yangınlar çıktı, salgınlar yayıldı. Ve halk arasında şu fısıltı yayıldı: “Bu, Tanrı’nın bir cezası…”

İmparator II. Constantius, hızla harekete geçti.
Yıkıntılar temizlendi, yeniden inşalar başladı. Bu felaket, Bizans’ın yapı tekniğini ve şehir planlamasını değiştirdi. Daha dayanıklı surlar, daha sağlam yapılar inşa edildi. Çünkü artık başkent, yalnızca istilalara değil, yerin derinliklerinden gelen tehdide karşı da direnmek zorundaydı.

Bir Şehrin Kaderi: Sarsılan Toprak, Sarsılan İmparatorluk

Konstantinopolis’in tarihinde sadece imparatorlar ve savaşlar değil, depremlerle yıkılan duvarlar ve korkulu geceler de vardır. Şehir, 4. yüzyıldan itibaren birçok kez depremlerle sarsılmış, harabe olmuş ve yeniden doğmuştur

407 yılında Marmara Denizi’nde meydana gelen şiddetli bir sarsıntı, özellikle Hebdomon’da (bugünkü Bakırköy) büyük can kaybına yol açtı. Ardından gelen 412 ve 437 depremleri ise sadece surları değil, halkın sinirlerini de yıprattı. O kadar ki, bazıları bu kutsal şehirden ümidi kesip göç etmeyi tercih etti.

Ancak asıl büyük darbe, 447 yılının kışında geldi. Nikomedia (İzmit) yerle bir olurken, Konstantinopolis’in kalbi de sarsıldı. Şehrin gururu ve kalkanı olarak görülen Theodosios Surları yerle bir olmuştu. Üstelik kudretli Hun hükümdarı Attila’nın orduları yaklaşıyordu. Şehir halkı büyük bir azimle üç ay içinde surları yeniden inşa etti. İmparator II. Theodosios bile yalınayak, başı açık şekilde tövbe alayına katıldı. Bu felaket, Konstantinopolis’in hem kırılgan hem de dirençli ruhunu gözler önüne serdi.

Tövbelere rağmen felaketlerin ardı kesilmedi. 478’de bir başka büyük deprem geldi. Yalnızca Konstantinopolis değil, Nikomedia da aynı kaderi paylaştı: can kayıpları, yıkılan surlar, yarım kalan dualar…

557 depremi

6. yüzyıla gelindiğinde şehir, arka arkaya üç büyük depremin hedefi oldu. 542, 554 ve nihayet 557… Bizanslı şair ve tarihçi Agathias, 557 depremini şöyle yazar:
“Gece yarısı, herkes uyurken felaket bir anda geldi; şehirdeki tüm binalar temellerinden sarsıldı.

Ayasofya’nın görkemli kubbesi, 557 depreminde aldığı ağır yarayla artık ayakta duramaz hale gelmişti. Ve bir sonraki yıl, Mayıs 558’de, göğe uzanan o büyük kubbe yerle bir oldu. Sadece bir yapı değil, bir çağın kibri çökmüştü adeta. İmparator Iustinianos, kubbeyi yeniden inşa etmesi için Genç Isidoros’u görevlendirdi. Ve o, Ayasofya’ya bugünkü görkemini kazandırdı: daha hafif, daha yüksek, daha görkemli bir kubbe

Yenikapı kazılarında elde edilen bulgular, 557 depreminin ardından Marmara’da bir tsunaminin bile yaşanmış olabileceğini düşündürüyor. Sadece toprak değil, deniz de kabarmıştı yani…

Deprem, yalnızca kutsal yapıları değil, şehri çevreleyen kudretli surları da paramparça etti. Theodosius Surları’nda açılan derin yarıklar, Konstantinopolis’in dış tehditlere karşı kırılganlığını açıkça ortaya koydu. Nitekim bu zayıflık, ertesi yıl, yani 559da Hun akıncılarının kente neredeyse hiçbir dirençle karşılaşmadan girmelerine neden oldu. Şehrin surları çökmüş, kalbi açığa çıkmıştı.

İmparator I. Justinianus için bu sadece bir doğal felaket değil, Tanrı’nın açık bir uyarısıydı. Yas ilan etti. Kırk gün boyunca başına tacını koymadı. Kibirli törenler yerini sessizliğe bıraktı. Saraylarda bile korku hâkimdi. Depremin kurbanları, sonraki yıllarda dualarla ve törenlerle anıldı. Theophanes’in yazdığına göre, bu sarsıntı Silivri’den Karadeniz’e kadar uzanan Anastasius Surları’nı da yerle bir etti. Ve düşman—yani Slavlar ve Bulgarlar—yıkıntıların arasından geçip kapılara kadar dayandı.

Sonrasında her yıl, bu uğursuz günü anmak için dua törenleri —liturgy— düzenlenmeye başlandı. Agathias’a göre, felaket kısa süreli de olsa toplumda bir iç dönüşüm yarattı. Zenginler, o güne dek görmezden geldikleri yoksullara el uzattı. Dua etmeyi küçümseyenler, şimdi yakarıyordu. Kötü huylular, bir anda erdemli davranışlara yöneldi. Fakat bu arınma uzun sürmedi. Korku geçince, insanlar eski alışkanlıklarına geri döndü.

740 İstanbul Depremi: Sarsılan Taşlar, Çöken İnançlar

26 Ekim 740’ta, Konstantinopolis sadece yerin değil, göğün de sarsıldığı bir depremle, kubbeler ve mabetlerle birlikte yerle bir oldu. İmparator III. Leon’un hüküm sürdüğü bu dönemde, Bizans halkı zaten ruhani bir fırtınanın içindeydi. İmparator’un başlattığı ikonoklazm hareketi —kutsal tasvirlerin kırılması, yasaklanması ve imha edilmesi— halkın maneviyatında derin çatlaklar oluşturmuştu. Ve şimdi, bu manevi sarsıntıya doğrudan fiziksel bir yıkım eşlik ediyordu.

