Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı’nın ardından Karadeniz çevresinde kurulan ulus devletler, tarih yazımlarını, bölge halklarını yeni çizilen siyasi sınırlara paralel olarak birbirinden ayıracak şekilde acıklı göç, düşmanlık ve kurtuluş öyküleri eşliğinde yeniden yazmıştır.

Modern Karadeniz devletlerinin doğuşu

Böylece taşıdıkları ortak tarihi ve kültürel mirasa rağmen komşu halkların birbirinden birkaç nesil için telafisi olmayan bir şekilde kopmasını sağlamışlardır. Bu yüzden 19-20. yüzyıl boyunca Karadeniz sahili bu yeni ulus devletlerin ülkelerin daha iç bölgelerde yer alan sanayi kentleri ve başkentlerinin uzağında etnik, ekonomik ve siyasi açıdan sorunlu bölgeler olarak kalmış, bu dönem yani Karadeniz’in modern tarihi çevre devletlerin her birinin merkez ve perifer mücadelesine sahne olmuştur[1].

Ekim 1917 Devrimi’yle Rus Çarlığı’nın Sovyetler Birliği’ne dönüşümü, yeni kurulan Türkiye, Romanya ve Bulgaristan’ı Karadeniz’i iç göl haline getirmek isteyen geleneksel Rus stratejisinin hedefine yerleştirmiştir. Bu dönemde bahsi geçen yeni ulus devletler kapitalist doğalarından dolayı evrensel bir ideolojiyi savunan Sovyet propagandasının vatandaşları arasında yandaş bulması yüzünden de ayrıca egemenlik ve bağımsızlık sorunlarıyla da yüz yüze gelmişlerdir. Bolşevik devrimi sonrasında Kırım Tatarları, Gürcistan ve Azerbaycan bağımsızlıklarını ilan etmişlerse de son Beyaz Rus kalıntılarının Odessa ve Novorossisk limanlarından İngiliz ve Amerikan savaş gemilerine binip kaçışının ardından toprakları Kızıl Ordu tarafından işgal edilmiştir.

Soğuk Savaş döneminde Karadeniz

2. Dünya savaşının bitimi ile SSCB’nin yıkılışı arasında geçen 46 yıllık sürede Karadeniz Varşova Paktı’nın kontrolüne girerken ABD, NATO üyesi Türkiye sayesinde bölgede daha çok istihbarat amaçlı varlık göstermiştir. 1990’lı yıllarda SSCB’nin yıkılıp dünya siyaseti tümden değişirken, hızlı nüfus artışı, endüstrileşme, doğal kaynakların tükenme tehlikesi, küresel iklim değişiklikleri, dinsel ve etnik kaynaklı terör, gelişmiş ülkelere mülteci akını benzeri yeni sorunlar ortaya çıkmış, ulusal ve küresel güçlerin jeopolitik argüman, vizyon ve tehdit anlayışları da değişmiştir. 19. yüzyılda “kuvvetler dengesi“, 20. yüzyılda “iki kutuplu dünya” prensiplerine dayanan ideolojik, askeri ve politik dengeler, karbon yakıtların tükenme sürecine girmesiyle “enerji güvenliği” kavramını jeopolitik hesapların merkezine oturtmuştur. İslam dininin 3. Dünya’da yayılması ve siyasi bir ideoloji olarak Batı yaşam tarzı ve çıkarlarına tehdit oluşturması –veya uluslararası güçlerin böyle bir imaj yaratması- sonucu “küresel terör” ve medeniyetler çatışması”[2] argümanları enerji sahalarının yeniden paylaşımı için uygun bir bahane olarak ortaya çıkmıştır. Küresel terörizmin ulaştığı noktayı göstermesi bakımından önemli bir simge olan 11 Eylül saldırılarının ardından ABD yönetimi, benzer terör saldırılarının hedefi olmamak[3] ve medeniyetler çatışması olasılığını ortadan kaldırmak için CIA’ya stratejik Ar-Ge hizmeti veren “RAND Corperation” adlı bir düşünce kuruluşunun önerisiyle Müslüman ülkelerin Batı demokrasisi değerlerine ve küresel ekonomik düzene uyumlu hale getirilmesini amaçlayan “Büyük Ortadoğu Projesi”yle[4] (BOP) İslam coğrafyasını askeri ve siyasi açıdan denetim alma mücadelesine girişmiştir. BOP’un kapsama alanı içerisine alınan 23 ülkeden[5] birisi olan Türkiye 2004 yılının Haziran ayında ABD’nin Georgia eyaletinde yapılan G-8 Zirvesi’ne “demokratik ortak” sıfatıyla çağrılmış, diğer İslam ülkelerinin aksine Afganistan, Irak, Yemen, Ürdün, Bahreyn ve Cezayir ile birlikte olumlu yanıt verip katılmış, Demokrasi ve Yardım Diyaloğu’nun eş başkanlığına seçilmiş dahası Türkiye başbakanı Erdoğan zirve sonunda projenin hedefini paylaştığını ifade etmiştir.[6] 28-29 Haziran 2004’te İstanbul’da yapılan NATO Zirvesi’nde ise “küresel terörizm” Soğuk Savaş sonrası varlığı sorgulanan NATO’nun yeni düşmanı ilan edilmiş[7], teröristleri koruyan ülkelerin hedef alınabileceği ve işgal edilebileceğine dair ortak bir karar alınarak, Türkiye’nin de üye olduğu dev askeri organizasyonun BOP’un hedeflerine uygun olarak kullanılmasının yasal zemini yaratılmıştır. Türk Genelkurmayının itirazına rağmen[8] demokratik ve ılımlı İslam ülkesi olduğu gerekçesiyle Türkiye “model ülke” olarak diğer ülkelere önerilirken, BOP kapsamın alınan tüm ülkelerin stratejik enerji kaynaklarının üreticisi veya ulaştırma hatları üzerinde olduğu görülmektedir. Bu durumda ister istemez ABD’nin Ortadoğu’da egemen olarak kendi enerji güvenliğini sağlamak ve gelecekteki muhtemel rakiplerinin önünü şimdiden kesmek için olabilmek için terörü bahane olarak kullandığı akla gelmektedir.[9]

