Baba Cafer Zindanı, Haliç kıyısında, Zindan kapısının yanında bugünkü Yemiş veya Çardak İskelesi’nin (Üsküdar ve Kadıköy dolmuş motorları iskelesi) arkasında yer alan Bizans kulesi ile bu yapı içerisindeki hapishanenin adı olup, Osmanlı döneminde “İmam evi” ve “Kanlı kuyu” olarak da bilinmekteydi. İstanbul’un fethinden Yeniçeriliğin lağvına kadar Galata zindanı ile birlikte kentteki katil, hırsız ve zina yapan adi suçluların hapsedildiği yer olup, Rum, Ermeni ve Yahudiler için de ayrı ayrı koğuşlar bulunmaktaydı. Kadınlar için ayrı bir bölümü olan hapishane 19. yüzyılda bir ara sadece fuhuş suçundan hüküm giyen kadınlara tahsis edilmiştir.

Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesine göre Arapların İstanbul’u kuşattığı sırada Abbasi Hükümdarı Harun Reşit’in Bizans imparatoru I. Nikephoros’a (802-811) gönderdiği Seyid Cafer ve Şeyh Maksut adlı elçilerden Cafer, imparatorun huzurunda savaş sırasında ölen Müslümanların cesetlerinin gömülmeden çürümeye bırakılmasını “Allah’a inanan insanların böyle gaddarlık yapamayacağını” sözleriyle eleştirince bu zindana atılmış ve orada zehirlenerek öldürülmüştür. Diğer söylencelerde ise eceliyle öldüğü veya Müslüman olmasını sağlayıp Ali adını verdiği gardiyanının sayesinde kaçmayı başarmasına rağmen dışarda askerlerce öldürülüp bu zindana gömüldüğü, yanında ise zindancı Ali’nin yattığı anlatılmaktadır. İstanbul’un fethine katılan Şeyh Zındanî Abdürrauf Samedanî mezarın yerini bulduktan sonra kendi yeşil sarığını çıkararak Baba Cafer’in başucuna koyarak türbedar olarak kalmıştır. Evliya Çelebi Seyahatnamesi ile Hafız Hüseyin’in Ayvansaray-i Mecmua-i Tevarih isimli eserinde Baba Cafer’in İmam Hüseyin soyundan, Sıddıkiye Tarikatına mensup, Bağdat doğumlu, keramet sahibi bir kişi olduğu gibi söylenceler mevcutsa da bu bilgileri doğrulamak mümkün değildir. İstanbul’un fethi sonrasında Bektaşî yeniçerilerin Bâb-ı Câfer’den kelimesini deforme ederek Baba Câfer dedikleri iddia edilmiştir.

Kanuni Sultan Süleyman döneminde Alman elçilik heyeti ile İstanbul’a gelen Flensburg’lu Melchior Lorichs’in yaptığı 11 m uzunluğundaki İstanbul panaromasında sivri bir çatıya sahip olduğu görülen Baba Cafer Zindanı “Kayserin gefangene Thurm” (Sultanın hapishane kulesi) olarak anılmıştır. Aynı heyette bulunan Hans Derschwam 8 Aralık 1554 günü çıkan yangında hapishanenin kapılarının açılarak içerideki 100 kadar suçlunun serbest bırakıldığını bildirmiştir. Naima ise 19 Mayıs 1622 günü I. Mustafa’nın cülus töreninde askerlerin Baba Cafer ve Galata zindanlarındaki suçluları serbest bıraktığını kaydetmiştir.