Deprem öyle büyüktü ki, yalnızca Konstantinopolis değil; Trakya, Bitinya ve Anadolu’nun batı kıyıları da bu korkunç sarsıntıyla savruldu. İzmit (Nikomedia), İznik (Nikaia) ve Hersek Deltası’nda yer alan, İmparator Konstantin’in annesi Helena’nın ismini taşıyan Hellenopolis kenti (bugünkü Kocaeli Altınova’da) —daha önce Jüstinyen döneminde parlayan bir merkez iken— neredeyse haritadan silindi. Hellenopolis, tamamen yıkıldı ve toprak altında kayboldu.

Aya İrini Kilisesi başta olmak üzere, sayısız ibadethane ve kamu yapısı çöktü. Deniz surları ciddi hasar gördü. Şehirde binin üzerinde insan yaşamını yitirdi. Halk, korkudan evlerini terk etti; meydanlarda, sur dışındaki boş arazilerde günlerce açık havada yaşadı.

Tarihçi Theophanes ve Kedrenos, denizin önce kıyıdan çekildiğini, ardından büyük dalgalarla geri geldiğini aktarır. Demek ki bu yalnızca bir deprem değil, aynı zamanda erken dönem bir tsunami felaketiydi. Sular, kıyı kasabalarını yuttu; karanlık bir gün, karanlık bir geceyle devam etti: Yıkıntılar arasında başlayan yangınlar, şehri ikinci kez kavurdu. Günlerce süren artçı sarsıntılar, halkın yüreğinde Tanrı’nın gazabına uğradıkları inancını pekiştirdi. İkonoklazm’ın dini atmosferi içinde, bu doğal afet adeta ilahi bir uyarı olarak görüldü.

İmparator Leon, derhal harekete geçti. Surları ve kamusal yapıları onarmak için özel vergiler koydu, yeniden inşa hareketini başlattı. Bazı tarihçilere göre bu çalışmalar, ilerleyen yıllarda Arap akınlarına karşı şehrin savunmasını güçlendirmiştir. Ancak o anda, halk için önemli olan şey surlar değil; yıkılan mabedler, çöken inançlar ve kaybedilen sevdikleriydi.

Bu deprem, Bizans tarihinde yalnızca jeolojik değil, teolojik bir kırılma noktasıdır. Çünkü insanların Tanrı’ya, imparatorlarına ve kaderlerine olan güveni sarsılmıştı.

Ayasofya’nın Çöken Kubbesi ve Halkın Dua Dolu Çığlığı

740 yılındaki büyük felaketin ardından İstanbul, uzun yıllar boyunca yerin derinliklerinden yükselen tehditle yaşamayı öğrenmek zorunda kaldı. Fakat her sarsıntı, yalnızca taşları değil, insanların inançlarını, korkularını ve umutlarını da yerinden oynatıyordu.

9 Ocak 869… Aziz Polyeuktos Bayramı’nın sabahında, şehir henüz uyanmışken, toprak bir kez daha yarıldı. Gökyüzüne doğru yükselen Ayasofya’nın görkemli kubbesi bu kez yerle bir oldu; yarısı çöktü. Havariler Kilisesi ağır hasar aldı. Artçı sarsıntılar tam kırk gün sürdü. Kırk gün boyunca insanlar, yıkılan taşların arasında, Tanrı’dan merhamet diledi.

Ve sonra 989 yılı geldi. Trakya’yı sarsan büyük bir depremin yankısı, Konstantinopolis’e ulaştı. Ayasofya bir kez daha yara aldı. Bu defa batı yarı kubbesi büyük hasar gördü. Onarımı ise uzak topraklardan gelen Ermeni mimar Tiridates’e emanet edildi. Bu yeniden inşa, yalnızca bir yapı ustalığı değil, aynı zamanda bir uygarlığın direnişiydi.

Depremler bitmedi. 1034 yılında yaşanan sarsıntıların ardından şehir, tam 140 gün boyunca titremeye devam etti. 23 Eylül 1063 gecesi ise karanlık, sessizliğini zincirleme depremlerle bozdu. Dönemin tarihçisi ve devlet adamı Mikhael Attaleiates’in aktardığına göre, o gece art arda üç büyük sarsıntı yaşandı; ardından 10 ila 12 artçı deprem geldi. Panik içindeki halk sokaklara fırladı hepbirden “Kyrie Eleison Efendimiz, bize acı!” duasıyla Tanrıya yakardı.

Bu felaket yalnızca İstanbul’la sınırlı kalmadı. Rhaidestos (Tekirdağ) ve Myriophiton (Mürefte) gibi önemli yerleşim merkezleri neredeyse tamamen yok oldu. Marmara’nın batı kıyılarında taş üstünde taş kalmamıştı. Modern jeologlara göre bu büyük yıkım, Tekirdağ segmentinin kırıldığını gösteriyor olabilir. Yani, 1063 depremi yalnızca geçmişin değil, geleceğin de habercisiydi.

  1. yüzyıldan 14. yüzyıla kadar şehir, sanki kaderine yazılmış gibi defalarca sallandı. 1010–1011, 1231 ve 1296 yıllarındaki depremler, İstanbul’un kaderine kazınan yeni yaralardı.

1296 Depremi ve Ortaçağ İstanbul’unun Çatırdayan Kaderi

1296 yılında, II. Andronikos döneminde Konstantinopolis büyük bir depremle sarsıldı; Tarihçi Georgios Pachymeres’in aktardığına göre surlar çatladı, kiliselerin çanları sustu, evler yıkıldı. Ayasofya’nın ciddi bir zarar gördüğüne dair kayıt yoktu — belki de Tanrı’nın bir lütfuydu. Deprem sonrası korku büyüdü, kıtlık ve hastalık söylentileri yayıldı, halk bunu ilahi bir ceza olarak gördü; tövbeler ve dualar şehri doldurdu.

Bu büyük deprem, Bizans’ın o dönemde zaten zayıflamış olan ekonomik ve siyasal dengesini daha da sarstı. 1296 yazında yaşanan bu depremler dizisi, yalnızca İstanbul’u değil, Batı Anadolu’yu da harap etti. O yıl, sarsıntılar İran’a kadar hissedildi. Marmara’nın güney kıyılarında 64 kale çöktü; Agion Panton Kilisesi yıkıldı, önündeki başmelek Mikail heykeli devrildi. Felaket burada da bitmedi. 14. yüzyıl boyunca, İstanbul depremlerle yoğruldu. 1323, 1331 ve 1346 depremleri, şehrin çehresini değiştirmeye devam etti. Özellikle 1346’daki depremde, Ayasofya’nın görkemli kubbesi bir kez daha çöktü. Her sarsıntıda canı yandı, hafızası eksildi ama İstanbul hep ayakta kaldı; çünkü o, hem yıkımın hem dirilişin şehriydi.