ABD’nin Genişletilmiş Karadeniz Bölgesi inisiyatifi

Avrupa ile Asya arasında bir iç deniz olan Karadeniz eğer Zbigniew K. Brzezinski’nin (1928,-) tezi esas alınırsa mihver Ukrayna, Türkiye hatta Azerbaycan ile jeostratejik oyuncu Rusya arasında yer alan önemli bir enerji ve ticaret yolu olduğu için, ABD tarafından doğrudan veya dolaylı olarak, Rusya Federasyonu ve Türkiye’nin tepkisini çekmemek için açıktan dillendirilmese de kontrol altına alınmaya çalışılacaktır. Avrupa Birliği, Bulgaristan ve Romanya’yı üyeliğe kabul edip doğuya doğru genişleme stratejisiyle, ABD ise bu ülkeleri NATO üyesi yaparak Sovyetlerin eski nüfuz alanına girmiş, böylece Karadeniz havzasındaki ekonomik, siyasi ve askeri dengeler tümden değişmiştir. ABD’nin NATO aracılığıyla Karadeniz havzasında[10]Genişletilmiş Karadeniz Bölgesi[11] adlı yeni bir inisiyatif geliştirildiği ve yukarıda açıklanan sebeplerden dolayı Bulgaristan ve Romanya’da NATO üsleri kurmayı planlayarak[12] dahası Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO üyeliğine de sıcak bakarak bölge jeopolitiğinde merkez oyuncu olmayı tasarladığı anlaşılmaktadır. Bu yüzden Ukrayna’da Turuncu Devrim ve Gürcistan’da Gül Devrimi[13] ile ortaya çıkan iktidar ve zihniyet değişikliklerini, Kafkasya’da İslamcı Çeçen ayrılıkçıların umutsuz mücadelesini de salt bu ülkelerin iç dinamikleriyle açıklamaktan ziyade uluslararası aktörlerin bölgeye girme arzusunu da dikkate alarak değerlendirmek gerekmektedir.