Baba Cafer Zindanı Çizim (R.E.Koçu, İstanbul Ansiklopedisi s. 1735)

Osman Nuri Ergin’in Hicri 1180 (MS 1766) tarihli kadı sicillerine dayanarak verdiği bilgiye göre zindana atılanların iaşesi devlet tarafından karşılanmamakta mahkûmlar zindan penceresinden dilenerek hayatta kalabilmekteydi. Mahkumlar pencereden, ‘‘Ey hayır sahipleri biz burada açız!… Merhametinize sığınıyoruz!...’’ diye seslenir, yardımseverlerin Baba Cafer’in türbesine verdiği paralarla mahkûmlara, ekmek ve çorba dağıtılır, geceleri de birer mum verilirdi. Paralı mahkûmların zindan kâtipleri, görevli zindancılar ve Çavuşbaşı ağalarına hatta yüksek makamlara rüşvet vererek rahat bir mahkûmiyet geçirdiği, mahkûm dilekçeleri için yüksek ücret talep edildiği, yatak parası veremeyenlerin taş üstünde yatırıldığı, bağışlanan kurbanların etleri çalındığı, dahası yardım için toplanan paralardan mahkûmlara çorba hazırlamak yerine kuru ekmek verilip üstünün zabıt kâtipleri ile idareciler arasında paylaşıldığı anlaşılınca Osmanlı tarihinde ilk cezaevi reformu 1763 yılında burada gerçekleştirilmiştir. 1763 Cezaevi Reformuyla Zindana konulan mahkûmdan her ne surette olursa olsun para alınmaması, mahkûmlara her gün muntazam ekmek ve çorba ile cuma günleri pilav verilmesi, yoksul mahkûmların dilekçelerinin ücretsiz olarak yazılması, Baba Cafer Zindanı’na güvenilir ve namuslu bir zindan subaşısı tayin edilmesi ve nizamın aynen tatbikinden mesul tutulması sağlanmıştır.

Baba Cafer türbesi

Dikdörtgen planlı, üzeri beşik tonozla örtülü Baba Cafer türbesi II. Mahmut döneminde (1808–1839) ve 1881’de onarılmış, toprak zemini 1990 yılında yapılan restorasyonda tahta ile kaplanmış, yere halılar serilmiş, bakımsız ve karanlık türbe avizelerle aydınlatılmıştır. Baba Cafer ile Zindancı Ali Baba’ya ait sandukaların yer aldığı Baba Cafer türbesi günümüzde İstanbul Türbeler Müdürlüğü’nün yönetiminde olup, ziyarete açıktır. İnanışa göre Zindancı Ali Baba aslında, Seyyid Cafer’in Bizanslı gardiyanı olduğu halde İslamiyet’i kabul edince aynı yere gömülmüşlerdir. Sandukaların yanında çeşitli hastalıklara iyi geldiğine inanılan bir su kaynağı da bulunmaktadır.

Kulenin önüne 19. yüzyılda Batı tarzından inşa edilen Zindan Han ise Vakıflar tarafından uzun süreliğine bir kuyumcuya kiralanmıştır. Beş mazgal deliği ile aydınlatılıp, bir de su kuyusunu barındıran türbeye Zindan Han’dan üzerinde II. Mahmut’un onarım kitabesi bulunan demir bir kapıdan girilmektedir.  Geçmişte, çocuğu olmayan kadınlar ellerine bir deste mum ile Baba Cafer türbesine gelir, türbedara dua okutur, tespih çektirir, çocuğuna giydireceği ilk çamaşırı bir bohça içinde türbeye bırakırlarmış. Adakçı kadınlar çocuk sahibi olduktan sonra her sene türbeye gelip dua etmeye devam edermiş. Söz dinlemeyen haşarı çocuklar, kemik hastalığına tutulanlar ve üç-dört yaşına gelip yürümeyi beceremeyen çocuklar da türbeye getirilir, Baba Cafer’in kabrine yüz sürdürülürdü. Baba Cafer Zindanı 1989-1990 arasında restore edilmiştir.

KAYNAKÇA

Eyice, Semavi (1992).”Dünüyle, Bugünüyle, Çevresiyle Zindan Kapısı”, istanbul, S. 3 (Ekim) s. 129-138

Koçu, Reşat Ekrem (1959). ‘Baba Cafer Zindanı’. İstanbul Ansiklopedisi. 3. Cilt. Tan Matbaası. s. 1735

Kömürciyan, E.Ç. (1988), XVII. Asırda İstanbul. İstanbul s. 167-169

Özcan, A. (1991) “Baba Cafer Zindanı”, DÎA, IV, 366-367

 

Takip, tavsiye ya da beğeni için