Çatlayan Surlar, Sarsılan Kader: 1343–1453 Arası İstanbul’un Sismik Yazgısı

1343’te, İstanbul yalnızca yerin altındaki kırılmalarla değil, dalgaların şehri dövmesiyle de sınandı. Büyük bir depremin ardından Marmara’dan yükselen bir tsunami, Konstantinopolis kıyılarını adeta yuttu. Surların denize bakan yüzü yara aldı; limanlar çöktü, kıyılardaki yaşam bir süreliğine durdu. Ancak felaket zinciri burada da kopmadı.

Yalnızca on bir yıl sonra, 2 Mart 1354 gecesi, Trakya’nın güney kıyıları şiddetli bir sarsıntıyla yerle bir oldu. Gelibolu yarımadası harabeye döndü. Depremin İstanbul’u nasıl etkilediğine dair net kayıtlar olmasa da Gelibolu Kalesi’nin bu sarsıntıda ciddi hasar görmesi Osmanlı için bir fırsat sunmuştur. Bizans’ın zayıfladığı bu dönemdeydi ve bu doğal afet, Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa’nın bölgeyi ele geçirmesini kolaylaştırmıştı. Bir doğa olayı, tarihin rotasını değiştirmişti.

Yüzyılın sonlarına doğru, 1419 yılında, Bursa’da yaşanan başka bir büyük deprem, Konstantinopolis’e kadar hissedildi. Bu, Bizans’ın tanık olduğu son büyük sarsıntıydı. Artık şehrin kaderi yerin altındaki faylardan çok, yeryüzündeki ordulara bağlıydı.

Ve nihayet 1453… Kritobulos’un anlattığına göre, kuşatma öncesinde şehirde “garip ve görülmedik” doğa olayları yaşanıyordu. Güneş ve ay tutulmaları gökyüzünü kararttı; kutsal emanetlerde gizemli değişimler görüldü, surlarda açıklanamayan çatlaklar belirdi. Halk tüm bunları yaklaşan felaketin ilahi işaretleri olarak yorumladı Kritobulos bir depremden açıkça söz etmese de Thedosius surları yorgundu, halk umutsuzdu, inançsa artık Türk fethine karşı nafile bir sığınaktı.

Osmanlı Dönemi Depremleri

1509 Depremi

İstanbul, 1453 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti haline geldiğinde, Sultan II. Mehmed tarafından büyük bir imar seferberliği başlatıldı. Amaç, harabe halindeki bu kadim şehri, Osmanlı İmparatorluğu’nun görkemli başkenti yapmaktı. İlk yıllar sakin geçmişti, ancak 10 Eylül 1509’daki büyük deprem, Osmanlılar için ilk büyük felaketti. İstanbul ve çevresini derinden etkileyen bu sarsıntı, “Küçük Kıyamet” (Kıyamet-i Suğra) olarak adlandırıldı. Binlerce ev yıkıldı, şehre büyük bir sarsıntı ve korku hâkim oldu. İstanbul’da 4.000 ila 5.000 kişi hayatını kaybetti. Depremde sadece Ayasofya’nın minareleri değil, şehrin surları, Fatih Camii, Beyazıt Camii ve Topkapı Sarayı da ağır hasar aldı. Sultan II. Bayezid’in yatak odası deprem sırasında çökmüşse de Sultan, birkaç saat önce ibadet için odasından ayrıldığı için hayatta kalabilmişti.

Deprem sadece fiziksel yıkıma yol açmakla kalmadı, aynı zamanda toplumsal yapıyı da derinden sarstı. İnsanlar, depremin ardından evlerine giremediler, sokaklarda geçirdikleri günlerde korku ve açlıkla boğuştular. Depremi Allah’ın gazabı olarak değerlendiren dini yorumlar halk arasında yayıldı. Padişah II. Bayezid, halkı teskin etmek için şehri dolaştı ve moral vermeye çalıştı. Ancak bu büyük felaket, sadece İstanbul’u değil, Osmanlı İmparatorluğu’nun tüm toplumsal yapısını etkiledi.

İstanbul’un tarihinde benzeri görülmemiş olan bu felaketin ardından II. Bayezid, şehri ayağa kaldırabilmek için 66.000 işçi ve Anadolu ile Rumeli’den gelen ustalarla tamirat işlerine hızla başladı. II. Bayezid, Emin-i Bina adlı bir görevli tayin ederek İstanbul’daki tüm onarım çalışmalarını denetlemeye başladı. Bu, Osmanlı’da belki de ilk kez uygulanan organize bir deprem sonrası şehir onarımıydı. Ayrıca, taş yapıların yerine daha esnek olan ahşap yapıların tercih edilmesi, gelecekteki depremlere karşı alınan önlemler arasında yerini aldı.

1509 Depremi’nin büyüklüğü, modern sismolojik araştırmalarla da doğrulanmıştır. Marmara Denizi’ndeki Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın Marmara kolunda meydana gelen kırılmaların etkisiyle İstanbul büyük bir sarsıntıya uğramıştır. Deprem, sadece İstanbul’da değil, çevre bölgelerde de hissedilmiş, Marmara Denizi’nde küçük çaplı bir tsunami meydana gelmiş ve bu da şehrin zararını artırmıştır. Depremden sonra artçı sarsıntılar haftalarca devam etti.

Tarihin en yıkıcı depremlerinden biri olarak kayıtlara geçen bu felaket, sadece fiziksel yıkım değil, derin psikolojik etkiler de bırakmıştır. Halkın yaşadığı korku ve felaketin izleri Küçük Kıyamet” adıyla bir nesil boyunca yaşamıştır.