Notlar

[1] King, 2008: 31

[2] Medeniyetler Çatışmasını ortaya atan Samuel P. Huntington, 1992’de verdiği bir konferansta Soğuk Savaş sonrası dünyada kültürel ve dini aidiyetlerin çatışma sebebi olacağını iddia etmiş, tezini makale olarak 1993’de kitap olarak 1996’da yayınlamıştır. Huntington, Batı kavramıyla -Balkanlar, Türkiye ve Rusya hariç- Avrupa ülkeleri, ABD, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda’yı kastederken bu ülkelerin ideolojik açıdan İslam dininin tediti altında olduğunu vurgulamaktadır. (Huntington, 2005: 20-23)

[3] 1990’lı yılların ikinci yarısından itibaren Kenya ve Tanzanya büyükelçiliklerinin bombalanmasıyla küresel terörizm ile başedebilmek için “Sıtmadan kurtulmak için sivrisinekleri öldürmek yetmez; esas olan bataklığı kurutmaktır” ilkesiyle terör örgütlerinin yetiştiği 50’yi aşkın İslam ülkesine yönelik bir strateji geliştirme arayışına girmiştir.  (Altuğ Günal “Büyük Ortadoğu Projesi ve Türkiye”. Ege Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü. 19Temmuz 2010 <http://eab.ege.edu.tr/pdf/4/C4-S1-2-%20M15.pdf>

[4] İngilizce “Greater Middle East”. Rand Coprporation. 3 Mayıs 2011<http://www.rand.org>

[5] Bu ülkeler: Moritanya, Fas, Cezayir, Tunus, Libya, Mısır, Sudan, Lübnan, Filistin, Ürdün, Suriye, Türkiye, Irak, Kuveyt, Suudi Arabistan, Bahreyn, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman, Yemen, İran, Pakistan ve Afganistan’dır. Rusya Federasyonu ile doğrudan çatışmaya girmemek için Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Tacikistan BOP kapsamına alınmamakla birlikte bu ülkeler  “Avrasya’nın Kontrolü Stratejisi” kapsamında başka bir projede yer almaktadırlar.

[6] “Büyüksün Erdoğan!” Radikal Gazetesi, 11 Haziran 2004

[7] Sonuç bildirisi için Bkz. 3 Temmuz 2011 <http://www.nato.int/docu/review/2004/istanbul/2004-istanbul-e.pdf>

[8] Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde Türkiye’nin model olma gibi bir iddiası bulunmadığını, Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğundan beri laik, demokratik, sosyal hukuk devleti olduğunu, laiklikle İslam devletinin bir arada yürütülemeyeceğini açıkça ifade etmiştir (Başbuğ: ‘Ilımlı İslam’ laik değil. Radikal Gazetesi, 20 Mart 2004)

[9] Polonya kökenli Amerikalı siyaset bilimci Zbigniev Brzezinski 1997’de yayınladığı “Büyük Satranç tahtası” adlı çalışmasında Soğuk Savaşın ardından tek küresel güç olarak çıkan ABD’nin mevcut üstünlüğünü koruyabilmesinin tek yolunun bir satranç tahtasına benzettiği Avrasya’daki etkinlikleriyle doğru orantılı olduğunu ileri sürmüştür. Brzezinski, Avrasya’daki jeostatejik oyuncuları Almanya, Fransa, Çin, Hindistan, Rusya jeostratejik mihverleri ise Ukrayna, Azerbaycan, Güney Kore, Türkiye ve İran olarak sıraladıktan sonra ABD’nin bu oyuncu ve mihverler arasındaki ilişkileri kontrol etmeye çalışacağını da kaydetmiştir (Brzezinski, 1998: 13-47)

[10] Eyyüp Kandemir,  Tuna, Dinyeper ve Don nehirlerinin suladığı geniş düzlükleri, Balkanlar, Kafkasya ve Anadolu’yu içine alan Karadeniz havzasının Soğuk Savaş sonrasında jeostratejik önem açısından merkez bir konuma yükseldiği iddiasındadır (Kandemir, 2008: 98-117)

[11] Haziran 2005’de Köstence’de NATO Çalışma Merkezi’nin (NATO Studies Center) sponsorluğunda düzenlenen bir toplantıda Avrupa’nın güvenliğinde Genişletilmiş Karadeniz Bölgesi’nin rolü çeşitli uzmanlarca tartışılmıştır.

[12] Wilson, 2006: 11-15. Bu çabanın Montrö Antlaşması’nın değiştirilmesi talebini gündeme getirebileceğinden şüphe duyulmamalıdır.

[13] Gül ve Turuncu devrimler hakkında Bkz. Karatnycky (2005: 35-52) ve Lincoln (2006: 669-676)

Takip, tavsiye ya da beğeni için