1556 ve 1719 Depremleri: İstanbul’un Tarihindeki Büyük Sarsıntılar

10 Mayıs 1556’da Marmara Denizi’nin doğusunda gerçekleşen büyük bir deprem İstanbul ve Bursa’da büyük yıkımlara yol açtı. Ayasofya ve Fatih camileri gibi yapılar da bu felaketten nasibini aldı. Avusturya elçisi Ogier Ghiselin de Busbecq depremin birkaç gün sürdüğünü ve etkilerini yakından gözlemleyerek Ayasofya’nın duvarlarında büyük çatlaklar oluştuğunu yazmıştır. Bugün bilim insanları, bu depremin merkez üssünün Kumburgaz segmenti üzerinde olduğunu ve büyüklüğünün 7.2 olarak tahmin edildiğini belirtmektedir.

1719 yılında meydana gelen büyük Marmara depremi, İstanbul’u ve çevresini derinden sarstı. 25 Mayıs günü yaşanan sarsıntıda İzmit, Yalova ve Düzce gibi pek çok yerleşim yeri ağır hasar gördü. İstanbul’da ise camiler, minareler ve surlar yıkıldı; Ayasofya, Süleymaniye ve Topkapı Sarayı gibi yapılar zarar gördü. Özellikle ahşap evler çöktü, taş yapılar büyük hasar aldı. Binlerce insanın hayatını kaybettiği, kentin sokaklarının cesetlerle dolduğu rivayet edilir

Osmanlı’nın ilk resmi vakanüvisi Mustafa Naîmâ Efendi’nin Tarih-i Naîmâ adlı eserinde bu depremin etkileri şöyle aktarılır: “Zemîn hareket eyledi. Yer, gök gibi titredi. Haneler ve saraylar yıkıldı. Minareler yerlere serildi. Dağlar yarıldı. Zemin şakk-ı sadr eyledi. Haneler yerin içine girdi. Nice insan diri diri toprak altında kaldı.”

III. Ahmed, felaketin ardından İstanbul’u yeniden imar etmek için büyük bir hamle başlattı. Zarar gören yapılar hızla onarıldı, depremzedelere yardım için yeni vakıflar kuruldu ve geçici barınaklar oluşturuldu. Depremin hemen ardından İstanbul sokaklarında, halkın Allah’a tövbe etmesi için dualar ve kurbanlar adandı.

Sosyal ve dini etkiler ise derindi; İstanbul halkı, depremi kıyamet alameti olarak kabul etti. Bazı tarikatlar ve ulema, İstanbul’un manevi temizliği için tövbe törenleri düzenledi. 1719 depremi, yalnızca fiziksel bir felaket değil, halkın manevi dünyasında derin izler bırakan, bir uyanışın simgesi haline geldi.

Depremin Osmanlı mimarisi üzerindeki etkisi de önemliydi. Bu büyük felaketten sonra, yeni yapılacak kamu binalarında esnek malzeme kullanımı teşvik edildi. Ahşap karkas sistemler daha yaygın hale gelirken, surlar ve hisarlar onarılarak İstanbul’a yeni bir güvenlik anlayışı kazandırıldı.

İstanbul’u Sarsan Yüzyıl: 1754 ve 1766 Depremleri

1719 depreminin yaraları henüz tam sarılmamışken, İstanbul bir kez daha kaderin sarsıcı darbeleriyle yüzleşti. 18. yüzyılın ikinci yarısı, Osmanlı başkentinin üzerine çöken karanlık bir gökyüzü gibiydi.

1754 Depremi: Sarayın Çatlayan Duvarları, Şehrin Titreyen Kalbi

2 Eylül 1754 gecesi, İstanbul bir kez daha dehşet içinde sarsıldı. Depremin merkez üssü İzmit Körfezi’ydi ama dalgaları, payitahtın surlarını, camilerini ve saraylarını adeta birer kağıt gibi buruşturdu.
Fatih Camii’nin ana kubbesi çöktü, Bayezid Camii’nin kubbeleri çatladı. Küçük Ayasofya, Topkapı Sarayı’nın bazı yapıları ağır hasar aldı. Edirnekapı’dan Yedikuleye kadar kara surları çatladı; yedi minare yıkıldı.

Dönemin padişahı I. Mahmud, ardı arkası kesilmeyen artçılar yüzünden şehri terk etmek zorunda kaldı. Bu dönemde Topkapı Sarayı’nın bazı bölümleri, yeniden tasarım için İtalyan bir mimara teslim edildi. Ardından tahta çıkan III. Osman, şehrin imarıyla bizzat ilgilendi ve yeniden inşa çalışmalarına öncülük etti.

1766: İstanbul’un Çifte Kabusu

Ve takvimler 22 Mayıs 1766 sabahını gösterdiğinde, güneşin doğuşundan henüz yarım saat geçmişti ki yer bir kez daha gökyüzüne isyan etti. Deprem yaklaşık iki dakika sürdü. Ancak asıl dehşet, bununla sınırlı değildi. Artçı sarsıntılar aylarca devam etti ve tam 75 gün sonra, 5 Ağustos 1766 günü, İstanbul ve çevresi ikinci bir büyük depremle yeniden sarsıldı.

Mayıs depremi Adalar segmentinde (Ms 7.1–7.2), Ağustos depremi ise Tekirdağ veya Ganos segmentinde (Ms 7.4–7.6) gerçekleşti. Bilim insanlarının ortak görüşü, ikinci depremin daha büyük olduğu yönündedir.

Fatih Camii, yıllardır çatlak çatlak ayakta durmaya çalışsa da bu defa tamamen yıkıldı. Üstelik Kurban Bayramı sırasında… Bu, halk arasında uğursuz bir alamet, bir kıyamet işareti sayıldı.

Sultanahmet Camii’nin minareleri hasar gördü. Eyüp Sultan, Bayezid, Mihrimah Sultan camilerinin birer minaresi yıkıldı. Ayasofya, Süleymaniye ve Şehzade camileri çatlaklarla depremi atlatabildi. Laleli ve Nuruosmaniye gibi henüz tamamlanmış olan yeni yapılar bile çatladı.

Topkapı Sarayı yine ağır darbe aldı. Mutfaklar çöktü, surlar çatladı, kuleler devrildi. Harem dairesi bile hasardan kurtulamadı. Padişah III. Mustafa, bu nedenle saray bahçesine kurulan çadıra sığındı. Ardından, tıpkı 1509’daki selefi II. Bayezid gibi, bir süreliğine Edirne Sarayı’na taşındı. Depremin etkisi yalnızca İstanbul’la sınırlı kalmadı. Büyükçekmece, Küçükçekmece, Çorlu, Lüleburgaz ve Karıştıran gibi pek çok yerleşim yeri de yerle bir oldu.

Yankıları Bugüne Ulaşan Bir Hafıza

Bu çifte deprem, sadece binaları değil, toplumun ruhunu da sarstı. Bu şehir çok şey gördü ama ayakta kalmak için hep yeniden doğmayı bildi.

1894 İstanbul Depremi: Kıyametin Sessiz Provası

10 Temmuz 1894 günü, öğleyle ikindi arası… İstanbul bir anda altüst oldu. Marmara Denizi’nin altındaki fay sistemi 7.3 büyüklüğünde bir sarsıntıyla kırıldı. Sadece şehir değil, çevresindeki 400 kilometrelik bir alan yerle bir oldu. Takip eden saatlerde ve günlerde gelen artçılar, yıkımı ağırlaştırdı. Resmî kaynaklar ölü sayısını yüzlerle sınırlı gösterse de dönemin tanıkları binleri bulduğunu söyler.

Şehir, âdeta kıyameti yaşadı. Camiler, kiliseler, sinagoglar; hastaneler, okullar, çarşılar; saraylar ve evler… Hepsi bu yer sarsıntısından nasibini aldı. Özellikle Marmara kıyısı, Tarihî Yarımada, Fatih, Edirnekapı, Topkapı ve Haliç çevresindeki semtler büyük tahribata uğradı. Kapalıçarşı’nın bazı bölümleri çöktü. Fatih, Mihrimah, Davut Paşa ve Küçük Ayasofya gibi kadim camiler zarar gördü. Büyükada’daki Aziz Gregorios Kilisesi, Heybeliada’daki Rum Papaz Mektebi ve Deniz Harp Okulu da depremden ağır hasarla çıktı.

Ayasofya’nın kubbesi bu sefer neyse ki çatlamadı ancak telgraf hatları sustu, su yolları patladı, şehirde hastalık korkusu baş gösterdi. İnsanlar sokaklara döküldü. Haliç üzerindeki köprülerde, parklarda, mezarlıklarda, boş alanlarda binlerce kişi gecelerini geçirmeye başladı. Depremin korkusu, dinî bir paniğe dönüştü. Müslüman ve Hristiyan halk, aynı anda dua etti; camilerde ve kiliselerde nedamet ayinleri düzenlendi. Henüz on yaşında olan Halide Edip, bu sarsıntının onda bıraktığı korkuyu yıllar sonra, “kıyamet duygusu” olarak hatırlayacaktı.

Ancak bu yıkım, yalnızca korku üretmedi. Aynı zamanda bir uyanışın da fitilini ateşledi. Depremin hemen ardından, dönemin padişahı Sultan II. Abdülhamid, Yunanlı astronom ve sismolog Demetrios Eginitis’i İstanbul’a davet etti. Eginitis, kapsamlı bir rapor hazırladı. Ardından Osmanlı sefirlerine talimat verildi: Bulundukları Avrupa ülkelerinde sismolojik çalışmalar, cihazlar ve yöntemler hakkında bilgi toplayacaklardı. Kısa sürede, İstanbul’un ilk sismoloji biriminin temelleri atıldı. İtalyan bilim insanı Giovanni Agamenonne bu kuruma liderlik etti. Halefi Salih Zeki Bey ve onun öğrencileri, Türkiye’de modern sismolojinin kurucu isimleri oldu.

Bu ilk gözlemevi daha sonra Kandilli’ye taşındı ve bugün hâlâ faaliyetini Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü adıyla sürdürüyor. 1894 depremi, Osmanlı’da modern bilimsel düşüncenin depremle tanıştığı, sarsıcı ama öğretici bir eşikti.

20. Yüzyıl ve Cumhuriyet Dönemi İstanbul Depremleri

“İstanbul ve Depremin Gölgesinde Büyüyen Bir Kent”

1912’de Tekirdağ açıklarında, Ganos Fayı üzerinde meydana gelen 7.3 büyüklüğündeki deprem sadece yer kabuğunu değil, denizi de titretti. Küçük çaplı bir tsunami oluştu, İstanbul’da Beyoğlu’ndan Ortaköy’e kadar birçok semtte binalar sarsıldı, camlar çatladı, sokaklarda endişe dolaştı.

Bu sarsıntının ardından Marmara susmadı. 1943’te Hendek’te 7.0, 1953’te Yenice-Gönen’de 6.8, 1964’te Manyas’ta yine 6.8 büyüklüğünde depremler yaşandı. İstanbul, bu depremleri hissetti ama hasar genelde sınırlıydı. Ancak 1967’de Mudurnu’da meydana gelen 7.2 büyüklüğündeki deprem, İstanbul’da ilk ciddi izleri bıraktı: Vezirhan çöktü, Çemberlitaş’ta bir bina yıkıldı ve genç bir kadın yaşamını yitirdi.

1988’de, İstanbul’un yalnızca 7 kilometre açığında, Marmara Denizi’nde meydana gelen 5.1 büyüklüğündeki deprem, teknik olarak küçük sayılsa da psikolojik etkisi büyüktü. Camlar kırıldı, duvarlar çatladı ve belki de en önemlisi, halkın zihninde bir korku derinleşti. Çünkü şehir büyümüş, sorunlar katlanmış, risk görünür hale gelmişti.

1950’de sadece bir milyon olan İstanbul nüfusu, sanayileşme ve göçle birlikte 1997’de 10 milyona, günümüzde ise 16 milyona ulaşmıştı. Plansız büyüme sonucu çevrede gecekondu mahalleleri hızla yayıldı; ruhsatsız, denetimsiz yapılar kat üstüne kat çıkılarak inşa edildi. 1973’te Boğaziçi, 1988’de FSM Köprüsü’nün açılmasıyla yapılaşma Anadolu yakasına sıçradı. Bağcılar, Ümraniye, Sultanbeyli gibi semtler hızla büyürken, İstanbul tarihî dokusunu kaybedip betona büründü.

1944’ten itibaren çıkarılan deprem yönetmelikleri çoğunlukla kâğıt üzerinde kaldı. 1999’a kadar yapılan yapıların çoğu, mühendislikten uzak, dayanıksız malzemelerle inşa edildi. Nervürsüz demir, düşük kalite beton ve kontrolsüz şantiye kültürüyle inşa edilen yapılar, görünüşte şehirleşmenin sembolüydü. 1999 İzmit ve 2023 Kahramanmaraş depremleri, bize acı bir gerçeği tekrar hatırlattı: Plansız kentleşmenin ve denetimsiz yapımın bedeli, yıkım ve can kaybıdır.

İstanbul, aktif fay hatları üzerindeki konumu, yüksek nüfusu ve riskli yapı stoku nedeniyle, milyonlarca insanın kaderini belirleyecek büyük bir depremin en hassas odak noktalarından biri hâline gelmiştir.

17 Ağustos 1999’da saat 03:02’de Gölcük’te kırılan Kuzey Anadolu Fay Hattı, İstanbul’u uykusundan felaketle uyandırdı. Sadece 45 saniye süren 7.4 büyüklüğündeki deprem, Türkiye’yi yıllarca sarsacak bir iz bıraktı. Depremin merkezi Gölcük’tü; ama İstanbul da ağır yaralandı.
Yaklaşık bin İstanbullu hayatını kaybetti. Avcılar, Adalar, Zeytinburnu gibi semtlerde binalar yerle bir oldu.
Ancak bu deprem yalnızca binaları yıkmadı…
Devletin kriz anındaki yavaşlığı, halkta derin bir öfke yarattı. Ama bu öfke, aynı zamanda dayanışmanın ve sivil inisiyatifin kıvılcımı oldu.
İnsanlar bir araya geldi, gönüllüler kendi imkanlarıyla enkazlara koştu, dernekler doğdu, yeni bir bilinç filizlendi. Deprem korkusu, İstanbul’un sokaklarında kalıcı bir hayalete dönüştü. Orhan Pamuk’un da yazdığı gibi, İstanbullular artık “korkuyu defetmenin yollarını” arıyordu. Sarsıntı sadece yaşamları değil, kentin mekânlarını da değiştirdi; emlak değerleri fay hattından uzak, sağlam zeminli bölgelere kaydı.

1999 Depremi, Türkiye için bir kırılma noktasıydı. Milyonlarca İstanbullu, ilk kez büyük bir şehirde yaşamanın ne kadar riskli olduğunu bu kadar net bir şekilde gördü.
Belediyeler, afet yönetim birimleri yeniden yapılandırıldı; bazı binalar güçlendirildi, altyapılar yenilendi. Ama yıllar geçse de bir gerçek değişmedi: İstanbulun bir kısmı hâlâ sıradaki büyük depreme karşı savunmasızdı.
1999’da resmi kayıtlara göre 18.373 kişi hayatını kaybetti, 48.901 kişi yaralandı.
Yaklaşık 120.000 kötü inşa edilmiş bina kullanılamaz hâle gelmiş ve 250.000’den fazla insan evsiz kalmıştı. Yalnızca deprem değil, zemin de düşmandı:
Özellikle alüvyonla kaplı bölgelerde, zemin adeta suya dönüştü — buna ‘sıvılaşma’ deniyor.
Sismik dalgalar, zemindeki parçacıkları birbirinden ayırdı, toprak sıvı gibi davrandı.
Bazı binalar, sağlam inşa edilmiş olmalarına rağmen, hasar almadan yana yattı.
Avcılar, bu olgunun en trajik örneğiydi: binlerce bina ağır hasar aldı. Aynı yıl içinde, 12 Kasımda Düzce sallandı.

2011 Van depremi, bir kez daha ülkece kırılgan olduğumuzu hatırlattı. Çöken binalar, soğukta titreyen çocuklar, çadır kentlere mahkûm hayatlar… Bu sahneler, sadece Van’a değil, İstanbul’a da bir uyarıydı. Van’dan sonra, 2012’de TBMM bir yasal düzenlemeyle kentsel dönüşüm sürecini başlattı. Ama bu yasa, devlete riskli bölgelerde geniş projeler yapma yetkisi verirken, evlerini kaybeden yoksul halk için yeterli korumayı sunmadığı gerekçesiyle sert biçimde eleştirildi. 2013’te uygulamaya konan bu dönüşüm hamleleriyle İstanbul’un silueti değişmeye başladı.
Ve yıllar sonra, 2023’te Kahramanmaraş ve Antakya, benzer bir kaderi yaşadı.
Marmara kıyısındaki Avcılar, Zeytinburnu, Bakırköy, Küçükçekmece gibi semtler, aynı 1999’da olduğu gibi, sıvılaşmaya açık alüvyal zeminlerle kaplı olduğundan muhtemel deprem senaryoları, en büyük hasarın yine buralarda yaşanacağını söylüyor. Türkiye’nin hızlı ve düzensiz kentleşmesi, çarpık yapılaşma ve imar afları, depremleri sosyal felaketlere dönüştürebilir. Alüvyal zeminlere inşa edilen, denetimsiz ve kalitesiz malzemelerle yapılan yapılar, göz önüne alındığında 1509 ve 1766 depremlerinden çok kötüsü akla gelebiliyor.

6.2’lik Deprem Sonrası İstanbul

Son olarak 23 Nisan 2025 sabahı, Silivri açıklarında 3.9 ve 6.2 büyüklüğündeki depremler İstanbul’u sarstı. İkinci sarsıntı sonrası 100’ü aşkın artçı deprem kaydedildi. İstanbul ve Marmara’da hissedilen bu hareketlilik, eski bir korkuyu yeniden gündeme getirdi: Büyük İstanbul Depremi.

Peki bu yaşananlar ne anlama geliyor? Acaba beklenen o büyük sarsıntı mıydı bu? Yoksa sadece bir “uyarı atışı” mı?

Deprem uzmanları, bu sarsıntının Marmara Fay Hattı’ndaki enerji birikiminin bir kısmının boşalması mı, yoksa zincirin bir halkasının kopmasıyla büyük depreme bir adım daha yaklaşıldığı mı olduğunu net olarak belirleyemiyor. Ancak kesin olan bir şey var: İstanbul’un deprem riski, artık soyut bir ihtimal değil, somut ve yakın bir tehlike.

Uzmanlar, İstanbul’u bekleyen büyük depremin nasıl gerçekleşeceği konusunda farklı senaryolar sunuyor. Ancak neredeyse hepsinin birleştiği ortak bir gerçek var: Bu deprem 7 büyüklüğünün üzerinde olacak.

Prof. Dr. Celal Şengör’ün Deprem Görüşleri

23 Nisan’daki sarsıntı sonrası, gazeteci Fatih Altaylı’nın programına katılan yer bilimci Prof. Dr. Celal Şengör, bu depremin büyük İstanbul depremini biraz daha yaklaştırmış olabileceğini söyledi. Ama altını çizdi: Bu bir öncü deprem değil. Yani “büyük olanın habercisi” demek mümkün değil.

Ama asıl önemli olan şu: Marmara’daki fay hatları zaten büyük bir deprem üretecek potansiyele sahip. 7.2–7.4 arası bir deprem beklendiğini açık açık söylüyor. Ve bu sadece İstanbul’u değil, tüm bölgeyi ekonomik olarak, yapısal olarak, hatta psikolojik olarak da felç edebilir.

İlginç olan bir diğer nokta da Kanal İstanbul’la ilgili söyledikleri. Hatırlarsanız, Şengör hoca yıllar önce bu projeye olumlu bakıyordu. “Boğazın yükünü azaltır, zararı yok” diyordu. Ama artık çok daha sert konuşuyor. Diyor ki:
“Kanal İstanbul, 8 büyüklüğünde bir yıkıcılığın ortasında. Eğer bir tsunami gelirse, kanalın betonları kırılırsa, deniz suyu yeraltı sularına karışır. Bu, tam anlamıyla bir çevresel felaket olur. Kanal İstanbul’a kesinlikle izin verilmemeli.”

Prof. Dr. Naci Görür’ün Deprem Görüşleri

Yer bilimci Naci Görür de uyarıyor:
İstanbul’u 7’nin üzerinde bir deprem bekliyor. Marmara’daki fay hatları şu anda stres biriktiriyor ve küçük depremler bu büyük kırılmayı tetikleyebilir.
Yani, “küçük sarsıntılar geçti gitti” diye düşünmeyin. Fay sisteminde her hareketin bir anlamı var.

Görür hoca uzun zamandır hep aynı noktaya dikkat çekiyor:
Bina sağlam mı? Zemin uygun mu? Şehir buna hazır mı?

Ve örnekler veriyor:
“Bugün Kaliforniya’da, Japonya’da, Tayvan’da büyük depremler oluyor ama 3-5 kişiyle atlatılıyor. Günlük yaşam bile sekmiyor. Ama bizde bir deprem oluyor, 50–60 bin can gidiyor. Yaşam duruyor. Güneydoğu’da yaşadık bunu, iki yıldır toparlanamadık.”

Peki çözüm ne?

Görür açık söylüyor:
“Depreme dirençli kentler kurmalıyız. Bunu da sadece bir kişi yapamaz. Merkezi hükümet, belediyeler ve halk birlikte çalışmalı. Omuz omuza.”

Özellikle Marmara Bölgesi için çok kritik bir uyarı yapıyor:
“Güneydoğu’da deprem oldu, üretim durdu. Marmara’da olursa, sadece üretim değil, Türkiye’nin ekonomisi çöker. Ve bu, siyasi bağımsızlığımızı bile etkiler.”
Yani mesele sadece binaların yıkılması değil… Ekonomik, sosyal ve siyasi bir çöküşten söz ediyoruz.

Ve çok net bir çağrı yapıyor:
“Şirketler de hazır olmalı. İş insanlarınız, fabrikalarınız, üretim tesisleriniz… Herkesin, deprem sonrası da ayakta kalacak bir planı olmalı.”

Prof Dr. Cenk Yaltırak’ın Deprem Görüşleri

Yer bilimci Cenk Yaltırak da tabloyu çok net koyuyor ortaya:
Marmara Denizi’nde beş ayrı fay segmenti var ve hepsi tarihsel döngüsünü tamamladı.
Yani ona göre, her biri – tek tek de olsa – büyük bir deprem üretme potansiyeline sahip.

Yaltırak, Maden Tetkik Arama’nın hazırladığı Marmara’daki aktif fay haritası için de “yanlış değil ama eksik” diyor.
Bu da demek oluyor ki, bazı riskleri hâlâ tam olarak bilmiyoruz.

Ve bir başka önemli konu:
Toplanma alanları.
Yaltırak burada çok çarpıcı rakamlar veriyor:
“Depremde kişi başına 2,5 metrekare güvenli açık alan lazım. İstanbul’da şu an bazı yerlerde bu sadece 50 santimetrekare… Bazı semtlerde 33 santimetrekareye kadar düşüyor.”
Yani insanlar bırakın çadır kurmayı, ayakta bile duramayacak!

Bir Roma atasözünü hatırlatıyor:
“Kovayı taşıran son damla değildir, içindeki sudur.”
Ve diyor ki: “Bu fay segmentleri zaten dolu. Soru şu değil: ‘Deprem olacak mı?’ Soru şu: Ne zaman? Ama onun da bilimsel cevabı yok.”

En dikkat çekici uyarısı ise şu:
“Önlem alamıyorsan, Marmara’dan git. Malı mülkü bırak, değeri varken toparla ve git. Aileni, çocuklarını düşün. Ev aldık diye tabut almadık sonuçta.”
Ve çok net konuşuyor:
“Kirada oturuyorsan ama evin kolonları nem almış, duvarlar kabarmışsa, oturma. Karnabahar gibi olmuş duvarda desenler varsa, oturma. Bunlar ölüm işaretidir.”

Prof. Dr. Şener Üşümezsoy’un Deprem Görüşleri

Yer bilimci Şener Üşümezsoy, 6,2 büyüklüğündeki depremi 20 gün önceden yaptığı açıklamalarla gündeme geldi.
“Yakın zamanda yıkıcı bir deprem beklemiyorum” demişti. Ve haklı çıktı.

Diğer birçok yer bilimciden farklı olarak Üşümezsoy, İstanbul’da 7’nin üzerinde bir deprem olmayacağını savunuyor.
Gerekçesi de şu: Marmara’daki faylar, bu büyüklükte bir deprem üretme kapasitesine sahip değil.
Ona göre bu faylar en fazla 6.5 büyüklüğünde sarsıntılar yaratabilir.

Ama altını çiziyor:
“Bu yıkıcı olmaz anlamına gelmez!
Zemini kötü yerlerde, çürük yapılarda oturuyorsanız, o binalar bu depremlerde de yıkılır!”
Yani sorun sadece depremin büyüklüğü değil; zeminin ve binanın sağlamlığı da en az onun kadar önemli.

Üşümezsoy, 3 Nisan’daki açıklamasında da şunları söylemişti:
“Silivri’de 6.0–6.5 arası bir deprem olabilir. Ama genel anlamda büyük bir deprem beklemiyorum.”

Deprem sonrası yaptığı değerlendirmede ise şu sözleri dikkat çekti:
“Kumburgaz Fayı yaklaşık 25 km uzunluğunda. Silivri çukurunun duvarında da başka bir fay var.
Şimdi olan depremde, 200 km’den fazla bir alan yırtıldı. Ben bunları daha önce söylemiştim.
Ama hâlâ bazı meslektaşlar, bilim dünyasında kabul görmeyen haritalar ve modeller üzerinden konuşmaya devam ediyor.”

Prof. Dr. Övgün Ahmet Ercan’ın Deprem Görüşleri

Yer bilimci Övgün Ahmet Ercan:
“Bu yaşadığımız deprem, olacak büyük depremin yanında bir uyarı sadece.”

İstanbul’da beklenen büyük depremin 2075 yılına kadar olabileceğini söyleyen Ercan,
şöyle diyor:
“21 yıldır herkes ‘her an deprem olabilir’ diyor ama ben hep ‘hayır, her an olmaz. Çünkü yeterli gerginlik birikmedi’ dedim. Zaman beni haklı çıkardı. Yanlış alarm vermek, sadece halkı değil, ülkenin ekonomisini de sarsar. Yatırım gelmez, insanlar tedirgin olur.”

6,2’lik depremin ardından yaptığı değerlendirmede ise Ercan şunu vurguluyor:
“Bu deprem bizim beklediğimiz büyük İstanbul depremi değil. O, Trakya kolunda olacak;
büyüklüğü 7 – 7.2 civarında. Bu depremden tam 22 kat daha büyük olacak.”

İnsanların korkusuna da değiniyor ve ekliyor:
“Bugün herkes sallandı, korktu. Ama esas depremde, bu korkunun 22 katını düşünün… İşte o gelecek.”

Peki bu yaşanan sarsıntı, büyük depremi öne mi çekti?
Ercan’a göre hayır:
“Ne öne çeker, ne geciktirir. Olasılığı da artırmaz.”

Peki bu kadar bilgi arasında biz ne yapacağız? Korkmayalım mı?
Hayır, korkmamak değil mesele. Asıl mesele şu: Korkuyla ne yaptığımız.
Bilgileniyor muyuz? Önlem alıyor muyuz? Depremi “başımıza gelecek bir felaket” gibi görmek yerine, “hazırlıklı olmamız gereken bir gerçeklik” olarak kabul ediyor muyuz?

Deprem artık bir ihtimal değil. Bir gerçek. Üstelik kapımızda. Nüfus kalabalık, yapılar yüksek, şehir düzensiz… Yukarıda adını verdiğim hocaların yıllardır ısrarla söylediği gibi büyük ya da küçük fark etmez; İstanbul’un deprem gerçeğiyle yüzleşmesi şart… Yani Deprem kader olabilir, ama felaket olmak zorunda değil.

Bilimle… Bilinçle… Dayanışmayla…
Ayakta kalabiliriz.

📚 Kaynaklar ve Faydalı Linkler

🔹 Elizabeth Angell – Bir Şehir Manzarası: İstanbul Tarihinde Depremler
📖 İstanbul’un sarsıntılarla şekillenen geçmişine dair etkileyici bir bakış.
🔗 https://istanbultarihi.ist/27-bir-sehir-manzarasi-istanbulun-tarihinde-depremler

🔹 Haluk Kalafat – Depremi Beklerken
⏳ Deprem gerçeğiyle yaşamak üzerine düşünsel ve toplumsal bir değerlendirme.
🔗 https://www.istdergi.com/dosya/depremi-beklerken

🔹 Vikipedi – 557 Konstantinopolis Depremi
📜 Bizans döneminin yıkıcı depremlerinden biri hakkında tarihi bilgiler.
🔗 https://en.wikipedia.org/wiki/557_Constantinople_earthquake

🔹 Baran Can Sayın – 6.2 Büyüklüğündeki Deprem İstanbul’a Ne Anlatıyor?
📊 Güncel bir depremin ardından şehirle yüzleşme zamanı.
🔗 https://gazeteoksijen.com/turkiye/62-buyuklugundeki-deprem-istanbula-ne-anlatiyor-240362

🔹 Hamiyet Sezer – 1894 İstanbul Depremi Hakkında Bir Rapor Üzerine İnceleme
📑 Tarihsel belgeler ışığında Osmanlı dönemindeki büyük bir depreme bakış.
🔗 https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/782610

🔹 BBC Türkçe – İstanbul ve Deprem Gerçeği
🌍 Küresel medya perspektifiyle İstanbul’un deprem riski.
🔗 https://www.bbc.com/turkce/articles/c89en83d53po

🔹 Coşkun Faik Kavala – Tarihi Veriler Işığında Beklenen İstanbul Depremi
📕 Geçmiş verilerle geleceğe yönelik deprem senaryoları.
🔗 https://21yyte.org/milli-guvenlik-ve-dis-politika-arastirmalari-merkezi/tari-hi-veri-ler-isiginda-beklenen-i-stanbul-depremi/30344

🔹 Cenk Yaltırak – Marmara Denizi ve Çevresinde Tarihsel Depremlerin Yerleri ve Anlamı
🌊 Marmara bölgesinin sismik geçmişine dair bilimsel bir değerlendirme.

 

Exit mobile version